ALANYA TARİHÇESİ

Şubat 15, 2008 at 11:43 am (ALANYANIN TARİHÇESİ)

ALANYANIN TARİHÇESİ

İlçenin Kuruluş Ve Gelişmesi :

Alanya’nın tarihi karanlık çağlara kadar uzanmaktadır. İlçe Merkezinin kuzeydoğusundaki Bademağacı Köyü ile Oba Köyü arasında bulunan iskelet ve fosiller bunu kanıtlamaktadırlar. Alanya bazen Kilikya, bazen de Pamfilya topraklarından sayılmıştır. Ünlü tarihçi Heredotos bu bölge için şunları yazmıştır: “Bu bölgede yaşayanlar Truva Savaşı sonrasında (M.Ö. 1820) buraya gelip yerleşirken, burada çeşitli kavimlerin gelenlere ev sahipliği yaptığı bilinmektedir.” Bunlardan da anlaşılacağı gibi Hititlerin bu bölgeye kadar gelerek M.Ö. XIV yüzyılın ilk yarısında 600 kadar insanı öldürüp, Kilikya ve Pamfilya’yı kendilerine bağlamışlardır. M.Ö. 224-188 yılları arasında bütün Kilikya, Büyük Antiocus tarafından istila edildiği halde, Coresium’un kuşatılması ve alınmasının zorluğu nedeniyle bağımsızlığını korumuştur.

Alanya’nın Osmanlılar Tarafından Alınması :

Alaiye’nin Osmanlılar tarafından alınması Fatih Sultan Mehmet dönemine rastlar. Fatih zamanında burası Selçuklular sülalesinden gelen Karaman oğlu Lütfi Bey’in oğlu Kılıç Arslan’ın elindedir.

Gedik Ahmet Paşa 1471 yılında fazla zorlanmadan Kılıç Arslan Bey’i ikna yolu ile Alaiye’yi Osmanlı topraklarına dahil etti.

Osmanlı döneminden de sayısız eserler günümüze kalmıştır. Alaiye adını Alanya olarak değiştirilmesi yapılan bir yanlışlık sonucudur. Ulu Önder Atatürk’e çekilen bir telgrafta Alaiye yerine alanya yazılmıştır. Atatürk “Madem ki böyle olmuş, bundan sonra bu güzel yöremizin adı Alanya olsun.”demiştir.

Alanya’nın Coğrafi Konumu Ve Yapısı

Coğrafi Konumu :

Alanya 36 derece 33 dakika kuzey enlem ve 32.01 derece doğu boylamı üzerine bulunmaktadır. Yüzölçümü 2.085 km2’dir

Alanya, Akdeniz Bölgesinde Antalya sınırları içinde yer alır. Doğusunda aynı adı taşıyan Alanya Körfezi bulunur. Güneyinde Akdeniz, doğusunda Gazipaşa, batısında Manavgat, kuzeyinde Toroslar yer almaktadır. Kuzey kütlesini batı Torosların kıyı silsileleri oluşturmaktadır. Bu kısımda yükseklikleri 500 – 600 m. İle 2500 – 3000 m. Arasında değişen dağ ve ovalardır. Alçak bölümleri, kıyı boyunca gözlenebilen ovalar belirler. Dağlık bölgelerden ovalara iniş platolardan yapılır. Yaylalar, batıda Alanya Yarımadasına isabet eden kesimde yok olur. Yaylaların kaybolduğu bölgelerden dağlık bölgeye geçiş dik yamaçlarla yapılır.

İklim :

Alanya’da tipik bir Akdeniz iklimi hüküm sürmektedir. Özellikleri : Kışın yağışlı ve nemli yazın kurak ve sıcak olmasıdır. Doğu , kuzey ve batının yüksek dağlarla kaplı olması nedeniyle bu üç yönden gelen rüzgarlara kapalı durumda ve bu özelliği dünyanın dört bir yanında yetişen bitkileri Alanya’da bulmamıza imkan sağlıyor.

EKONOMİK DURUM

Meyvecilik :

Alanya’da halkın yaptığı meyvecilik dışında, bir de meyve üretme istasyonu bulunmaktadır. İlçenin doğu yönünde, Aşağı Oba köyü hudutları içinde 1938 yılında kurulan 1000 dekar arazisi ile yılda 500.000 fidan üretim kapasitesi vardır. Başta Alanya olmak üzere diğer il ve ilçelere de dağıtım yapılmaktadır. Kurum dünyanın dört bir yanındaki çeşitli ürünleri az da olsa yetiştirmektedir. Bunlardan bazıları yeni dünya, nar, kahve, ceviz, ananas, guava, avokado, hünnap ve bahçe süs bitkileridir.

Alanya’da yetişen meyve narenciye türleri ünlüdür.

İpek Böcekçiliği :

Bölgenin ipek böcekçiliğinin tarihi M.Ö. XII.y.y.’a kadar uzanmaktadır. İpekçilik ilk olarak Çin’de Yüzyılda gelişmiş ve XCI. Yüzyılda Avrupa’da Türk ipeği aranır hale gelmiştir.

İpekçilik Alanya ekonomisinde önemli bir yer tutar.

Hayvancılık :

Hayvancılık yörede çeşitli sebeplerden dolayı eski önemini yitirmiştir. Bunda turizmin çok önemli rolü vardır. Alanya’da Hollanda türü inekçilik ve dağ köylerinde kıl keçisi türü hayvancılık yapılmaktadır.

Balıkçılık :

Balıkçılık ilçenin nüfusunun hızla artması ve turist akınları nedeniyle büyük önem kazanmıştır. Genelde beyaz etli balıkların bulunduğu bölgede, kuzu, mercan, lüfer, barbun, grida, sinarit, tonga ve palamut türleri avlanmaktadır.

Ticaret :

İlçenin en büyük gelir kaynakları turizm ve tarımdır. Turizme paralel olarak halı, deri ve kuyumculuk gibi dallarda büyük bir gelişme olmuştur. Açılan dükkan sayısı her yıl artmaktadır.

Tarım :

Alanya ve çevresinde genelde seracılık yaygındır. Kışın dondurucu soğuğunda yetişmeyen sebze ve meyveleri Alanya çiftçileri yetiştirerek hemen hemen Türkiye’nin her yerine dağıtırlar. Yönetim turfanda sebze ve meyvelerinin yanı sıra muz da önemli bir gelir kaynağıdır.

ALANYA’NIN SOSYAL YAPISI

Spor :

Spor Tesisleri :
a) Belediye Spor Tesisleri : Alanya Yarımadasının batısında bulunan Damlataş Bölgesindeki Güzelyalı Caddesi üzerindedir. Tenis kortları, halı sahalar, basketbol sahaları ve bir büyük çim futbol sahasından oluşmaktadır.
b) Stadyum : İlçe merkezinin yaklaşık 3 km. doğusunda Antalya – Mersin Karayolu üzerinde, 2000 kişilik kapasiteye sahip bir şehir stadyumudur.

Aktiviteler :

a) Triathlon : Uluslar arası olarak gerçekleştirilen bu sportif faaliyetler her yıl Ekim ayı içerisinde düzenlenmektedir. 1991 yılında başlayan Triathlon yarışmasında her yıl gittikçe artan katılım yöremizi dünyaya tanıtmakta ve Eurosport TV tarafından da bütün dünyaya yayınlanmaktadır. “Ölümüne Spor” olarak tanımlanan Triathlon; yüzme, bisiklet, koşu şeklinde ara verilmeden yapılır.
b) Alanya Halk Triathlon : Her yıl Temmuz ayı içinde yapılan Halk Triathlon sporcusu, seyircisi ve Türkiye Basını tarafından büyük bir ilgiyle izlenmektedir. Yarışmalar; 705 m. Yüzme, 17 km. bisiklet, 5 km. koşudan oluşan spirint triathlon ile 200 m. Yüzme, 8 km. bisiklet ve 2 km. koşudan oluşan 6 ayrı kategoride değerlendirilir. Bu müsabakalar her yıl yapılmaktadır.
c) Beach Volley : Uluslar arası organizasyon olarak yapılan bu turnuva 24 – 25 – 26 Haziran tarihlerinde gerçekleştirilmektedir.
ç) Rafting : Bölgedeki “Rafting Sporuna” elverişli nehir ilçenin yaklaşık 6 km. doğusunda denize dökülen Dimçay nehridir. Bu nehrin üzerinde bulunan Alanya’nın 20 km. kuzeydoğusundaki “Alfrat Tesislerinde”, “Rafting Sporu” yapmak mümkündür.

Dağ ve Yayla Turizmi :

Yaylalarda yaz aylarının oldukça serin geçmesi, teknolojiden uzak doğal güzellikler ve geleneksel köy hayatı, ülkemize gelen turistlerin oldukça ilgisini çekmekte ve bu bölgelere yoğun talep oluşturmaktadır. Seyahat Acentaları tarafından yayla turları düzenlenmektedir.

İlçede , son zamanlarda, dağ turizmi ve trekking ve amatör dağcılığa elverişli alan başta Akdağ (2451 m.) ve Cebelireis dağı (1649 m.) olmak üzere gelişme göstermeye başlamıştır. Akdağ bu amaca uygun olarak Bakanlığımızca Kış Sporları Turizm Merkezi ilan edilmiştir.

Gençlik ve Öğrenci Turizmi :

Alanya’nın 20 km. batısındaki Avsallar – İncekum bölgesinde, Orman Bakanlığı’na bağlı olarak deniz kenarında bir orman tesisi bulunmaktadır. Söz konusu tesiste yaşları 12 – 26 arasında olanlara, gerekli kimlikleri ibraz etmeleri suretiyle %50 indiri uygulanmakta olup 7 yaşın altındakilerden herhangi bir ücret talep edilmemektedir. Kalma süresi yaz boyunca 15 gün ile sınırlandırılmıştır. 1 Mart – 31 Ekim tarihleri arasında açık olup, posta ya da telefon yoluyla rezervasyon yaptırmak mümkündür.

Kamp İmkanları :

a) Perde Kamping : Alanya’nın doğusunda, 13 km. mesafededir. Denize uzaklığı 150 m. Kadar olup, çadır, karavan yeri, otoparkı ve tuvaleti mevcuttur. Ulaşım Gazipaşa dolmuşları ile sağlanır.
b) Yalçın Kamping : gazipaşa’nın ana caddesinden denize doğru yaklaşık 7 km. mesafededir. Bungalow’u, çadır yeri, restaurantı, otoparkı ve tuvaleti vardır. Ulaşım Gazipaşa dolmuşları ile sağlanmaktadır.
c) İncekum Orman Kampı : Alanya’nın 30 km. batısındadır. Restaurantı, plajı, spor tesisleri, çamaşır yıkama ve kurutma tesisleri, tuvaleti, duşları, sıcak suyu, içme suyu, çadır, karavan, motor karavan yerleri vardır. Ulaşım İncekum minibüsleri ile sağlanır.
d) BP Mocamp : Alanya’nın yaklaşık 25 km. batısındadır. Çadır, karavan, motor karavan yerleri mevcuttur.

TARİHİ VE KÜLTÜREL ÇEVRE

Alanya Kalesi :

Alanya kalesi zamanımıza kadar korunabilen tek Selçuklu kalesidir. Alanya’da tersanenin arkasında üç yanı denizle çevrili kale 1955 yılında onarılan sağlam bir yapıdır. 1255 yılında Roma kale kalıntılarının yerine Anadolu Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat döneminde önem kazanan bu kale 1471 yılında Osmanlılar tarafından alınmıştır. 83 kule ve 140 burca sahip üç sıra surlarla çevrili olan kale iç ve dışkale bölümlerinden oluşmaktadır.

Alanya Kalesi’nin Etrafındaki Eserler :

a) Ayayorgi Kilisesi : İç kalede yer alan Aya Yorgi olarak bilinen M.S. 6.y.y’da yapıldığı sanılan Bizans devrine ait küçük bir kilisedir. Dini önemi artınca zaman içinde piskoposluk haline getirilmiştir. Selçuklulara ait olmayan kaledeki tek eser olması yanında Alanya’nın Türk – İslâm dönemi öncesinden günümüze ulaşabilen ender yapıdır.
b) Akşabe Sultan Mescidi Ve Türbesi : Kale camiinin biraz ilerisinde bulunan bu mescit 1230 yılında Akşabe Sultan için yaptırılmış olup, güzel bir mimarisi vardır. Eskiden kalabilen kısımlarından apsisinin çinili olduğu anlaşılmaktadır. Yakın zamanda onarılan mescidin dışı kesme taştan yapılmıştır. İçi ve kubbesi tuğla ile örülmüştür. İki odadan oluşan yapının bir odası mescid diğer odası Akşabe Sultan’ın mezarının bulunduğu türbedir. Ayrıca türbede üç mezar daha vardır.
c) Adam Atacağı : Kalenin kuzeydoğusunda 250 metrelik uçurumun üstünde 15 metre derinlikte bi zindanın bulunduğu yerdir. Bölgede anlatılan bir rivayete göre “Bizans devrinde iki suçlunun burada güreştirilip, mağlup olanın hasmı tarafından denize atıldığı, diğer suçlunun burada bulunan zindandan bir süre sonra çıkarılarak son bir şans tanındığı, eline verilen üç taştan birini denize düşürmesi halinde af edildiği, beceremezse çuvala konup kayalıklara veya mancınık ile denize atıldığı” bir yerdir. Atılan taşın hava akımı ve yerçekimi nedeniyle denize düşürülmesinin çok zor olduğu bir yerde, günümüzde bu rivayetten kaynaklanan dilek tutarak taş atma geleneği yabancı ve yerli turistler tarafından sürdürülmektedir.

Bunların dışında kale çevresinde bulunan eserler şunlardır: Alaaddin Camii, Emir Bedrüddin (Andızlı) Camii, Alaaddin Keykubat Sarayı, Selçuklu Hamamı, Bedesten ve Arasta, Sarnıçlar, Deniz Feneri, Sitti Zeynep Türbesi.

Kızıl Kule

Sultan Alaaddin Keykubat, 1221 yılında Alanya’yı fethettikten sonra devamlılığı sağlayacak bir binanın yapılmasını emreder. Kızıl Kule ismini alt ve üst kısımlardaki kızılımsı taşlardan almıştır. Bugün bile çok sağlam ayakta duran yapının alt kısmındaki kesme taşların Dim Boğazının doğusunda getirildiği bilinmektedir. Kızıl Kule’nin bulunduğu yer itibariyle doğu cephesi arasında 2 m.’lik bir yükseklik farkı vardır. Doğu cephesi 35 m. Batı cephesi ise 33 m.’dir. Sekizgen şeklindeki kule 5 katlıdır. Üzerindeki kitabeye göre 1226 yılında yapılmıştır.

Zemin katın ortasında yukarı doğru, 5. Kata kadar yükselen bir bölüm bulunmaktadır. Bu bölüm kulenin omurgası durumundadır. Ancak su sarnıcı görevini de üstlenmiştir. Zemin kat etnografik müze olarak hizmet vermektedir. 2. Kat zemin kattaki omurga bölümüne 18 kemerle bağlanmış durumdadır. Bu katın, kendine has mimarisi ile, birde asma katı mevcuttur. 3. Katta planda biraz değişim yapılmıştır. Kemerler, mazgal delikleri, zift ve haşlama delikleri göze çarpar. Daha sonraki katta kule muhafızları gözetleme görevlerini büyük bir özenle yerine getiriyorlardı.

Kulenin Güneybatı yönüne düşen 50×50 cm. boyutlarında çerçeveli mermer bir kitabe bulunmaktadır. Kitabe Selçuklu sülüsü ile yazılı olup, kitabenin Türkçesi aynen şöyledir : “ Bu Ketanizade Eb-Ür Rahaoğlu Halepli Ebu Ali yaptırdı. Tanrı kendisini yargılasın.”

Selçuklu Tersanesi

Bu tersane , Kızılkule’den iki yıl sonra, 1228 yılında Sultan Alaaddin Keykubat tarafından yaptırılmıştır. Sultanın amacı doğrudan gelecek tehlikelere karşı koyacak Sultan – Ül Bahreyn (İki Denizin Sultanı) arzusunu gerçekleştirmekti.

Tersane 56.5 m. Uzunluğunda 44 m. Derinliğinde ve beş gözlüdür. Her göz 7.70 m. Genişliğinde, 42.30 m. Derinliğindedir. Derinlikteki 1.70 m.’lik fark duvarların kalınlığından meydana gelmektedir.

Tersane güneyden gelebilecek tehlikelere karşı tersane kulesi ile güçlendirilmiştir. Kule iki katlı ve iki odalıdır.

Türbe ve Yatırlar :

Sitte Zeynep Zaviyesi ve Türbesi, Pelit Evliyası, Hıdırellez Dede, Hasan Dede, Kum Dede, Erkapı Dedesi, Öksürük Dedesi, Hacı Baba Evliyası, Şıh İsmail Dede, Musa Dede,
Yedi Mahmut Türbesi, Mağrap Dede, Hamzalar Dede, Belenardı Dedesi, Musaseydi Evliyası, Tepecik Evliyası, Kocaomar Evliyası, Pirce Alaaddin Evliyası.

Harabeler ve Liman Şehirleri :

a) Leartis – Learti (Mahmutlar Harabeleri) : Büyük Oran ya da Büyük Kısle diye adlandırılan bu yer ilçelemizin sahil boylarında irili ufaklı tepelerin yamacında kurulmuştur. Bu antik şehir ilçe merkezine 22 km. uzaklıktadır.

Bu antik şehir hakkında bilinen bir diğer özellik de Trayan ile imparatoriçe Herinnia Etruscill adlarına para basıllığıdır. Şehirde çoğu harap vaziyette kiliseler, hamamlar, sarnıçlar, iskan merkezleri, küçük bir stadyum, tiyatro, sütunlu caddeler ve tapınaklar mevcuttur. Stadyumun güney kısmında yer alan kilisede, kırmızı ve açık mavi boyalarla yapılmış freks izleri görülür. Bu yapılarda sık sık rastlanan kartal bacağı ve öküz başı kabartmaları ile kitrabeler insanı tarihin derinliklerine götürmektedir

Bulunan kitabelerden elde edilen bilgilere göre M.S. I. Yüzyıl ile III. Yüzyıl arasında en parlak dönemini yaşamıştır. Şehrin sahip olduğu tapınaklardan Zeus, Megistos, Apollon ve Cesar’a ait olanlar bilinenler arasındadır.

b) Syedra Harabeleri : Syedra şehri bugünkü Kargıcak ve Seki köylerinin sınır teşkil ettiği bir tepede kurulmuştur. İlçe merkezinin doğusunda yer alır. Şehrin merkezine tepe üstünde kurulan bölüm oluşturur. Bu büyük şehrin, M.S. 138 – 161 yılları arasında Marcus Aurelius ve Antonius adlarına yazılan ve yörede rastlanan kitabelerden, Roma kalıntısı olduğu bilinmektedir. Bu harabelerüç yoldan gezilebilir. Birinci yol Kargıcak Köyü içinden geçer. İkincisi Isbatlı Köyü Karataş Mahallesinden geçen yoldur. Üçüncü yol ise Seki köyündeki eski bir yoldur. Seki Köyünden giden yol kısa olduğundan, rahatlıkla yürünebilir. Arazi içinde çeşitli surlar bulunur. Kuşaklı kilisesi ve harabeler arasında batıya bakılınca Alanya Kalesi çok güzel bir manzara oluşturur. Sütunlu caddenin sağ ve sol kısmında çeşitli amaçlarla yapılmış tarihi eserler ve mozaikler bulabilirsiniz. Şehrin içinde muhtemelen su deposu olarak kullanılmış üç adet havuz vardır.
c) Lotape Liman Şehri : Aytap Alanya’nın 30 km. doğusundadır. Akdeniz sahil yolu bu Roma devri şehrin ortasından geçmektedir. Kral Antichius’un Lotape’nin anısına, şehre bu ismi verdiği bilinmektedir. İlerleyen yıllarda Roma imparatoru Trianus (M.S. 99 –177) zamanında kendi adına para bastırmıştır.

Şehrin 50 – 100 m. Ebatlarında tabii bir limanı vardır. Yarımada şeklinde, oldukça yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş olan kalesine çıkmak her ne kadar zor olsa da, çıktıktan sonra görebileceğiniz manzara tüm yorgunlukları unutturacak niteliktedir.

Lotape şehrinin antik caddesi, hamamı, kilisesi, nekropol ve aropol ve çevrede bulunan diğer antik şehirlerin içinde en iyi ayakta kalabileni olduğu görülür. Tek odalı, üstü kapalı mezar odaları da şehrin antik kalıntıları içindedir.

d) Sinek Kalesi : Alanya’nın kuzeybatı yönündeki Elikesik Köyü hudutları içinde yok olmaya yüz tutmuş, Sinek Kalesi, Alanya’nın 35 km. batı yönünde Okurcalar Köyü hudutları içindeki liman şehri kalıntıları görülmeye değer yerler arasındadır.

Kervansaraylar :

a) Alara Han : Alanya Manavgat sınırını oluşturan Alara Çayı’nın denizden 9 km. kuzey yönünde inşa edilmiştir. Alanya’dan 35 km. uzaklıktadır. Alara Kervansarayı 1232 yılında Sultan Alaaddin Keykubat tarafından, 2000 m2’lik bir alana tamamen kesme taşlardan yaptırılmıştır. Kervansarayın kuzeye bakan kapısındaki kitabede Sultan Alaaddin Keykubat tarafından yaptırıldığını yazar.

Kervansaraya girmek için ikinci bir kapı vardır, burası Kervansaray da kalacak misafirlere ayrılmıştır. Nöbetçi kulübesi bugün bile tüm özelliğini koruyan çeşmesi, mescit ve hamamı ile Alara Kervansarayı görülmeye değer bir eserdir. Hayvanların kaldığı bölmeyi görmek, ancak yanınızda lamba vb. varsa mümkündür.

b) Sarapsa Kervansarayı : Alanya – Antalya asfaltının 15. Km.’de, yolun üst tarafındaki yaklaşık 850 m2’lik bir saha üzerinde, Sultan Alaaddin Keykubat’ın oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından 1236 – 1246 yılları arasında yaptırılmıştır. İri taşlarla beşik örtüsü şeklinde yapılan binanın kapısı kuzeye bakar. Doğusunda bir mescit vardır. Dikdörtgen biçiminde yapılmış bina Alara Han’a göre değişik bir plana sahiptir.

Mağaralar :

a) Damlataş : Damlataş Mağarası, 1948 yılında vapur iskelesi inşaatında kullanılmak üzere taş ocağı olarak tesbit olunan bugünkü yerinde, bir dinamit ateşlemesi sonucu bulunmuştur. Birbirinden güzel binlerce sarkıt ve dikitlerle süslü bu mağara hemen koruma altına alındı. Aynı zamanda mağara hakkında araştırmalara başlandı.

Mağara hakkında ilk araştırmalar, Galip Dere tarafından yapıldı. Galip Dere gazetelerin birinde, II. Dünya savaşının korkunç günlerinde atılan gaz bomlamalarından korunmak için bir mağaraya sığınan Almanların içinde astımlı olanların şifa bulduklarına dair haber okur. Mağaranın sağlık açısından faydalı olabileceği fikri ilk o zaman akla gelir ve resmi incelemelere başlanır. Doktor ve Kimyagerlerden oluşan ekibin incelemelerinden sonra mağaranın astıma iyi geldiği tesbit edilir.

Mağaranın Oluşumu ve Özellikleri : Mağara birinci zamanda permiyen devrine ait yarı kristalize kalker içinde bulunmaktadır. Yapılan incelemeler sonucunda mağaranın 10 – 15 bin senede oluştuğu tahmin edilmektedir. Bölgenin çok yağışlı olması mağaranın oluşumuna hız vermiştir. Bolca yağan yağmurların gaz karbonikli su ihtiva etmesi nedeniyle, kireçtaşı ve benzerlerini erittiği için, kalker ve kireçtaşı oluşan bölgelerde mağarada olduğu gibi boşluklar oluşturur. Erimeler devam ederken büyük boşluklar ve bu boşluklara sızan damlacıklar donarak aşağı doğru sarkar. Damlanın düştüğü yerde de donma olayı gerçekleştiğinden aşağıdan yukarıya dikitler ve yukarıdan aşağıya doğru sarkıtlar meydana gelir. Sarkıt ve dikitler uzamalardan dolayı bazen bir yerde birleşirler. Bunlar da mağaranın sütunlarını oluşturur. Bu damlama özelliğinden dolayı mağaraya “Damlataş” ismi verilmiştir.

Mağaranın kapısından içeri girince 45 –50 m. Uzunluğunda bir geçit 10 – 14 m. Çapında ve 15 m. Yüksekliğinde silindirik bir boşluk, ayrıca 15 bin senede oluşmuş sütunlar vardır. Mağaranın iki katlı olan boşluğu 2500 m3 hava ihtiva etmektedir. İçindeki ısı yaz kış 22.3 derecedir. Mutlak nem 19.6 derece, nisbi nem %95’dir. Mağara dış tesirlerden arınmış ve havasında bol miktarda asit karbonik vardır. Hava basıncı deniz seviyesinden biraz aşağıda olmasına rağmen 7600 mm’dir. Mağaranın boşluğunun tamamı 180 – 200 m2’dir. Mağaranın etrafındaki kalınlık 10 m.’yi bulduğu için çökme ihtimali yoktur. Senenin 5 – 6 ayında devamlı damla

Mağaranın Tıbbi Fonksiyonu : mağaranın astıma iyi gelen dört vasfı olduğu tesbit edilmiştir. Mağaranın ortamında bulunan normalden 8 – 10 misli fazla Karbondioksit, yüksek oranda nem, alçak sühunet, radyoaktivite gibi unsurların ilk ikisinin astıma iyi geldiği, diğer ikisinin de yardımcı faktör olarak kabul edildiği bilinmektedir.

Alanya’ya tedavi için gelen hastalar öncelikle bir doktordan mağaraya girmesinde sakınca olmadığına dair rapor alarak, mağaranın ilgili memuruna başvurması gerekmektedir. Tedavi süresince sembolik bir ücret öderler.

b) Hasbahçe : Hasbahçe mahallesi İnişdibi mevkiinde Alanya’ya 4 km. mesafede bulunmaktadır. Damlataş mağarasından 4 – 5 kat daha büyük olan mağaranın oluşumu hakkında bilimsel anlamda bir çalışma yapılmadığı gibi turizme kazandırılması konusunda da bir çalışma yapılmamıştır.
c) Dim : İlçe merkezinin 12 km. doğusunda bulunan Cebel-i Reis dağının Alanya yamacındadır. Mağaranın batıya bakan büyük bir ağzı vardır. İçinde dikit ve sarkıtların yanında dip kısmında bir gölü mevcuttur.
d) Kadıini : İlçe merkezine 15 km. kuzeydoğu istikametinde Çatak mevkiinde bulunan çatak veya Kadıini Mağarası, Damlataş mağarasından 3 kat büyüklükte dikit ve sarkıtlardan oluşmaktadır.

Deniz Mağaraları :

a) Korsanlar : Alanya limanından yarımadanın güneyine doğru gidilirken karşılaşılan ilk mağaradır. Deniz motoruyla 10 m. Genişliğinde ve 6 m. Yüksekliğindeki bir girişten içine girilebilen mağara kuzeye doğru genişlemektedir. Eskiden içinde kaleye kadar giden bir yol olduğu söylenen mağarada deniz içindeki kayaların renkli taşları ilginç görüntüler oluşturulmaktadır.
b) Aşıklar : Aşıklar mağarasının kapısı deniz seviyesinden iki metre yükseklikte ve insanın girebileceği büyüklüktedir. Bu kapı sarkıt, dikit ve sütunlarla süslüdür.
c) Fosforlu : Damlataş mağarası tarafındaki üçüncü mağaradadır. Küçük bir kayıkla içine girilebilen bu mağara yapı ve görüntü itibariyle jeolojik değeri olan ilginç bir tabii güzelliktir. Geceleri içi çok aydınlık olan mağaranın fosfor parıltıları gündüzleri de farkedilmektedir.

Alanya Arkeoloji Müzesi :

İçinde 14 kapalı, bir açık teşhir salonu olan müze 1967 yılında hizmete açılmıştır. Tunç çağı, Urartu, Frigya ve Lidya eserleri ile Lehenistik çağa ait çanak, çömlek ve zengin Roma dönemi eserleri sergilenmektedir. Ayrıca Helenistik, Roma, Bizans ve çeşitli İslâmi devirlere ait zengin para kolleksiyonu sergilenmektedir.

Alanya müzesinin en önemli parçalarından biri 2. Y. Y’dan kalma küçük bronz bir Herakles heykelciğidir ve neredeyse müzenin sembolü haline gelmiştir.

Atatürk Evi Ve Müzesi :

İkinci meşrutiyet döneminde yapıldığı tahmin edilen binanın yapım tarihi kesin olarak bilinmektedir. 18 Şubat 1935 tarihinde Atatürk’ün Alanya’yı ziyareti sırasında kaldığı bu ev, mülkün sahibi Rıfat Azakoğlu tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağışlanmıştır. Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından 1986 yılında Atatürk Evi ve Müzesi olarak hizmete açılmıştır.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

AKSARAY İLİ

Şubat 15, 2008 at 11:40 am (AKSARAY iLiNiN COĞRAFi KONUMU)

AKSARAY iLiNiN COĞRAFi KONUMU
Aksaray,ülkemizin kalbi sayılacak bir noktadadır. Edirne, İstanbul, Ankara,Adana, İskenderun karayolu ile Samsun, Kayseri,Konya,Antalya karayolu üzerindedir. 33-35 derece doğu meridyenleri ile 38-39 derece kuzey paralelleri arasında yer alır. Yüzölçümü 7626 km²’dir.
Aksaray’ın 6 ilçesi :
1.Ağaçören 2.Eskil 3.Gülağaç 4.Güzelyurt 5.Ortaköy 6.Sarıyahşi Ayrıca 191 köy ve kasabası bulunmaktadır.YÜZEY ŞEKİLLERİ:
Aksaray,yüzey şekilleri itibariyle düzlüktür.Denizden 1000 metre yükseklikte yer alır.İlin güneydoğusunda Hasan dağı(3268 m);Kuzeyi,orta bölümünden ayıran noktada uzanan ve Hasan dağı ile birleşen Ekecik dağı(2137 m),bu yaylada yer alan yüksekliklerdir.Aksaray’ın orta kesimleri,kuzeyi,güneyi tamamen ovalıklarla kaplıdır.Güneyde Obruk platosunun uzantısı ve Aksaray ovası bulunur.En önemli akarsuyu Uluırmak’tır.7626 km² olan ilin 5713 km² ‘si tarım arazisi,çayırlık,otlak ve meradır.
Aksaray’ın en önemli gölü Konya ve Ankara ile müşterek sınırlara sahip oldukları Tuz gölüdür.Tuz gölü ülkemizin en büyük ikinci gölüdür,yüzölçümü 1500 km² ‘dir,yurdumuzun en önemli tuz yataklarından biridir.
BİTKİ ÖRTÜSÜ:
Aksaray,etrafı kuzeyde Kuzey Anadolu(Karadeniz),güneyde Güney Anadolu (Toros)dağları;doğusu yüksek Doğu Anadolu Platosu,batısında İç Batı Anadolu yüksek platosuyla çevrili olan Orta Anadolu Bölgesinin Tuz gölü havzasında yer alır. Deniz etkisinden tamamen mahrumdur. Dolayısıyla orman yetiştirme ortamına sahip değildir. Yağışın diğer yörelere nazaran daha fazla olduğu Hasan Dağı eteklerinde altta ve üstte meşe,ortada bir kuşak halinde dağ kavağı, Ekecik Dağında meşe ormanları görülür.
İlimizin bitki örtüsü Bozkır ikliminin tabii bitki örtüsü olan Bozkır bitkileridir.İklim; kışları sert,yazları kuraktır,yağışlar azdır. Havanın kuru olması ve kurutucu etkisi, az olan yağışın tesirini bir kat daha azaltır.
AKSARAY İLİNİN TARİHÇESİ
KISA TARİHÇE
M.Ö. 7000-6000 yıllarında Neolitik devirde Anadolu medeniyetinin ilk izlerini gördüğümüz Konya yakınlarındaki Çatalhöyükte Hasandağına dolayısıyla Aksaray’a ait vesikalara rastlanılmaktadır. Burada Hasandağının lav püskürttüğünü tasvir eden bir kazıntı resme rastlanmıştır. Neolitik dönemde Aksaray ve çevresi iskan görmüştür. Kalkolitiktik ve eski demir devirlerinde iskan olup olmadığı bilinmemekle birlikte çevre köylerde (Böget ve Koçaş) bu döneme ait seramiklere rastlanılmaktadır.
M.Ö. 3000-2000 yıllarında Anadolu Hitit kavmi yaşamıştır. Bu dönemde asurlu tacirler burada ticaret yapmışlardır. Aksaray’ın ilk ve orta tunç devirlerindeki durumunu Acemhöyük ören yerlerindeki yapılan arkeolojik kazılardan ve müze müdürlüğünün satın almış olduğu eski eserlerden öğrenmekteyiz. Bu dönemde asurlu tüccarlar Mezopotamya’ dan gelerek şehirlerin banliyölerinde ticaret merkezi kurmaya başlamışlardır. Asurlu tüccarlar yazıyı biliyorlardı. Pişirilmiş çamur üzerine yazılmış metinler, çamurun pekiştirilmesi suretiyle yapıştırılıyordu. Höyük, M.Ö. 2000 yılının ilk yarısına isabet etmektedir.
Koloni döneminin sonlarına doğru, M.Ö. 1700 yıllarında Kafkaslardan gelen, küçük şehir devletleri kuran ve Anadolu’da, Askeri bir devlet halinde bir kavmin varlığını görüyoruz. Hint-Avrupalı olan bu kavmin Anadolu’da siyasi iktidarı ele geçirerek kurduğu devlet, eski Hitit devletidir. Aksaray’da Hititlere ait eserler bulunmamakla beraber mağlup memleketler arasında Aksaray’ında adı geçmektedir.
Orta Anadolu’da M.Ö. 13 yy. sonlarına kadar devam eden Hitit egemenliği M.Ö. 12 yy- da batıdan (Trakya) gelen ve deniz kavimleri olarak bilinen kavimlerin en güçlüsüdür.
Yanardağ küllerinin sıkışmasından oluşan tüf tabakalarının çok kolay kazılabilme özelliği nedeniyle bölgemize çok sayıda yeraltı şehri ve dik yamaçlara kaya içinde yerleşme birimleri yapılmıştır. 7 yy. sonlarından itibaren Müslüman Arapların Anadolu üzerinden İstanbul’a yaptıkları sefer nedeni ile bölgeye sığınan Hıristiyanların sayısı çok artmış, Ihlara, Gelveri ve Göreme gibi yerleşim birimleri birimleri oluşmuştur.
Aksaray, 1142 tarihinde Selçuklular tarafından zapt edilmiş ve 1470 yıllarındaki Osmanlı hakimiyetine kadar İlhanlı, Danişmentli, Karamonoğulları egemenliğinde kalmıştır. 1470 yıllarında Aksaray’ı ele geçiren İshak Paşa tarafından, Fatih Sultan Mehmet’in emri ile halkın bir bölümü İstanbul’a nakledilmiştir.

SELÇUKLULAR DÖNEMİNDE AKSARAY
1142 yıllarında Selçuklu egemenliğine giren Aksaray’a ıı. Kılıçarslan zamanında saraylar, medreseler, zaviyeler, kervansaraylar yaptırılmış, Azerbaycan ve başka yerlerden Müslüman halk, gazi, mücahit, alim, ticaret erbabı getirilerek yerleştirilmiştir. Bu yıllarda Aksaray, bir Selçuklu askeri üssü durumundadır. Kılıçarslan’ın babası Sultan Mesud, Danişmentlere karşı Aksaray’ı bir askeri üs olarak kullanmış ve burada bazı tesisler yaptırmıştır. II. Kılıçarslan burada bir saray yaptırarak Arkhelais adını Aksaray’a çevirdi ve burası ikinci payitaht gibi idi. II. Kılıçarslan kendi adını taşıyan türbede ebedi uykusundadır. Aksaray, Selçuklu ve Karamanoğlu dönemlerinden kalan eserler yönünden oldukça zengindir.
OSMANLILAR DÖNEMİNDE AKSARAY
1470 yılında Aksaray ve Çevresi Vezir-i Azam İshak Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu tarafından fethedilmiş ve Osmanlı topraklarına katılmıştır.
İstanbul’un fethinden sonra boşalan şehrin iskanı için, Fatih’in emriyle binlerce müslüman türk ailesi İstanbul’a nakledilmiştir. Ve bu nedenle bir semte Aksaray adı verilmiştir.
Aksaray, Osmanlı sınırları içine alındıktan sonra Fatih adına yapılan ilk tahrirde Aksaray vilayeti olarak gösterilmiştir.
CUMHURİYET DÖNEMİNDE AKSARAY

Hicri1336-Miladi 1920 yılında Aksaray vilayet olmuştur. 1933 yılına kadar 13 yıl vilayetlik yaptıktan sonra vilayetliği lağvedilmiştir. 20/03/1933 tarihinde 2197 sayılı kanunun 3. maddesi ile Niğde’ye ilçe olarak bağlanmıştır. 1989 yılının 15 Haziran gününe kadar 56 yıl kaza olarak kalmış olan Aksaray, bu tarihte eski hakkı iade edilmek suretiyle tekrar vilayet olmuştur.

AKSARAY’IN TURiSTiK MEKANLARI

EĞRİ MİNARE
Kızıl tuğla ile yapılan ve çinilerle süslenen minare Selçuklu dönemine aittir.92 taş basamakla şirefeye çıkılır.Yapım tarihini gösterir kitabesi yoktur. Minarenin yanında bulunan cami sonradan yaptırılmıştır.Tahmini yapım tarihi 1221-1236’dır.

Eğri Minare

KIZIL KiLiSE
Güzelyurt’un 5 km kuzeydoğusundadır. Kırmızı kesme taşlardan yapıldığı için Kızıl kilise adını almıştır.Üç neflidir. Orta nefte 4 sütun üzerinde bir kubbe oturmaktadır.Freskler yer yer dökülmüştür. Bazı kısımlarında dini sahneler ve havarilerin portreleri yer almaktadır.Kilise 5-6 yy’a aittir.

Kızıl Kilise

IHLARA VADiSi

Aksaray’a 45 km mesafede olan Ihlara Vadisi İlimizin önemli turizm merkezlerindendir.14 km uzunluğunda olup,vadi içerisinde 105 kilise ve kayalara oyulmuş vaziyette onbinin üzerinde oturma mekanı bulunmaktadır. Büyük bölümü kaya düşmesi sonucu kapalı olan bu yerlerin gerek plan ve gerekse freks süslemeleri açısından Bizans sanatı içerisinde özel bir yeri bulunmaktadır. Bugün vadinin Ihlara bölümünde yer alan kiliselerden; Eğritaş, Pürenliseki, Ağaçaltı, Sümbüllü,Kokar ve Yılanlı kiliseler ziyarete açık bulunmaktadır. Fresklerinde büyük oranda arap etkisi görülen bu kiliselerde süslemelerin 9-11yy’lar arasında yapıldığı tahmin edilmektedir.
Vadinin Belisırma köyü bölümünde yer alan;Bahaddin Samanlığı,Ala,Direkli ve Kırkdamatlı (Aziz Georgias ) kiliseleri klasik Bizans üslubundadır.11-13.yy. olarak tarihlendirilmektedir. Frekslerde İncilden ve Hz.İsa’nın hayatıyla ilgili konular işlenmiştir.
Ayrıca Güzelyurt (Gelveri) ilçesi hudutları içerisinde Sivrihisar Köyünde bulunan Kızıl Kilise ve Selimiye köyündeki Selime Sultan Türbesi ile Yaprakhisar köyündeki Ziga kaplıcaları önemli ziyaret yerleridir.

ULU CAMi

Ulu Cami

Ulu Cami yığma bir tepe üzerine yapılmıştır.Yapım kitabesinde 1408-1409 yıllarında Karamanoğlu Mehmet Bey tarafından yaptırıldığı yazmaktadır.Mimarı Firuz Beydir.Mimberi Abanoz ağacındandır ve yıkılan başka bir camiden nakledilmiştir.Caminin yanında bulunan minare 1925 yılında yapılmıştır.

SULTANHANI

Sultanhanı
Sultanhanı 1228-1229 yıllarında Alaaddin Keykubat tarafından yaptırılmıştır.Selçuklu devrinin mimari taş işçiliği ve süsleme sanatları bakımından şaheser bir örnektir.Selçuklu döneminde hanlar hanbeyi tarafından yönetilirdi.Bey kervanların güvenliğini sağlamakla görevli idi.Her handa bir süvari birliği bulunurdu ve bu birlikler savaş anında orduya katılırdı.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

ADI AYLİN ÖZET

Şubat 15, 2008 at 11:32 am (ADI AYLİN ÖZET)

KİTABIN ADI: ADI AYLİN
BASIM YERI: REMZİ KİTABEVİ
BASIM TARİHİ: KASIM 1997 (11. basim)
KITABIN YAZARI: AYSE KULİN

Ayşe Kulin Arnavutköy Amerikan Kız Koleji edebiyat bölümünü bitirdi .Çesitli gazete ve dergilerde editör ve muhabir olarak çalıştı.Uzun yıllar televizyon , reklam ve sinema filmlerinde sahne yapımcısı, sanat yönetmeni ve senarist olarak görev yaptı.

1984 yılında ilk öykü kitabı GÜNEŞE DÖN YÜZÜNÜ’NÜ yayımladi.1986’da GÜLİZAR adlı öyküsünü KIRIK BEBEK adıyla senaryolaştırdı ve bu sinema filmi yılın Kültür Bakanlığı Ödülünü aldı.”Foto Sabah Resimleri ” adlı öyküsü Haldun Taner öykü Ödülü birinciliğine (1995) ve aynı adı taşıyan kitabı Sait Faik Hikaye Armağanı ‘na (1996) değer görüldü.

Bu kitap kökleri Giritli Deli Mustafa Nali Pasa’ya kadar uzanan bir aile kızı olan Aylin’in fırtınalı yaşam öyküsünü anlatıyor. Aylin çocukluğundan beri çok gururlu, azimli, gözüpek, dik başlı, korkusuz bir kadındır. Hayatı boyunca hep mutluluğun peşinde koşmuş, daldan dala konarak onu yakalamaya çalışmıştır.

Aylin’in çocukluğu ailesiyle birlikte dolu dolu geçti. Gençkızlığında ise o devirde çoğu gençkızın sahip olmadığı olanaklara sahipti.Ailesi onu asla eğlenceden mahrum bırakmadı.Amerikan Kız Kolejini bitirdikten sonra egitimini tamamlamak üzere Paris’e gitti. Ablası Nilufer’in yanına taşındı. Ansızın dünyada en çok değer verdigi varlık olan annesi yaşama veda etti. Bu olay Aylin’i cok yıktı ve üniversiteyi yarım bıraktı. Bundan sonra Aylin’in macera dolu yasamı basladı. İçinde sürekli tıp okuma hevesi vardi.Bunu kafasına koymuştu. Ablasından ve çevresinden sürekli bunun imkansız olduğuna dair sözler duyuyordu çünkü artık yirmi iki yaşındaydı. Fakat bu onun en büyük hedefiydi ve ne pahasına olursa olsun basarmalıydı.

Derken Aylin yeni maceralar peşine düstü ve aniden Libyalı bir prensle evlendi, prenses oldu. O bile bu evliliğin nedenini bilmiyordu.Adeta bir macera peşine düşmüştü . Fakat O , asla onların tarzına uymayan, cok daha modern ve rahat yetişmiş bir hanımefendi olarak tüm zorluklarla mücadele ederek , Nilüfer’in de yardımıyla oradan kaçtı. Fakat prens hala onun peşindeydi. O yaz Istanbul’a döndü ve Polat adında bir gençle doyasıya bir aşk yaşadı. Ama mutlu sona kavuşamadı. Artık hayatının en büyük arzusuna kesinlikle kavuşmalıydı ve tıp tahsiline yirmi alti yaşında olmasına rağmen başladı. Lozan üniversitesine yatay geçis yaptı ve orada Jean Pierre isimli bir fizik asistaniyla birlikteliğe basladi. Bunda da öncekiler gibi aradığı mutlulugu bulamadı.Aniden hayatına arkadasının evinde tanıştığı Mişel Rodomisli adında musevi bir adam girdi. Aylin bu adamı gerçekten sevdi ve ona değer verdi. Paylaşabilecekleri çok sey vardı.İkisi de birbirlerine kapılıp gittiler ve sonunda evlendiler. Deliler gibi çocuk istiyorlardi fakat Aylin’in asla çocuğu olamadı. Ama Aylin çocuk özlemini ablasının kızı Tayibe’de tattı.Tayibe’yi Aylin’in yanına ,New York’a onunla yaşamaya yolladılar. Aylin ile Mişel artık eskisi gibi olamıyorlardı. Aylin onu sevdiğini bile bile ondan boşandı. Sonunda pişman olsada Misel asla geri dönmedi. .

Aylin gerçekten çok iyi bir psikiyatristti. Hastalarıyla arasında
inanılmaz bir iletişim vardı. Durumu umutsuz olan hastaları bile iyileştirebiliyordu. Sonunda dördüncü evliliğini de yaptı ama Aylin evlilik konusunda gerçekten başarısızdı. Belki de hayatta beceremediği tek şey mutluluktu. Zaten yaptıgı bütün mücadelelerde bunun içindi. Hep farklı istekler içindeydi ve sonunda Amerikan Ordusu’na katıldı, Albay oldu .Kocasının hayatına başka bir kadın girmişti . Boşanmak için New York’a döndü.Gerçekten çok kötu günler geçiriyordu. Hayat ona cok boş gelmeye başlamıstı. Bu arada sık sık tehtid telefonları gelmişti fakat O bunları hiç önemsemiyordu ve bir gün arabasının altında ölu olarak bulundu. Çok esrengiz bir ölumdü ve en ufak bir ipucu bile yoktu ortada. Bütün dedektiflere hatta söylentilere göre MIT’in arastırmalarına rağmen bu olay aydınlatılamadı ve çok fazla insanı göz yaşına boğdu.

Bu romanda gözümüze çarpan ilk şey Aylin Devrimel’in insanı hayran bırakacak etkiye sahip olan idealist kisiligidir.Yazar gerçekten bunu ön plana çikarmayı çok iyi başarmış ve okura vermek istediği bu dim dik insanin içinde yatanlar ve fırtınalarla dolu yaşamıdır. Karşımıza Aylin’in neden mutlu olamadığı gibi bir soru cıkıyor.Şöyle bir baktığımızda Aylin’in sıradan insanların peşinde oldukları mutluluğu aramadıgını görebiliyoruz.O her zaman büyük ideallerin peşinde koşuyor ve herseyden kolayca sıkılıp bırakabiliyor.Bana göre Aylin’in eşleriyle anlaşamamasının nedeniyse onların asla Aylin’in kişiliğinin derinliklerine inmeyi beceremediklerinden ve Onun o sa-ğam görüntüsünün altında yatan hassas kadını hissedemediklerinden kaynaklanıyor.Bizim aklımızı karıştıran en önemli soru ise Aylin’in esrarengiz ölümü fakat bunun aslını kesinlikle öğrenemiyoruz.

Romanın serim bölümüne baktığımızda kitabın başından Aylin’in tıp okumaya başladıgına kadar olan bölüm olduğunu göruyoruz.Tıp okuması, psikiyatris olması ve Albay olmasıyla düğüm bölümü devam ediyor ve de sır gibi ölümüyle çözüm bölümü son buluyor.

Romanda olaylar oluş sırasına göre verilmiş fakat yazar kitabın başında da sonunda da ölüm sahnesini anlatmış bunun nedeniyse okuyucuya her iki tarafta da o esrarengiz havayı hissettirebilmektir.

Kitabin baş karakteri gördüğümüz gibi Aylin’dir.Diğer önemli karekterler ise ablası Nilüfer,Mişel Rwodomisli, Jean Pierre, Mısır Prensi ve son esi olan Joe ‘dur. Ablasıyla olan iliskişine baktığımızda gerçekten çok sağlam temellere kurulu oldugunu görebiliyoruz. Eşleriyle olan ilişkileri ise Mişel’le olan olan biraz daha farklı olmak suretiyle hemen hemen aynı. Hepsinin sonu hüzün.

Romandaki olaylar, Aylin’in ailesinin köküne dayanan Giritli Deli Mustafa Paşa’nın yasamıyla başlıyor ve Aylin’in ölümüyle sona eriyor.Olaylar, Ankara, İstanbul, Paris ve New York ‘ta geçiyor. Bu şehirler teker teker Aylin’in farklı maceralarını simgeliyor.Romanda gizli kalan tek ve en önemli şey Aylin’in ölümü olmuştur. Fakat olay o kadar kapalı ki, tahmin bile yürütmek gerçekten çok güç.

Ayse Kulin gerçek yaşamda Aylin’in kuzeni olduğu için olayları üçüncü kişinin ağzından bütün gerçekliğiyle, nesnel bir sekilde anlatıyor. Yazar, ön sözde de yazdıgı gibi bu kitabı uzun araştırmalar sonucu hazırlamış ve bu arastırmaları Aylin’i tanıyanlar arasında gerçekleştirdiginden bilgilerin doğruluguna inanıyoruz.. Yazarın gerçekten iyi bir eğitim aldığını , dili kullanışındaki ustalığından anlıyoruz.

Benim bu romanı okumamdaki en önemli sebep, bu romanın gerçek bir yaşam öyküsü olmasından dolayıdır. Olaylar o kadar sürükleyici ki okudukça onu daha cok sevmeye başladım ve hemen bitirdim. Okurken gerçekten çok etkilendigim ve Aylin’e hayran olduğum çok fazla yer oldu. Onun tek kusurunun şanssızlık olduğunu düşündüm.Yine de kişiliğinden özellikle de içindeki azimden çok etkilendim. Ayrıca itiraf etmeliyim ki bu kitabın üzerimde bırakmıs olduğu etkiden günlerce kurtulamadım en çok ta Aylin’in ölümünün etkisi altında kaldım. Bu kitaptan öğrendiğim bir sey de insanların kısacık yaşamlarına ne kadar fazla şey sığdırabıldikleri oldu. Bence her insanın Aylin gibi kendisine ait bazı idealleri olmalı ve ne pahasına olursa olsun onları elde etmeye ugrasmaldır.

Bana göre bu romanın bu kadar çok beğenilmesinde Aylin ‘in ilginç yaşamı kadar Ayşe Kulin’in de payı var ve inanıyorum ki Onun en büyük şanslarından biri Aylin Devrimel’in kuzeni olmasi diğeri de gerçekten basarılı bir yazar olması. ‘Adı Aylin’ herkesin ilgisini çekebilecek bir yapıya sahip olan ve okunması gereken bir roman. Bunun asla kimseyi sıkabileceğine inanmıyorum ve bu kadar gündemde olmaya layık bir kitap olduğunu duşünüyorum.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

1921 ANAYASASI

Şubat 15, 2008 at 11:29 am (1921 ANAYASASI)

1921, bir devlet için gerekli kurum ve organların oluşturulduğu yıl olmuştur. TBMM Hükümeti 1921 yılı başında bir taraftan 6 Ocak’ta başlayan Yunan saldırısına cevap verirken diğer taraftan da isyan eden milis kuvvetlerini tasfiye ederek devlet otoritesini etkin kılmak, düzenli orduyu oluşturmak, anayasa yapmak ve ilk bütçeyi hazırlamak gibi yeni devletin kuruluşuna yönelik önemli sorunlarla da uğraşmıştır.
İstanbul’un işgali ve son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın itilaf kuvvetlerince basılıp çalışamaz hale gelmesi üzerine Mustafa Kemal ve arkadaşlarınca Ankara’da bir meclisin toplanması kararlaştırıldığında, bunun “kurucu” mu yoksa “normal” bir meclis mi olacağı tartışmaları gündeme gelmişti. Mustafa Kemal, kurucu niteliklere sahip bir meclis, yani anayasa da yapacak bir meclis olmasını istemişti. Ancak böyle bir ifadenin bazı kafalarda, yeni bir devlet kuruluşunu çağrıştırıp seçimlerin engelleneceği anlaşıldığından, Meclis’in olağanüstü yetkilere sahip (selahiyet-i fevkaladeye sahip) bir meclis olarak toplanması kararlaştırılmıştı.
23 Nisan 1920’de BMM’nin açılışı ile ulus egemenliğine dayalı yeni bir devletin temeli atılmış ve 2 Mayıs 1920’de kabul edilen bir yasa ile Bakanlar Kurulu’nun nasıl belirleneceği saptanmıştı. “Meclis Hükümeti” denilen sistemi getiren bu yasa, Bakanlar Kurulu üyelerinin belirlenmesini tek kişi keyfiliğine bırakmıyor, bakanların meclis üyelerinin oylarıyla işbaşına gelmesini sağlıyordu. Meclis, yürütmeyi çıkardığı bu kanun ile yasal temele oturttuktan sonra, çıkaracağı diğer yasaların hangi sayısal temele dayanması gerektiği üzerinde çalışmalara başlamıştır. 5 Eylül 1920 tarihinde çıkarılan “Nisab-ı Müzakere” (yeterli çoğunluk) yasası ile değişken milletvekili tablosu karşısında salt çoğunluk, TBMM’nin işleyişi, amacı ve süresi konusunda belirlemelerde bulunulmuştur. Bunlarla yetinmeyen BMM temel haklar komisyonu oluşturmuş ve bu komisyonun hazırladığı “Büyük Millet Meclisi’nin Kuruluş ve Niteliği” ile ilgili yasa taslağını görüşmeye başlamıştır. Bu taslağın 1. maddesi “Büyük Millet Meclisi yasama ve yürütme güçlerini kendinde toplar ve devleti bağımsız olarak yönetir.” hükmü tutucu milletvekillerince tepkiyle karşılanmıştı.
Hükümet, 18 Eylül 1920’de de meclise bir anayasa tasarısı ve bu tasarıya gerekçe özellikleri taşıyan halkçılık programı getirmiştir. Özel bir komisyona havale olunan program ve taslaktan, program bildiri şekline sokulduktan sonra meclisçe de kabul edilerek, “Halkçılık Programı” adıyla yayınlanmıştır. Anayasa taslağı ise yine tutucuların tepkisine neden olmuştur. Bunlar, BMM Hükümeti’nin geçici bir hükümet olmasını ve Nisab-ı Müzakere Kanunu’nun 1. maddesinde vurgulanan amacın elde edilişine kadar, yani “Hilafet ve Saltanat’ın ve vatanın istiklali ve milletin kurtuluşuna kadar çalışması” hükmünün konmasını istiyorlardı. Tutucular, Hilafet ve Saltanat düzenini garanti altına almak için anayasanın geçici olmasını istemişlerdir.
Ulusun egemenliğine dayalı varolan düzeni hukukileştirmek amacında olan Mustafa Kemal, tutuculara meclisin 25 Eylül’de gerçekleştirdiği gizli oturumunda “Bugün koyacağımız yasa ilkeleri varlığımızı ve bağımsızlığımızı kurtaracak olan Millet Meclisi’ni ve Ulusal Hükümetimizi güçlendirecek anlam ve yetkiyi kapsamalı ve dile getirmelidir … Eğer amaç bugünkü halife ve padişaha olan bağlılığı bir daha söyleyip belirtmekse, bu kişi haindir. Düşmanların yurt ve ulusa kötülük yapmakta kullandıkları maşadır.” sözleriyle yanıt vermişti.
Meclis anayasa konusundaki çalışmalarını, 20 Ocak 1921’de sonuçlandırdı. Kabul edilen anayasa “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” adıyla yürürlüğe konuldu. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ve “Kuvvetler Birliği” ilkelerine dayanan bu anayasa klasik anayasa tekniğine uygun değildir. Bir anayasada bulunması gereken birçok konuya yer vermemiştir. Bu tür durumlarda Osmanlı’nın Kanun-i Esasi’sine başvurulduğundan iki anayasalı bir dönemi başlatmıştır.
“Temel hükümler” ve “idari teşkilat” olmak üzere iki bölüm ve 23 maddeden oluşan bu anayasanın, bir de sayı verilmeyen “madde-i münferide”si (ek madde) vardı. Anayasanın ilk 9 maddesi yasam ve yürütmeyi düzenemekte, BMM’nin oluşumunu ve yetkilerini belirlemekte, diğer maddeleri ise vilayet, kaza, nahiye yönetimleri ile genel müfettişlik konularına yer vermekteydi. Teşkilat-ı Esasi’de devlet başkanlığı kurumuna değinilmemiş, olağanüstü koşullar içinde bulunulduğunda kamu hakları konusuna yer verilmemiştir. Mustafa Kemal tarafından Sadrazam Tevfik Paşa’ya da 30 ocak 1921 tarihinde bildirilen anayasanın temel maddeleri şunlardı.
Egemenlik kayıtsız ve şartsız ulusundur. Yönetim usulü halkın kendi mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır.
Yürütme gücü ve yasama yetkisi, ulusun tek ve gerçek temsilcisi olan BMM’de belirir ve toplanır.
Türkiye Devleti, BMM’nce yönetilir ve hükümeti TBMM Hükümeti adını alır.
BMM, iller halkınca seçilen üyelerden kurulur.
BMM’nin seçimi iki yılda bir yapılır seçilen üyelerin üyelik süresi iki yıldır ve bunlar yeniden seçilebilirler. Eski meclisin görevi, yeni meclis toplanıncaya kadar sürer. Yeni bir seçimin yapılmasına imkan olmadığı takdirde, toplantı dönemi yanlız bir yıl uzatılabilir. BMM üyelerinin her biri kendini seçen ilin ayrıca vekili olmayıp bütün ulusun vekilidir.
BMM Genel Kurulu, Kasım başında çağrısız toplanır.
Din buyruklarının (ahkam-ı şerriye) yerine getirilmesi, bütün yasaların konulması, değiştirilmesi, kaldırılması, anlaşma ve barış yapılması ve savaş kararı verilmesi gibi temel haklar, BMM’nindir. Yasalar ve tüzükler düzenlenirken, halkın işine en uygun ve zamanın gereklerine en elverişli din ve hukuk hükümleriyle töreler ve önceki işlemler temel olarak alınır. Bakanlar Kurulu’nun görev ve sorumluluğu özel yasayla belirtilir.
BMM, çeşitli bakanlıkla özel yasasına göre seçtiği bakanlar aracılığıyla yönetilir. Meclis yürütme illeri için bakanlara yön verir ve gerektiğinde bunları değiştirir.
BMM Genel Kurulu’nca seçilen başkan, bir seçim süresince BMM Başkanı’dır. Bu kimlikle meclis adına imza atmaya ve Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkilidir. Bakanlar Kurulu üyeleri içlerinden birini kendilerine başkan seçerler. Ancak BMM Başkanı, Bakanlar Kurulu’nun da doğal başkanıdır.
Kanun-i Esasi’nin işbu maddelerle çelişmeyen hükümleri, eskiden olduğu gibi yürürlüktedir.
Kanun-i Esasi’nin tümünü değil temel hükümlerini kaldıran bu anayasanın 7. maddesi, padişahın kutsal hakları arasında sayılan yetkileri, BMM’ye ait haklar olarak tanımıştır. 1 ve 2. maddeler ise “İslami-monarşik” Osmanlı anayasasını tüm olarak anlamsız hale getiren Cumhuri bir içerik taşımaktadır. Hatta bu anayasa, 7. maddesinde şerri hükümler ve fıkıhtan söz etmesine rağmen Osmanlı Anayasası’nın 2. maddesi ve 1924 Anayasası’nın 2. maddesi gibi (Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır- 1921 Anayasası 2. madde) açık bir hüküm getirmemekle laik bir anayasa sayılabilir.
1921 Anayasası, cumhuriyetçi ve laik bir anlam taşıdığı halde, Saltanat ve Hilafet müessesini anayasa düzeninden kesinlikle söküp atmamıştır. Münferit maddede, 5 Eylül 1921 tarihli Nisab-ı Müzakere Kanunu’nun 1. maddesine atıf yapılarak “BMM; Hilafet ve Saltanatın vatan ve milletin istihlas ve istiklaninden ibaret olan gayesinin husulüne kadar şerait-i atiye dairesinde müstemirren inikat eder.” düştüğü çelişmeyi daha çok arttırmıştır. Tutucular, Nisab-ı Müzakere kanunun atıf yapan münferit maddeyi kabul ettirmekle, Anayasası’nın geçiciliğini kabul ettirmiş olduklarına inanıyorlardı. İhtilalci grup ise bu tavizi verirken, saltanat kurumunu bir anayasa organı olarak tanımamış, padişahın yetkilerini de ele geçirmiş bulunuyordu.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

MERCEKLER VE AYNALAR

Şubat 15, 2008 at 11:23 am (MERCEKLER VE AYNALAR)

MERCEKLER VE AYNALAR

Ayna, insanın kendisini görmesi için kullandığı cam veya maden levhadır. Mercek ise içinden geçen paralel ışınları birbirine yaklaştıran ya da uzaklaştıran saydam bir cisimdir. İnsan gözünün görmesini göz merceği sağlar. Görme bozukluğunu gidermek için merceklerden oluşan gözlük takılır. Fotoğraf makinesi ve büyüteç de, mercekle çalışan araçlardır. Mikrokskop, teleskop ve diğer birçok ölçme araçlarında mercekler ve aynalar bulunmaktadır.
Bir aynanın önünde durup bakarsanız, yüzünüzü görebilirsiniz. Aynanın durumunu değiştirince, başka cisimleri de görebilirsiniz. Aynada, önündeki cismin bir görüntüsü oluşur.
Mercek ve aynalar, görüntü eldesi için kullanılırlar. Normal bir düz aynada, öndeki cismin görüntüsü, cisimle aynı büyüklükte ve doğrultudadır; fakat sağı ve solu yer değiştirmiştir. Sol el, görüntünün sağ tarafında görünür. Aynalar ve merceklerle daha büyük yada daha küçük görüntüler de elde edilebilir.
Mercek, bir ya da iki yüzü çukur veya tümsek olan, cam veya plastikten yapılmış bir araçtır. Saydamdır, yani ışığı geçirir. Fakat içinden geçen ışığın gidişini saptırır. Bu sapmaya ışığın kırılması denir.
Ayna ise ışığın geçemediği, parlak bir cisimdir. Yüzleri düz veya eğri olabilir. Camın bir tarafını gümüş veya başka metalle kaplayarak yapılır. Ayna, üzerine gelen ışığı, geldiği tarafa geri gönderir. Bu olaya da ışığın yansıması denir.
Mercekler ve aynalarla ilgili çalışmalara geometrik optik denir. Optik, ışık bilgisi demektir. Geometri ise, şekiller ve doğrultuları inceleyen bilimdir.farklı şekilli mercekler ve aynalar, ışığın gidişini çeşitli şekillerde değiştirirler. Bunlar geometrik optik kurallarıyla belirlenmiştir.
Işık, bir enerji türüdür. Kitabın sayfasından göze gelen ışık, göze enerji taşımaktadır. Fakat ayna ve merceklerin çalışmasını açıklamak için ışığın ne olduğunu açıklamaya gerek yoktur. Işığın ne olduğu öğrenilmeden çok önce ışığın hareket şekli incelenmiş ve anlaşılmıştı.
Işık, cam, su ve hava gibi maddelerden geçebilir. Bu maddelere ortam denir. Boşluk da bir ortamdır ve ışık ondan da geçebilir. Işığın hareketi, ışınlardan yola çıkılarak daha kolay incelenebilir. Işık ışını, ışığın çok ince bir parçasıdır.
Bir ortamda yol alan bir ışın doğrusal olarak gider. Fakat başka bir ortama geçince, doğrultusu değişir. Bir ayna veya merceğe çarpınca da aynı şey olur. Bunlara gelirken ve çıktıktan sonra ışık doğrusal yayılır. Fakat içinde, kırılmalar nedeniyle sapmalar olur.
Düz bir çizgi çizin. Bunu bir aynanın düz yüzü varsayın. Sonra bu yüzeye gelen, doğrusal bir ışın çizin. Bu ışın, aynaya herhangi bir noktada çarpsın. Aynı noktaya gelen, fakat aynaya dik bir ışın daha çizin. Buna dik çizgi veya normal denir.
Önce çizilen herhangi ışın, normalle bir açı yapar ve bu açıya gelme açısı adı verilir. Yansıyan ışın da, normalle bir açı yapar. Buna yansıma açısı denir.
Yansıma yasasına göre, gelme açısıyla yansıma açısı birbirine eşittir. Böylece, yansıyan ışın, gelen ışının normalle yaptığı açının aynını yapacak şekilde, normalin diğer tarafına çizilebilir. Gelme açısı sıfır derece ise, gelen ışınla yansıyan ışın üstüste çakışır.
Gelme açısı doksan dereceye yakınsa, yansıyan ışın da ayna yüzüne değerek gider.
Bu olay, bir bilardo topunun masanın kenarına çarpıp, aynı açıyla diğer tarafa gitmesine benzer.
Aynanın önüne bir cisim koyduğumuzu düşünelim. Cismin her noktasından geçerek gelen ışınlar aynaya çarpar.
Her ışın, yansıma kuralına uyar. Yansıyan ışınlar, normalin diğer tarafına doğru yol alırlar. Aynanın arkasındaki bir noktadan ışınlar çıkıyormuş gibi görünür. Cisim oradaymış gibi olur. Bu şekilde, aynanın arkasında oluşan görüntüye gerçek olmayan görüntü denir.
Düz aynada,cisimle görüntü aynı boydadır. Ayna arkasındaki görüntünün ve öndeki cismin, aynaya uzaklıkları eşittir.
Bütün cisimler, üzerlerine gelen ışığın bir kısmını yansıtırlar. Böyle olmasaydı, onları göremezdik. Fakat neden her cisimde aynadaki gibi görüntüler görmeyiz? Ayna yüzeyinin özelliği nedir?
Aynalarda görüntü oluşmasının nedeni arka yüzlerinin çok parlak olmasıdır. Yüzey pürüzlü olursa, yansıyan ışınlar birçok doğrultulara dağılır, bu yüzden bir görüntü oluşamaz.
Dışbükey (konveks) aynadaki görüntü de, düz aynadakine benzer. Yüzeyi düz değildir ve dışa doğru çıkıntılıdır.bir topun yüzeyi veya fincanın dış tarafı da dışbükeydir. Dışbükey aynanın yüzeyi küreseldir ve kürenin bir kısmı şeklindedir. Büyük mağazalardaki ve otomobillerdeki aynalar genellikle dışbükeydir. Dışbükey aynada cismin görüntüsü, cisimden daha küçüktür. Ayrıca görüntünün biçimi de bozulmuştur.
Dışbükey aynalarda yalnız görüntünün büyüklüğü değişmez. Görüntünün aynaya uzaklığı, cismin aynaya uzaklığından daha azdır. Otomobillerdeki geriyi görme aynalarında arkadan gelen otomobiller daha yakında gibi görülür. Gerçek uzaklıklarını anlamak için dönüp bakmak gerekir.
Dışşbükey aynanın küçük bir yüzeyini düzlem ayna gibi düşünebiliriz. Aynı şekilde, yeryüzündeki küçük bir yüzeyi de düz olarak görürüz. Böylece, her ışın, düz yüzeyden yansıyor gibi düşünülebilir.
Dışbükey aynanın merkezinden ve tepesinden geçen normal doğruya aynanın ekseni denir. Eksen üzerindeki cisimlerin görüntüsü yine eksen üzerinde oluşur.
Çorba kaşığının arkasıda dışbükey aynadır. Kaşığın iç çukur tarafı ise, içbükey (konkav) bir yüzeydir. Dışbükey aynalar, küçük görüntü verdikleri halde, içbükey aynalardaki görüntü, cisim tarafındadır ve cisimden daha büyüktür. Traş aynaları iç bükey ayna şeklindedir.
Eğlence parklarındaki güldüren aynaların yüzeyleri dalgalıdır. Bazı kısımları dışbükey, bazı kısımları ise içbükey aynadır. Bu yüzden, bakınca, bazı kısımlarımızı büyük, bazılarını ise küçük görürüz.
Cisim uzakta ise, içbükey aynalarda değişik bir görüntü oluşur.bir traş aynasından yeteri kadar uzakta durursanız kendinizi daha küçük görürsünüz. Aynı zamanda görüntü baş aşağıdır ve aynanın arkasında değil, önündedir.
Bu çeşit görüntüye gerçek görüntü denir. Görüntünün bulunduğu yerden gerçek ışınlar geçer. İçbükey aynaların çok yakınındaki cisimlerin görüntüsü ise, dışbükey aynalardaki gibi gerçek olmayan görüntüdür.
Çok büyük astronomi teleskoplarında yansıtıcı (reflektör) denilen içbükey aynalar vardır. Kalifornia’daki Palomar dağındaki yansıtıcının çapı 508 santimetredir. Yıldızların görüntülerini elde etmekte kullanılır. Yıldızların görüntülerinin resmi de çekilebilir.
Aynalardan başka, merceklerle de görüntü elde edilebilir. Mercekler cam disklerden kesilir ve sonra yüzeyleri parlatılır. Işık, mercekten geçince, doğrultusu değişir. Bu olayı anlamak için, ışığın su ve camda nasıl yol aldığını bilmek gerekir. Bir ortamdan diğerine geçerken ışığın doğrultusu değişir. Buna kırılma denir.

Hava ve cam gibi, farklı iki ortamın sınırını belirtmek amacıyla düz bir çizgi çizin.
Sonra havadan bir ışın geldiğini gösterin. Cama çarptığı yerdeki yüzeyin normalini çizin. Işık, cam içinde yolunu değiştirecek ve kırılmış ışık olacaktır. Kırılmış ışının, normalle yaptığı açıya kırılma açısı adı verilir. Bu açı, normalin diğer tarafındadır.
Kırılma kuralına göre kırılma açısı, gelme açısından daha küçüktür. Yani, ışık, norrmale doğru yaklaşır. Eğer açı, yüzeye teğet olarak gelirse, yani dik açılı ise düz olarak yoluna devam devam eder.
Şimdi de camdan gelen herhangi bir ışın çizin. Bu ışın kırılacak ve havaya çıkacaktır. Havadaki kırılma açısı, camdakinden farklıdır. Kırılma kuralına göre, kırılma açısı, gelme açısından daha büyüktür. Işık, normalden uzaklaşır şekilde yol alır.
Bu iki durum birbirinin benzeridir. Havadaki açı, camdaki açıdan her zaman daha büyüktür. Cam, havadan daha yoğun bir maddedir. Yoğun olan ortamda, açı daha küçüktür. Bu durum diğer ortamlar içinde böyledir. Işık, hava ile su arasında kırılıyorsa, sudaki açı daha küçüktür, çünkü su, havadan daha yoğundur.
Işık, havadan, daha yoğun bir ortama geçerse, o ortamın yoğunluğuna bağlı olarak kırılır. Ortamın yoğunluğu fazlaysa, kırılma açısı küçük olur; yani ışık daha fazla bükülür. Bu bükülme miktarı, kırılma indisi denilen bir sayıyla gösterilir. Yoğunluğu fazla olan ortamın kırılma indisi de büyüktür.
Aynalarda olduğu gibi, mercekler de ışığın doğrultusunu değiştirmek için kullanılır. Bir cisimden gelen ışınlar, mercekten geçtikten sonra, başka bir noktada kesişirler ve sanki oradan çıkıyor gibi olurlar.

Yeni noktada bir görüntü oluşur. Büyüteçler, iki tarafı da dışbükey olan merceklerdir. Bunları kullanarak, Güneş ışınlarını bir noktada toplayabilirsiniz. Böylece Güneşin bir görüntüsünü elde edebilirsiniz. Aynı şekilde pencerenin görüntüsü de görülebilir.
Bir büyüteçle, kolunuzu uzatıp tutarak cisimlere bakın. Cisimlerden gelen ışınlar, mercekle gözünüz arasında bir bir yerde birleşir ve ışık bu noktadan yeniden gözünüze gelir. Cisimlerin gerçek görüntülerini görürsünüz. Fakat bu görüntüler başaşağı durumdadır.
Küçük gök dürbünleri, normal dürbünler ve bir çok astronomi dürbününde, cisimlerin gerçek görüntülerini elde etmede dışbükey mercekler kullanılır. Bunlara ince kenarlı mercekler adı verilir.
Cisimler ince kenarlı merceğe yaklaştıkça, görüntüleri, mercekten daha uzakta oluşur. Fakat cisim, merceğe çok yakınsa, gerçek bir görüntü oluşmaz. Cisimle aynı tarafta, gerçek olmayan bir görüntü oluşur. Küçük bir böceğe, büyeteci yaklaştırarak bakınca, böceğin gerçek olmayan bir görüntüsü görülür.
Büyüteçteki merceğin iki yüzü de dışbükey değildir. Biri dışbükey diğeri düzdür. Bu tip merceğe düzlem-dışbükey mercek denir. Bir yüzü dışbükey diğeri çukur da olabilir. Bunlar ışınların daha az dağılmasını sağlarlar.
Ortası, kenarlarından daha ince olan mercekler, büyüteç olarak kullanılamaz. Cisimlerin görüntüleri gerçek değildir ve cisimden daha küçüktür. Bunlarla gerçek görüntü elde edilemez. Gözlüklerdeki mercekler daha çok bu türdendir.
Bir cismin veya görüntüsünün fotoğrafını çekebilirsiniz. Fotoğraf makinesinin merceği iki tarafı dışbükey ince kenarlı mercektir. Film üzerinde gerçek görüntü oluşturur.

İnsan gözündeki mercek de ince kenarlıdır. Gözün ağtabaka denilen arka kısmında, gerçek görüntü oluşturur. Ağtabakada renkli ışıklar ve görüntüler elektrik sinyallerine dönüşür ve beyine gider.
Yapay merceklerin şekli değişemediği halde, göz merceği, yüzeylerini değiştirebilir. Eğriliği çok fazlalaşınca, yakındaki cisimleri görür. Eğriliği az olunca, uzaktaki cisimleri görür.
Fotağraf makinesinin merceğinin belirli bir şekli vardır. Farklı uzaklıktaki cisimlerin görüntüsünü, film üzerine düşürebilmek için, mercek hareket ettirilir.
Merceklerin ve aynaların da yapım kusurları olabilir. Yüzeylerinin eğriliği değişkense, bulanık görüntülerin oluşmasına yol açarlar. Bir noktadan gelen ışınlar, bir noktada birleşmez, farklı yerlerde birleşirler. Buna küresel sapma adı verilir. Bunu önlemek için, merceklerin yüzeyi tam küresel yapılmaz.
Renk sapması nedeniyle de bulanık görüntü oluşabilir. Çünkü merceğin yapıldığı cam, farklı renkli ışıkları, farklı miktarlarda kırar. Bu yüzden cisimlerin görüntüsü bulanık olur. Görüntü, renkli şeritler biçiminde görülür. Bu sapma, birkaç merceği bir arada kullanarak düzeltilebilir. Kullanılan camların kırılma indisleri farklı seçilir.
Merceğe gelen ışınların hepsi diğer tarafa geçmez. Bir kısmı da geri yansır. Bu durum pencere camında görülebilir. Bunlar, optik araçlarda istenmeyen yanlış görüntülere yol açabilir. Bu yansımayı azaltmak için mercekler, ışığı geçiren, fakat yansıtmayan özel bir kimyasal maddeyle kaplanır.
Işık, yoğun bir ortamdan, az yoğun ortama geçerse, yüzeyin normalinden uzaklaşarak kırılır. Bu kırılma o kadar fazla olabilir ki , kırılan ışın, yüzeye teğet olur. Bu durum kritik açı denilen belli bir geliş açısında olur. Geliş açısı, kritik açıdan daha büyükse, kırılma olmaz. Gelen bütün ışık, yeniden çok yoğun ortama yansır. Buna tam yansıma adı verilir.
Mercek: Optik görüntüler oluşturmak için kullanılan, genellikle küresel yüzeylerle sınırlı, camdan ya da ışık kırıcı bir maddeden yapılmış hacim.
Dalga ve titr: Sesötesi mercek, sesötesi titreşimlerin hızının, sesötesi inceleme ortamındakinden (su, insan vücudu) çok farklı olduğu bir gereç içinde (pleksiglas, kauçuk) gerçekleştirilen ve bu nedenle, sesötesi titreşimler için optik merceklerin ışığa gösterdiğine benzer özellikler gösteren düzenek. (Sesötesi mercekler, akustik mikroskopta kullanılır.)
Elektron: Elektron merceği, kondansatörlerden (elektrostatik mercek), bobin ya da elekromıknatıslardan (elektromanyetik mercek) oluşan ve optik merceklerin ışık demetlerini saptırdığı gibi, yüklü parçacık demetlerini de saptıran eksenel bakışımlı düzenek. (Elektron akımlarını yakınsatmaya olanak veren elektron mercekleri birçok aygıtta, özellikle elektron mikroskoplarında kullanılır.)
Mad: Kenarlara doğru incelen, nispeten az kalınlıkta mineral yığını.
Oftalmol: Yapay gözmerceği genellikle katarakt nedeniyle çıkarılan gözmerceğinin yerine takılan implant.(Afaki durumunda gözlükle yapılan düzeltmeye göre çok daha iyi olduğundan büyük bir gelişme göstermiştir:görme alanını tam görür ve görüntülerin boyutlarını da büyütmez.)
Opt: Basamaklı mercek ya da Fresnel merceği merkezi bir mercek ile kırıcı ya da yansıtıcı çeşitli halkalardan oluşan ve koşut ışıklı geniş bir demet elde etmek için deniz fenerlerinde kullanılan optik sistem.
Radyotekn: Radyoelektriksel mercek, bir radyoelektrik dalgasının yayılmasında, faz gecikmeleri oluşturmaya yarayan ve böylece yakınsama ya da ıraksama etkileri yaratan düzenek; faz gecikmelerinin değeri gelme açısına ya da düzenekten geçen ışının konumuna bağlıdır.
Ansikl. Opt: Bir mercek, genellikle küresel olan iki yüzeyle (diyoptrlar) sınırlı, kırıcı ve saydam bir ortamdan oluşur. Doğurucuları koşut olan iki silindir yüzeyle sınırlı mercekler de vardır.
Mercek: Bir cisimden gelen ışık ışınlarını odaklayarak cismin optik görüntüsünü oluşturmaya yarayan cam ya da bir başka saydam malzemeye denir. Fotoğraf makinesi, gözlük, mikroskop, teleskop gibi aygıtlarda merceklerden yararlanılır. Işık, merceğin içinde hava da olduğundan daha yavaş ilerler;bu nedenle de ışık demeti hem merceğe girerken hem de mercekten çıkarken kırılır, yani aniden doğrultu değiştirir; merceklerin ışık ışınlarını odaklama etkisi de bu olgudan kaynaklanır.
Merceklerde, duyarlı biçimde işlenmiş iki karşıt yüzey vardır; bu yüzlerin her ikisi de küresel olabileceği gibi, biri küresel öteki düzlemsel olabilir. Mercekler, yüzeylerinin biçimine göre, çift dışbükey, düzlem dışbükey, yakınsak aymercek, çift içbükey, düzlem içbükey ve ıraksak aymercek olarak sınıflandırılır. Merceğin eğri yüzeyi, gelen ışık demetindeki farklı ışınların farklı açılarla kırılmasına neden olur ve bu da, ışık demetindeki paralel ışınların tek bir noktaya doğru yönelmesine (yakınsama) ya da bu noktadan öteye doğru yönelmesine (ıraksama) yol açar. Bu noktaya merceğin odak noktası ya da asal odağı denir. Bir cisimden yayılan ya da yansıyarak gelen ışık ışınlarının kırılması, bu ışınların farklı bir yerden geliyormuş gibi algılanmasına yol açar ve nitekim bu farklı yerde de cismin optik bir görüntüsü oluşur. Bu görüntü gerçek (fotoğrafı çekilebilir ya da ekran yansıtılabilir) olabileceği gibi sanal da (mikroskopta olduğu gibi, ancak merceğin içinden bakılarak görülebilir) olabilir. Cismin optik görüntüsü cismin kendisinden daha büyük ya da daha küçük olabilir; bu durum, merceğin odak uzaklığına ve cisim ile mercek arasındaki uzaklığa bağlıdır.
Duyarlı ve net bir görüntü oluşturabilmek için genellikle tek bir mercek yetmez; bu nedenle de örneğin teleskoplarda, mikroskoplarda ya da fotoğraf makinelerinde, değişik mercek kombinasyonlarından yararlanılır. Bu tür mercek gruplarındaki merceklerden bazıları dışbükey ve bazıları içbükey olabileceği gibi bunların bazıları kırma ya da ayırma gücü yüksek ve bazıları da kırma ya da ayırma gücü düşük camdan yapılmış olabilir. Gruptaki mercekler, her birinin sapıncı (aberasyon) istenen düzeyde olacak ve net bir görüntü elde edilebilecek biçimde, duyarlılıkla saptanmış uzaklıklarda yerleştirilir ya da üst üste yapıştırılır. Mercekler yerleştirilirken yüzeylerinin eğiklik merkezinin asal eksen ya da optik eksen denen düz bir hattın üzerinde bulunmasına özen gösterilir.
Mercekler çok değişik çaplarda yapılabilir; örneğin mikroskoplarda 0,16 cm, teleskoplarda ise 100 cm’lik mercekler kullanılabilir. Daha büyük teleskoplarda mercek yerine içbükey aynalardan yararlanılır.

Mercek Çeşitleri:

Yüzlerinin durumuna ve biçimine göre, üçü ince kenarlı, üçü de kalın kenarlı olmak üzere altı tür mercek ayırt edilir. Yüzlerin C1 ve C2 eğrilik merkezlerinden geçen doğruya merceğin ana ekseni adı verilir ( yüzlerden biri düzlemse, merkezlerden biri sonsuza gider). S1 S2 uzunluğu merceğin kalınlığıdır. Kalınlık, yüzlerin eğrilik yarı çapı karşısında önemsiz kalıyorsa, mercek ince, karşıt bir durum söz konusu olduğunda da kalındır. İnce kenarların bazı özellikleri, incelenmesi daha güç olan kalın merceklere de yaygınlaştırılabilir.
İnce mercekler: İnce mercekler durumunda S1 ve S2 noktalarının, ana eksen üzerinde bulunan ve merceğin optik merkezi adı verilen bir O noktasında birbiriyle karşılaştıkları kabul edilir. İnce mercekler ince kenarlı ya da kalın kenarlı olabilirler. İnce kenarlılar yakınsak merceklerdir: Ana eksene paralel olan her ışın demeti bir F noktasında yakınsayarak görünür hale geçer. Kalın kenarlılar söz konusu olduğundaysa mercek ıraksaktır. Bu sonuçlar kırılma yasalarından kaynaklanır. Bir merceğin, bir cismin tam belirgin (net) bir görüntüsünü vermesi için, cismin her noktasına görüntünün bir noktası denk düşmelidir: Bu durumda sisteme stigmatik adı verilir. Bunu gerçekleştirmek çok güç, hatta büyük boyutlu cisimler söz konusu olduğunda olanaksızdır. Bununla birlikte, görüntüyü oluşturmak üzere kullanılan ışınların ana eksen ile yaptıkları eğim az olduğu ve mercekten optik merkeze yakın geçtikleri zaman (Gauss koşulları) yeterli derecede iyi bir sonuç elde edilir.
Bu durumda, ana eksene dik bir düz cisimden, eksene dik bir düz görüntü sağlanır. Görüntü, bu noktaya yerleştirilmiş olan bir ekran üzerinde gözlenebiliyorsa buna gerçek görüntü, karşıt durumdaysa zahir görüntü adı verilir.
Yakınsak mercekler: Ana eksene paralel ışınların yakınsama noktası olan F noktasına ana görüntü-odak adı verilir. Bu odak ana eksen doğrultusunda, sonsuzdaki bir nesne-noktanın görüntüsüdür.(uygulamada nesne-noktanın görüntüsünün tam F üzerinde olması için, bu noktanın OF uzunluğunun on katı kadar bir uzaklıkta bulunması çoğunlukla yeterli olur.)
Öte yandan, ana eksen üzerinde öyle bir F noktası da belirlenebilir ki, F’ten çıkan ışınlar mercekten geçtikten sonra ana eksene paralel bir ışın demeti oluştururlar. Söz konusu F noktasının görüntüsü bu durumda ana eksen üzerinde sonsuzda bulunur ve F noktasına ana nesne-odak adı verilir.
OF ve OF’ uzunlukları sırasıyla merceğin nesne-odak uzaklığı ve görüntü-odak uzaklığı olarak adlandırılır. Ana eksene eğik olarak gelen paralel bir ışın demeti, ana eksene F’ nokatasında dik olan bir düzlemde ki bir H’ noktasında (ikincil görüntü-odak) yakınsar; bu düzlem, görüntü-odak düzlemidir. Aynı biçimde, ikincil nesne-odak ve nesne-odak düzlemi tanımlanabilir.
BİR NESNENİN YAKINSAK BİR MERCEK ARACILIĞIYLA VERİLMİŞ GÖRÜNTÜSÜNÜN GEOMETRİK OLARAK ELDE EDİLMESİ. Basit olarak bir AB doğru parçasıyla gösterilmiş olan düz bir nesne ve mercek konumu ve boyutları çizim yoluyla saptanabilen bir A’ B’ görüntüsü verir(Çizim kolaylığı için bazı noktalar ana eksenden uzaklaşmış olsalar bile, Gauss koşullarının gerçekliği kabul edilir). Merceğin ana ekseni üstünde bir A noktasıyla, bu eksene dik olan AB doğrusu seçilir. Aranan görüntü, merceğin ana eksenine dik olan ve B noktasından B’ görüntüsü bilindiğinden tam olarak saptanan bir A’B’ doğru parçasıdır. B’ elde etmek için, B’den çıkan demetin iki özel ışını göz önüne alınır(geometride, bir nokta, bilinen iki doğrunun kesişmesiyle tam olarak belirlenir);sözgelimi, F noktasından geçerek gelen ışınla, O optik merkezden geçerek gelen ışın kullanılabilir. Bu iki ışının kesişme noktası, aranan B’ noktasıdır(B’den geçen ışınların tümü, mercekten geçtikten sonra B’ noktasındanda geçerler). Nesnenin konumuna göre görüntü gerçek yada zahiridir.
Iraksak mercekler:Ana eksene paralel ışınlı bir demete F’ noktasından çıkıyormuş gibi olan ıraksak bir demet denk düşer; bu noktaya anagörüntü-odak denir. Ana nesne-odak adı verilen birF noktasında, zahiri olarak yakınsayacak biçimde bir demetin mercek üstüne gönderilmesiyle, ana eksene paralel olarak ortaya çıkan bir demet elde edilir. Yakınsak mercekteki gibi, ıraksak merceklerde de görüntü-odak ve nesne-odak düzlemleri ile görüntü-odak ve nesne-odak uzaklıkları’nın tanımı yapılır.
BİR NESNENİN IRAKSAK BİR MERCEK ARACILIĞIYLA VERİLMİŞ GÖRÜNTÜSÜNÜN GEOMETRİK OLARAK ELDE EDİLMESİ. Burada da yakınsak mercekler için yapılan işlemin aynısı gerçekleştirilir:B noktasından çıkan iki özel ışın (sözgelimi,biri O’ dan, öteki F’ den geçen ) kullanılır. Birincisi sapmaz;ikincisiyse ana eksene paralel olarak çıkan bir ışın gibi sapar. Bu iki ışının kesişme noktası, aranan B’ noktasıdır. Nesnenin konumuna göre, görüntü gerçek yada zahiridir.

Mercek Sapınçları:

Mercek Gauss koşullarına uygun olarak kullanılmadığı zaman, elde edilen görüntüler bozulur ve sapınç (aberasyon) diye adlandırılan olaylar görülür.
Renkser Sapınç: Beyaz ışıkta aydınlanmış bir nesne, az ya da çok önemli renklenme gösteren bir görüntü verir. Buna merceğin kırılma indisinin, ışığın dalga boyuyla birlikte değişmesi yol açar. Beyaz ışık farklı renklerdeki belirli sayıda ışınımın üst üste gelmesi biçiminde ele alınırsa (tek bileşenli [tek renkli] ışınım) bu ışığın kırmızı ışınımları morunkilerle aynı noktaya yakınsamazlar. Böylelikle farklı renklerde birçok görüntü elde edilir. Bunlar ancak kısmen üst üste gelirler.
Geometrik Sapınç: Büyük açılımlı bir demet kullanıldığında bir nesne noktası, bir P’görüntü noktası verir; çünkü merceğin kenar bölgelerinden geçen ışınlar eksene yakın bölgeden geçenlere oranla daha çok parlar; yakınsak bir merceğin merkez bölgesine göre kenarları da yakınsak, ıraksak bir merceğin kenarları da daha ıraksaktır (küresel sapınma). Yukarıdaki bozulma düzeltilse bile, mercek, ana eksenin yakınında bulunan bir noktanın görüntüsünü, bu noktadan çıkan demet çok genişse normal biçiminde vermez. Biçimi kuyruklu yıldızı (komet) anımsatan bir leke elde edilir; bu sapınca koma adı verilir.
Dar demetlerin kullanılması, kusurlardan arınmış görüntülerin elde edilmesi için yeterli olmaz. Gerçek merceğin ana eksenine çok eğimli olarak gelen ince bir ışık demetiyle nesne-noktanın iki ayrı görüntüsü meydana gelir. Astigmatizm adı verilen bu sapınç bir dairesel yarı çaplarını aynı anda net bir görüntüsü elde edilmesinin olanaksızlaşmasından kaynaklanır: Yatay çap belirgin olunca dikey çap belirsizdir; bu durumun tersi de söz konusudur.
Ayrıca bu kusurlar düzeltilse bile ana eksene dik olan geniş bir düzlemsel yüzeyin görüntüsü eğri bir yüzeydir. Bu kusara alan eğriliği adı verilir.
Yukarıda sözü edilen kusurlar giderildikten sonra başkaları ortaya çıkabilir; bunların sonucu olarak görüntülerin doğrusal büyümesi, merceğin ekseninden uzaklaştıkça artar. Böylece, eksenden geçmeyen bir doğru çizgi içbükeyliği görüntünün merkezine doğru (fıçı biçiminde bükülme) ya da ters yönde (hilal biçiminde bükülme) dönmüş olan eğri bir çizgi verir.
Bu sapınçların azaltılması sorunu çok güçtür, çünkü düzeltilmeleri için gerekli koşullar çoğu kez birbirine karşıttır. Gözlükçüler, isteğe göre, çeşitli merceklerin biçimlerinden, maddelerinden ve karşılıklı yerlerinden yararlanmak amacıyla bir çok merceği bir arada kullanırlar.

Özel Mercekler:

Silindirik mercekler, silindir bir yüzey ve bir düzlemle, küresel-silindirik mercekler bir küre ve silindirle sınırlandırılmıştır. Bazı merceklerse yüzlerinden biri bir düzlem ya da bir küreyle değiştirilebilen, iki tor yüzeyiyle sınırlandırılmıştır; bu tor mercekler özellikle gözlerdeki astigmat durumunun düzeltilmesine yararlar. Fresnel’in deniz fenerlerinde kullanılan kademeli mercekleri eksenin küresel sapıncının kısmen, ama yeterli olarak giderilmesini sağlar. Merkez bölgesinin kalınlığının azaltılması, büyük çapta uygulamaların gerçekleştirilmesine olanak verir. Böylelikle ısınma ve büyük enerji yitimi tehlikesi de azaltılmış olur.

Merceklerin Kullanıldığı Yerler:

Dışbükey mercekler fotoğraf makinelerinde kullanılır. Fotoğraf makinesinde, merceğin hemen arkasında bir fotoğraf filmi bulunur. Fotoğraf makinesinin boyutları ve film ile mercek arasındaki uzaklık göz önünde tutlacak olursa, fotoğrafı çekilecek görüntünün makineye oldukça uzak olduğu kavranabilir. İşte mercek bu uzaktaki cisimlerden, insanlardan ya da manzartadan gelen ışık ışınlarını toplayarak ardındaki film üzerinde ödaklar ve burada görüntünün baş aşağı, yani ters bir resmini oluşturur. Refleks tipi makinelerde, birincisinin aynısı ikinci bir mercek daha bulunur; bu mercek, aynı görüntüyü arkadaki bir cam ekranın üzerine düşürerek fotoğrafçının odaklama ayarını iyi yapabilmesine ve çekeceği resmi tam olarak görebilmesini sağlar.
Zoom objektifliği makinelerde ise odak uzaklığının değişmesini sağlayan ayrı bir mercek sistemi bulunur.
Sinema filmi göstericilerinden ya da slayt makinelerinde parlak biçimde aydınlatılmış filmden gelen ışık üzerine düşürmeye yarayan dışbükey mercekler kullanılır. Film yalnızca 35 mm genişliğindedir, ama ekran üzerine düşürülen görüntünün genişliği metrelerce olabilir.

Gözdeki Mercek :

Gözde de, görüntüyü oluşturan bir dışbükey mercek sistemi vardır. Öndeki kavisli, saydam katman (kornea) ile arasındaki suyumsu sıvı bir sıvı mercek oluşturur; gözbebeğinden (iristeki küçük delik ) göze giren ışık, ilk aşamada bu mercek tarafından odaklanır. Sonra ışık, gözbebeğinin ardında yer alan, içteki dışbükey göz merceğinden geçer. Bakılmakta olan cismin görüntüsünün odaklama ayarının yapılabilmesi için, küçük kaslar göz merceğinin eğriliğini ve biçimini değiştirebilir. Görüntü, gözün arkasında, ağtabaka denen ışığa duyarlı bir alanın üzerinde oluşur. Mercek sistemi dışbükey olduğundan görüntü baş aşağı gelmiş durumdadır;görüntüyü doğru konuma getiren beyindir.

Merceğin Oluşturduğu Görüntü:

Elinize dışbükey, yani yakınsak bir mercek alın ve merceği bir cisme iyice yaklaştırın; öyle ki, mercek ile cisim arasındaki uzaklık, merceğin odak uzaklığından daha küçük olsun. Bu durumda cismi doğal konumunda, am büyültülmüş olarak göreceksiniz. Daha sonra merceğin ardına, yani sizin baktığınız tarafına bir kart koyun; bu durumda, kartın üzerinde cismin görüntüsünün oluşmadığını fark edeceksiniz(oysa pencereye tutulan mercek örneğinde görüntü oluşmuştu ). Kart, film yada ekran üzerine düşürülebilen görüntülere “gerçek “ görüntü denir. Bu tür yüzeylerin üzerinde oluşturulamayan görüntülere de sanal görüntü adı verilir yada eski adıyla zahiri görüntü denir. Sanal görüntüler ancak merceğin içinden bakılarak görülebilir.
Bir büyüteç ya da oyuncak bir teleskopla bakarken, gözlenen cismin çevresinde genellikle renkli saçakların oluştuğunu görürsünüz. Bunun nedeni farklı renklerden ışık ışınlarının mercekten geçerken farklı açılarla kırılmasıdır. Örneğin, mavi ışık ışınları kırmızı ışık ışınlarından daha büyük bir açıyla kırılmaya uğrar. Beyaz ışık, gökkuşağındaki bütün renklerin karışımından oluştuğu için, görüntünün çevresinde bir gökkuşağı saçağı oluşur. Bu saçağı gidermek için mercek, her biri ayrı tür camdan yapılmış iki katman halinde hazırlanır. Bu tip merceklere bileşik mercek denir. Bunların üretimi oldukça zor ve masraflıdır; kaliteli fotoğraf makinelerinin ve dürbünlerin pahalı olmasının nedeni de budur.

Merceklerin Yapımı ve Tarihi:

Mercekler, cam bloklarının karborundum (silisyum karbür) ya da korindon (alüminyum oksit) gibi aşındırıcı bir tozla zımparalanmasından sonra, demir oksitli bir cila macunuyla perdahlanması(parlatılması) yoluyla hazırlanır. Bu işlemlerden bazıları makineyle gerçekleştirilir, ama gene de mercek yapımsüreci yavaş ve pahalıdır; son perdah işlemi ve merceğin sınanması büyük hüner ister. Günümüzde, gözlük camı, kontak lens ve büyüteç yapımında plastiklerden de yararlanılır; bu tür gözlük camlarına piyasada organik cam denir.
Eski Yunanlılar ve Romalılar, güneş ışınlarını odaklıyarak ateş yakmak için bazen içi su dolu cam kaplardan yararlanırlardı. Gözlük ve büyüteç 1300’den önce; teleskop 1608’de icat edildi. Çok güçlü bir büyüteç türü olan MİKROSKOP;TELESKOP kendi maddelerinde ayrıntılı olarak işlenmiştir. Topluiğne başı büyüklüğündeki merceklerden, 1 metre çapındaki merceklere kadar çok değişik boyutlarada mercekler yapılabilir. ABD’de, Wisconsin’deki Yerkes Gözlemevi’nde bulunan büyük teleskopun objektif büyüklüğü 1 metredir.

TELESKOP

Teleskop, çıplak gözle görülemeyecek kadar uzakta olan cisimlere bakmak için kullanılan bir aygıttır. Optik teleskoplar, uzaktaki cisimden gelen ışık ışınlarının toplanması ve bu ışınların cismin büyütülmüş bir görüntüsünü elde edecek biçimde odaklanması ilkesine dayalı olarak çalışır. Ama radyo dalgaları gibi başka ışınım türlerini toplayan teleskoplar da vardır. Örneğin; radyoastronomi alanında kullanılan radyoteleskoplar çok önemli aygıtlardır. Optik teleskopların en önemli kullanım alanı astronomidir; bunlardan ayrıca, karada ve denizde uzak cisimlerin görüntülerini büyültmekte, yerölçümü aygıtlarında ve sekstantlarda da yararlanılır. Dürbünler aslında, yan yana getirilmiş iki teleskoptan başka bir şey değildir.(bkz.dürbün)
Teleskopu kimin bulduğu kesin olarak bilinmemektedir. Bir söylentiye göre, 1608’de Hollanda’da Hans Lippershey adındaki Middelburglu bir gözlük yapımcısı, bir gün rastlantı sonucu, art arda duran iki mercekten bakmış ve yakındaki kilisenin rüzgargülünün çok büyük olarak görmüş, böylece de teleskopu keşfetmiştir. Ama bazılarına göre, teleskop 1608’den önce de bilinmekteydi.
Teleskop bulunduktan sonra hızla başka ülkelere de yayıldı. İtalyan bilim adamı Galileo Galilei teleskopun astronomi için çok yararlı olabileceğini fark etti. Galileo 1610’dan başlayarak kendisi için çeşitli teleskoplar yaptı ve bunlarla pek çok önemli astronomi keşfinde bulundu. Ay’daki dağları, Jupiter’in en büyük dört uydusunu, Venüs’ün evrelerini, Samanyolu Gökadası’ndaki yıldız alanlarını ve Güneş lekelerini de içine alan bu keşifler astronomi tarihinde bir dönüm noktası oluşturur.
Önceleri bütün teleskoplar bir içbükey mercek (ortası uçlarından daha ince olan ıraksak mercek ) ile bir dışbükey mercekten (ortası uçlarından daha kalın olan ıraksak mercek ) yapılırdı. Bunlara Galileo teleskopu denirdi. Alman astronom Johannes Kepler, bir içbükey ve bir dışbükey mercek yerine iki dışbükey mercek kullanılarak daha iyi bir teleskop yapılabileceğini ileri sürdü ve bu türden ilk teleskop 1630 dolaylarında gerçekleştirildi. Kepler teleskopu denen bu tür bir teleskopun astronomi için Galileo teleskoplarından daha uygun olduğu ortaya çıktı ve Kepler teleskopu kısa sürede yaygınlaştı.

Mercekli Teleskoplar:

Galileo ve Kepler teleskoplarının her ikisi de mercekli teleskoptu ve ışık ışınlarının kırılması temeline dayalı olarak çalışıyordu. Objektif denen büyük mercek, uzaktaki cisimden gelen ışık ışınlarını kırılmaya uğratarak belirli bir odakta toplar. Gözlemci, göz merceği denen ve objektifin oluşturduğu görüntüyü büyütmeye yarayan daha küçük mercekten bakar. Mercekli teleskoplar ışığın kırılması ilkesine dayalı olarak çalıştığı için kırılmalı teleskop olarak da adlandırılır.
Galileo bütün gözlemlerini, merceklerinin çapı 5 cm den daha kısa olan küçük teleskoplarla yapmıştı. Sonraki astronomlar, daha çok ışık toplayabilen daha büyük mercekler kullandılar.
İlk mercekli teleskop yapımcılarının ve kullanıcılarının karşılaştığı en büyük sorunlardan biri, farklı renklerdeki ışığın farklı miktarlarda yada açılarda kırılması olgusuydu. Mavi ışığın kırmızı ışıktan daha çok kırılması yada benzeri durumlar, ilk kırılmalı teleskop yada merceklerinin hafif bulanık bir görüntü vermesi ve görüntünün çevresinde bir renk saçağı oluşmasına neden oluyordu. Bu sorunu 18.yy’ın sonlarında iki İngiliz mucit çözdü. Chester Moor Hall ve John Dollond birbirlerinden habersiz sürdürdükleri çalışmalar sonucunda, farklı cam türlerinden yapılmış merceklerin kullanılmasıyla görüntüdeki bulanıklığın ve renk saçaklarının ortadan kaldırabileceğini buldular. Sonraki teleskop yapımcıları da daha büyük çaplı mercek yapma yöntemleri geliştirdiler. Mercekli teleskop bugün de önemini korumaktadır, çünkü bunlara başka aygıtlar takılarak gökcisimlerinin doğrudan ölçümleri yapılabilmektedir.

Aynalı Teleskop:

Aynalı teleskoplarda ışık ışınları, bir çukur aynadan yansıtma yoluyla toplanır ve odaklanır. Bu tür teleskoplara yansımalı teleskop da denir. İlk aynalı teleskopu 1668’de büyük İngiliz bilim adamı Sir Isaac Newton yaptı. Aynalı teleskopun, bütün renkleri aynı biçimde yansıtmak ve ilk mercekli teleskoplarda görülen türden bir bulanıklığa ve renk saçaklanmasına yol açmamak gibi büyük bir üstünlüğü vardı. Alman asıllı büyük İngiliz astronom Sir William Herschel da aynalı teleskop yapımını geliştirenler arasındadır. Sir Herschel aynalarını kendisi taşlar ve parlatırdı. 1781’de Uranüs gezegenini keşfettiğinde kendi yaptığı teleskoptan yararlanmış ve sonraki 30 yılda da sistematik bir yıldız ve bulutsu kataloğu hazırlamıştı.

Günümüz Teleskopları:

İyi bir astronomi teleskopu net bir görüntü verebilmeli ve soluk cisimlerin açıkça görülebilmesini sağlayacak kadar çok ışık toplayabilmelidir. Mercekli teleskopta net görüntü, tek objektif yerine iki ya da daha çok mercek kullanılarak ve bu mercekler titizce taşlanıp parlatılarak elde edilir. Aynalı teleskopta ise bu, aynanın titizce taşlanmaşı ve parlatılmasıyla sağlanır. Objektif merceklerinin ya da aynanın alanı büyüdükçe ışık toplama gücüde artar.
Bugün kullanılmakta olan büyük teleskopların çoğu aynalı teleskoplardır. Bunun bir nedeni, kusursuz bir ayna yapmanın kusursuz bir mercek yapmaktan daha kolay olmasıdır. Bir başka neden de, aynanın belirli bir yüzeye yerleştirilerek doğru konumda kolayca tutulabilmesidir; oysa mercekler, ışık geçişini engellememek için ancak kenarlarından tutturulabilir ve büyük, ağır mercekleri sağlam bir biçimde bir yere oturtabilmek çok güçtür.
Cam aynalar 19.yy’ın ortalarında, cam yüzeylerin gümüşle kaplanması yönteminin bulunmasından sonra yaygınlaştı. Daha önceleri teleskop aynaları, yüzde 68 oranında bakır ve yüzde 32 oranında kalaydan oluşan bir alaşımdan yapılırdı. Günümüzde büyük aynalar genellikle gümüş yerine alüminyumla kaplanır; çünkü alüminyum daha uzun ömürlüdür, kısa dalga boylu ışığı daha iyi yansıtır ve kolayca kararmaz.
Büyük teleskoplarda, objektif merceklerinin yada aynanın bulunduğu tüp bölümü, gökyüzünün her yönüne dönebilen bir sehpanın üzerine yerleştirilir; böylece, seçilen gökcisminin, Dünya’nın dönmesinden kaynaklanan hareketi sırasında da izlenmesi olanaklı olur. Teleskoplar bir çark sistemi yada elektrik motorlarıyla döndürülür; büyük teleskoplarda her konum değişikliği elektriksel olarak gerçekleştirilir ve bilgisayarla denetlenir.
Teleskoplar genellikle kameralarla, bazen de gelen ışığın rengini kaydetmekmek için, spektrograflarla donatılır. Kameralı teleskopların üstünlüğü, gözle doğrudan görülemeyecek kadar solgun yıldızların fotoğraflarının çekilebilmesidir, bunun için objektif uzun bir süre açık bırakılır. Kalıcı bir kayıt biçimi olan fotoğrafın geçmişte astronomide büyük bir önemi olmuştur. Bugün fotoğraf tekniklerinin yerini almış olan özel elektronik aygıtların yardımıyla çok daha solgun cisimlerin varlıkları belirlenebilmektedir. Teleskop görüntüleri televizyon ekranına aktırılabilmekte ve bilgisayarda saklanabilmektedir.
Belirli amaçlar için özel teleskoplar geliştirilmiştir. Bunlardan bazıları, parlaklığı ve ısısı nedeniyle ancak özel aygıtlarla gözlemlenebilen Güneş’in fotoğraflarını çekmekte kullanılır. Gökyüzünün geniş bir kesiminin fotoğrafını anında çekmeye yarayan özel teleskoplar da vardır; bu teleskop türü 1929’da Alman astronom Bernhard Schmidt(1879-1935) tarafından bulunmuştur ve Schmidt teleskopu olarak anılır.

Ünlü Teleskoplar:

Dünyanın en büyük mercekli teleskopu 1897’de ABD’de Wisconsin eyaletine bağlı William Bay’deki Yerkes Gözlemevi’nde kurulmuştur. Bu, 102 santimetrelik bir teleskoptur. (verilen büyüklük, mercekli teleskoplarda objektif çapını, aynalı teleskoplarda ise aynanın çapını gösterir.) Teleskopun mercekleri taşıyan tüpünün uzunluğu 18 metredir. Artık çok büyük mercekli teleskop yapılmamaktadır, ama bu aynalı teleskoplar için geçerli değildir.
En büyük aynalı teleskoplardan biri, 1935-48 arasında, ABD’de California’daki Palomar Dağı Gözlemevi’nde kurulmuş olan 5,1metrelik Hale teleskopudur. Teleskopun yalnızca aynasının ağırlığı 18 tondur, aynayı taşıyan tüp 17 metre uzunluğundadır ve 140 ton ağırlığındadır. Sehpasıyla birlikte teleskopun toplam ağırlığı 500 tona ulaşmaktadır. Ama bu büyük kütle, küçük bir kuvvetle döndürülebilecek kadar duyarlı bir biçimde dengelenmiştir.
ABD’de Arizona eyaletindeki Kitt Peak’te kurulu olan gözlemevinde bir düzineden çok teleskop vardır. Bunların en büyüğü, yapımı 1973’te tamamlanan 4 metrelik Mayall aynalı teleskopudur. Güneş etkinliklerini incelemek için kullanılan, dünyanın en büyük Güneş teleskopu da Kitt Peak’tedir.
Çok aynalı teleskop sistemlerinin gerçekleştirilmesiyle teleskop tasarımında büyük bir ilerleme sağlanmıştır. Bu sistemde bir kaç ayna ışığı ortak bir odak noktasının üzerinde toplar. Her ayna çok duyarlı bir biçimde bilgisayarla denetlenir ve böylece verdikleri görüntülerin tam olarak üst üste düşmesi(örtüşmesi) sağlanır. Arizona eyaletindeki Hopkins Dağı’nda bulunan altı aynalı teleskopun gücü, 5 metrelik bir teleskopunkine eşdeğerdir; ama maliyeti çok daha düşüktür. Toplam olarak 15 metrelik çapa eşdeğer, birden çok ayna kullanan teleskop tasarımları geliştirilmiştir.
Modern teleskopların kurulması için harcanması gereken para çok büyük olduğundan astronomlar bunları olabildiğince verimli bir biçimde kullanmak isterler. Gözlemlerde bugün artık fotoğraf tekniklerinden pek fazla yararlanılmamaktadır, çünkü ışığı algılamak ve löçmek için duyarlı elektronik aygıtların kullanılmasına dayalı daha iyi yöntemler geliştirilmiştir. Ama bugün de Schmidt teleskoplarında fotoğraf tekniklerinden yararlanılır.
Teleskoplar bulutların, su buharının ve atmosfer kirliliğinin olumsuz etkilerini azaltmak için dağların tepesine kurulur. Örneğin; İngiliz optik astronominin ana merkezi, Britanya Adaları’daki koşulların gözlem için elverişsiz olmasından dolayı Kanarya Adaları’na aktarılmıştır. Bir teleskop için en iyi yer, gözlem koşullarının kusursuz olduğu uzay karanlığıdır. Günümüzde balonlarla ve yapma uydularla uzaya teleskoplar gönderilmektedir. ABD’nin fırlattığı insansız uzay aracı “Yörünge Astronomi Gözlemevi 2”de (OAO-2) 11 teleskop bulunmaktadır. 1990’da ise, Hubble Uzay Teleskopu fırlatılmıştır; ama teleskopun aynalarından biri arızalı çıkmıştır. Gelecekte belki de Ay’da teleskoplar kurulacak ve böylece herhangi bir atmosfer etkisinden uzak, son derece net görüntüler elde edilebilecektir.
Uzaydaki cisimlerin yaydığı pek çok ışınım türü, Dünya’yı çevreleyen atmosferin içinden geçemez. X ışınları, morötesi ve kızılötesi ışınlar bunlardan bazılarıdır. Bu dalga boylarındaki astronomi çalışmaları, yörüngedeki yapma uydulara yerleştirilen özel teleskoplarla gerçekleştirilir.

DÜRBÜN

Dürbün, uzaktaki cisimlerigözlemlemekte kullanılan ve içine gözmercekleri(oküler) yerleştirilmiş iki tüpten oluşan optik alete denir. Aynı çerçeveye yerleştirilen tüplerdeki mercek sisteminin odak noktası çoğunlukla tak bir ayar halkasıyla yapılır, ama her tüpü ayarlanan dürbün türleri de vardır.
Çoğu dürbünde her tüpün içinde iki prizma vardır. Bu prizmalar, gözmerceğinin ters çevirdiği görüntüyü yeniden doğrultur. Prizmalar, ışık ışınlarının tüpün içinde katedeceği uzaklığı arttırarak, dürbünün uzunluğunu azaltır. Ayrıca, objektif mercekleri arasındaki uzaklığın, gözmercekleri arasındaki uzaklıktan daha fazla olmasını olanaklı kılarak daha iyi bir stereoskopik etkiye(uzak mesafelerdeki görüntülerde derinlik özelliği) yol açarlar.
Dürbünler genellikle, 6*30, 7*50 ya da 8*30 olarak sınıflandırılır. İlk sayı objektif merceğinin büyütme oranı, ikicisi ise milimetre cinsinden çapını belirtir. Merceğin çapı, dürbünün ışık toplama gücünün bir ölçüsüdür. Derinlik etkisinin önemli olmadığı durumlarda, tekgözmercekli(monoküler) dürbünler kullanılır. Bunlar temelde çift tüplü dürbünlerin yarıya bölünmüş türleridir. Basit ve ucuz mercek sistemlerinden yapılan tiyatro dürbünlerinin görüş açısı dardır ve büyütme oranları 2,5-4 arasında değişir.

MİKROSKOP

Mikroskop, çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük cisimleri görmeye ve incelemeye yarayan aygıttır. MERCEK madddesinde anlatılan basit büyüteçler bazen “basit mikroskop” olarak tanımlanır; ama mikroskop deyimini, daha büyük, daha karmaşık ve çok daha etkili bir alet olan “bileşik mikroskop” için kullanmak daha doğru olur.
Mikroskopun oluşturduğu görüntüye doğrudan yada bir ekran üzerine yansıtılılarak yada fotoğrafı çekilerek bakılabilir. Mikroskopla incelenen maddeler saydam yada saydamsız olabilir. Bileşik mikroskoplarda bakteri boyutlarındaki cisimler incelenebilir, öte yandan elektron mikroskopuyla çok küçük virüslerin ve büyük moleküllerin görülmesi olanaklıdır.
Optik Mikroskop: (tarihçe) İlk mikroskop türü 15.yy’ın ortalarından başlayarak büyüteç olarak kullanılan tek mercekli mikroskoptu. Geliştirdiği tekniklerle çok yüksek nitelikli mercekler yapmayı başaran Felemenkli doğabilimci Antonie van Leeuwenhoek(1632-1723), bunlara 2-3 mikrometre(0,002-0,003mm) çapındaki bakterileri incelemeyi başardı. O dönemde böyle tek mercekli mikroskoplar renkser sapınç(aberasyon) sorununu artıran bileşik(iki yada daha fazla mercekli) mikroskoplara yeğlenmekteydi. İlk bileşik mikroskop, 1590-1609 arasındaki dönemde Felemenk’te yapıldı; bu tür mikroskopu Hans Jansen, onun oğlu Zacharias ya da Hans Lippershey’in bulduğu kabul edilir. Bulunuşundan kısa süre sonra İtalyan ve İngiliz optikçilerin yaptıkları bileşik mikroskoplar yaygın olarak kullanılmaya başlandı; ama bu mikroskoplarda kullanılan merceklerin renkser sapıncı görüntünün renklenmesine ve bozulmasına yol açıyordu. İlk olarak teleskoplarda kullanılan ve renkser sapıncı büyük ölçüde ortadan kaldıran renksemez(akromatik) mercekler mikroskoplarda 18.yy’ın sonlarında Hollanda’da kullanılmaya başladı. Ayrılımı(farklı dalgaboylarındaki ışığın kırılma indisinin farklı olması nedeniyle değişik renklerin farklı miktarlarda kırılarak birbirlerinden ayrılması) düşük crown camından yapılmış bir dışbüke(tümsek) mercek ile ayrılımı yüksek flint camından yapılmış bir içbükey(çukur) merceğin birleştirilmesiyle oluşturulan renksemez merceklerin yapımına ilişkin ilk kurumsal çalışmayı İngiliz optikçi Joseph Jackson Lister gerçekleştirdi. (1830) mikroskop tasarımında en önemli gelişme Alman fizikçi Ernst Abbe (1840-1905) tarafından gerçekleştirildi. Abbe, yağa daldırılmış objektif tekniğini (objektif ile incelenecek cisim arasına bir yağ damlasının yerleştirilmesi yöntemi) buldu, cisim üzerinde ışığın yoğunlaştırılmasını sağlayan kondansörü geliştirdi, merceklerin ayırma gücü ve ışık toplama yeteneklerinin belirlenmesini sağlayan “sayısal açıklık” kavramını ortaya koydu ve yüksek nitelikli, sapınçsız apokromatik mercek sistemini geliştirdi. Abbe,mikroskopta ayırma gücünün optik sistemin sayısal açıklığının büyütülmesi ya da daha kısa dalgaboyu ışık kullanılmasıyla yükseltilebileceğini de belirledi. Görünür ışık kullanılarak birinci yöntemin kuramsal sınırlarına ulaştıktan sonra, ikinci yolun denenmesine geçildi, böylece morötesi ışınımdan yararlanan mikroskoplar gerçekleştirildi, ama bu tür mikroskopların yapımında önemli teknik zorluklarla karşılaşıldı.1924’de Fransız fizikçi Louis-Victor Broglie, elektron demetinin bir dalga demeti özelliği gösterdiğini ortaya koydu. Elektron demetinin dalgaboyunun ışığın dalga boyuna oranla çok daha kısa olmasından yararlanarak 1930’lu yıllarda elektron mikroskopu gerçekleştirildi. Elektron mikroskopuyla elde edilen büyütme gücü 50 binin üstündedir.
Bileşik Mikroskop: Tek bir yakınsak mercekten oluşan ve yalın mikroskop olarakta bilinen büyüteçlerle 20’den yüksek büyütme gücü elde edilmesinde merceğin sapınç özelliklerinden kaynaklanan önemli sorunlar ortaya çıkar. Günlük yaşamda kullanılan büyütme gücü düşük büyüteçlerin yanı sıra duyarlı mekanik aygır yapımcılarının gözlerine kıstırarak kullandıkları ve saatçi gözlüğü denilen büyüteçler yalın mikroskopların günümüzde yararlanılan örnekleridir. Çift dışbükey yada düzlem dışbükey (bir yüzü düzlemsel diğeri dışbükey) bir yakınsak mercek olan büyüteçte görüntü sanal ve düzdür. Bileşik mikroskopta temel olarak iki yakınsak mercek bulunur. Bunlardan incelenecek cisme bakan merceğe objektif(cismin merceği) , göze yakın olanada gözmerceği(oküler) denir. İncelenecek cisim üzerine ya bir içbükey ayna yada bir ışık kaynağı ile bir yakınsak mercek sisteminden(kondasör) oluşan aydınlatma sistemi aracılığıyla odaklanmış ışık düşürülür. Objektif ile gözmerceği uygun bir mekanizma aracılığıyla birbirlerine göre ileri-geri, yada örneğin yerleştirildikleri tabla aşağı-yukarı hareket ettirilebilir ve böylece objektif ile cisim arasındaki uzaklık çok duyarlı bir biçimde ayarlanabilir.
Objektifin odak uzaklığı büyütme gücü düşük mikroskoplarda 25-75mm,orta büyütmeli mikroskoplarda 8-16mm, yüksek büyütmeli mikroskoplarda ise 2-4mm’dir. Çok küçük odak uzaklıkları yağa daldırılmış objektiflerde kullanılır. Cisim objektifin odak noktasının önüne ve odağa çok yakın olarak yerleştirilir, bu durumda objektifin arka odak düzleminin gerisinde, cisme göre ters ve büyük bir gerçek görüntü elde edilir. Bu görüntünün cisme oranla büyüklüğü, 2 ile 100 arasındadır. Bu görüntü, büyüteç olarak çalışan ve sanal görüntü oluşturan gözmerceği tarafından daha da büyütülür.
Bir mikroskopun yalnızca cismin büyütülmüş bir görüntüsünü vermesi yeterli değildir;cisme ilişkin ince ayrıntıların da görülebilmesi, bu nedenle de görüntünün keskin olması gerekir. Görüntünün keskinliğini sınırlayan ise merceğin sapınç kusurlarıdır. Bu kusurların başında faklı dalgaboyundaki ışık ışınları için(kırılma indisinin farklı olmasından dolayı ) odak noktalarının farklı olmasından kaynaklanan ve görüntünün kenarlarında renk saçakları oluşmasına neden olan renkser sapınç gelir. Renkser sapınç, yakınsak merceğe, ayrılımı daha yüksek camdan yapılmış uygun bir ıraksak merceğin eklenmesiyle giderilebilir. Mercek yüzeylerinin küresel olmasından kaynaklanan küresel sapınçta görüntünün bulanıklaşmasına neden olur. Sapınçları ortadan kaldırmak için tasarımlanan mercek sisteminin yapısı merceğin büyütmesi yükseldikçe karmaşıklaşır, dolayısıyla yapım maliyeti yükselir. Yüksek ayırma gücü elde edebilmek için düzeltilmesi gereken dört sapınç türü daha vardır:Koma(görüntü ekseninin belirli bölümlerinde görüntünün bozulması), astigmatlık, distorsiyon(görüntünün çarpılması) ve alan eğriliği. Bütün bu sapınçları belirli ölçüde düzeltmek amacıyla çeşitli mercek sistemleri tasarımlanmıştır. Bunları renksemez(akromatik), apokramatik ve yarıapokromatik(flüorit) mercekler olarak üç genel sınıfa ayırmak olanaklıdır. Fotomikroskopide büyük sakıncalar yaratan alan eğriliği kusurunu gidermek amacıyla “düz alanlı mercek” olarak adlandırılan özel mercek sistemleri geliştirilmiştir. Gözmerceği genellikle iki ayrı mercekten oluşur; bunlardan göze yakın olanı renkser sapıncı engellemek amacıyla crown-flint camlarından yapılmış mercek çifti biçimindedir. Objektifte tam olarak giderilemeyen kusurları dengelemek üzere özel olarak tasarımlanan gözmerceği ayrıca görüntüde yer belirlemeye yarayan göstergeler ya da görüntü üzerinde kafes biçiminde bir desen oluşturan çizgiler içerir.
Özel Mikroskop Türleri: Stereoskopik mikroskoplar birbirine özdeş iki mikroskoptan oluşur. Bunların eksenleri arasında yaklaşık 16 derecelik bir açı vardır, böylece iki eksenin incelenecek cisim üzerinde kesişmesi sağlanır, bu tür mikroskoplarla cismin stereoskopik bir görüntüsü elde edilir. Gözlenen cismin düz görüntüsünü elde etmek için prizma kullanılır. Tek bir objektifi bulunan ve ışık ışınlarını ikiye ayırarak iki gözmerceğine yönelten türden stereoskopik mikroskoplar da yaygın olarak kullanılır.
Ultramikroskop, koloit (asıltı) parçacıklarını incelemek amacıyla 1903’te geliştirilmiştir. Adi mikroskopla gaözlenemeyecek kadar küçük olan bu parçacıklar, güçlü bir ışık kaynağı aracılığıyla mikroskop eksenine dik doğrultuda ışıkla aydınlatılır. Parcacıkların saçılıma uğrattığı ışık karanlık zemin önünde oluşan parıltılar biçiminde gözlenir. Bu yöntemle 5-10 milimikron çapındaki parçacıkların oluşturduğu parıltıların gözlenmesi olanaklıdır.
Metalurji mikroskopları ışık geçirmeyen malzemelerin, özellikle metallerin yapısını incelemek amacıyla kullanılır. İncelenecek örnek, yüzü aşağı gelecek biçimde yerleştirilir ve alttan düşey olarak aydınlatılır. Bu tür mikroskoplar genellikle fotoğraf makinesiyle donatılmışlardır.
Mikroskopta oluşan görüntünün kontrastlığı, örneğin ışığı soğurma niteliğinden kaynaklanır; kontrastlığı artırmak için genellikle örneğin boyanması gerekir. Canlı hücrelerin ve benzer saydam cisimlerin incelenmesinde, boyamanın olanaksızlığından dolayı büyük zorlukla karşılaşılır. Faz kontrastlı mikroskoplar ve girişimli mikroskoplar örneğin herhangi bir işlemden geçirilmesine gerek kalmaksızın, kontrastın optik yöntemlerle yükseltilmesini sağlayan ve özellikle biyolojide yaygın kullanım alanı olan mikroskop türleridir.
Mikroskopun ayırma gücünü yükseltmenin bir yolu kısa dalga boylu ışık kullanmaktır. Bu amaçla gerçekleştirilen ve mor ötesi ışınımdan yararlanan mikroskoplarda incelenecek örnek mor ötesi ışınımla aydınlatılır. Bu tür mikroskopta merceklerin kuvarstan yapılmış olması gerekir. Morötesi ışınım mikroskopu adi mikroskopa oranla iki kat yüksek ayırma gücü sağlar; ama bu mikroskop türü, odaklama güçlükleri ve görüntünün yalnızca fotoğraf aracılığıyla elde edilebilmesi yüzünden yaygınlaşamamıştır. Morötesi ışınıma duyarlı televizyon kameralarının geliştirilmesiyle morötesi ışınım mikroskopu daha kullanışlı bir yapıya kavuşmuştur. Morötesi ışınımın örnekte oluşturduğu flüorışımadan yararlanan flüorışımalı mikroskoplar da özellikle biyoloji ve tıpta kullanılır.
Aynalarda renkser sapınca hiç bulunmaması, odak uzaklığının görünür ışık içinde, morötesi ve kızılötesi ışınımlar ıçin de aynı kalması yansıtıcı (mercek yerine ayna kullanan) mikroskop yapımı düşüncesini doğurmuştur. Böyle bir mikroskopta ayna kullanma zorunluluğu vardır; küresel olmayan aynaların yapımı ise oldukça zordur. Ayrıca ayna yüzeylerinin atmosfer etkisiyle bozulup kararması büyük bi sorun olmaktaydı.
Öteki mikroskop türleri arasında özellikle jeoloji ve kristalografide kullanılan ve incelenecek örneğin kutuplanmış ışıkla aydınlatıldığı kutuplayıcı mikroskop; daha çok silisyum kristallerindeki kusurların incelenmesinde ve sahte sanat ürünlerinin belirlenmesinde yararlanılan kızılötesi ışınımın mikroskopu; laser ışını ve x ışınları kullanan mikroskoplar ile çok yüksek frekanslı sesüstü dalgalardan yararlanan çok yüksek ayırma güçlü akustik mikroskoplar sayılabilir.
Elktron Mikroskopu: Fransız fizikçi Louis-Victor Broglie 1924’te, o döneme değin maddesel parçacık olarak kabul edilen elektronların ve öteki parçacıkların aynı zamanda dalga özelliği gösterdiğini ortaya koydu. Elektronların dalga yapısı 1927’de deneysel olarak hesaplandı. Parçacıkların bir dalga olarak sahip oldukları dalga boyunu veren ve Broglie’nin ortaya koyduğu eşitliğe göre, örneğin 60.000 voltla hızlandırılmış elektronların etkin dalga boyu 0,05 angströmdür, bir başka deyişle yeşil ışın dalga buyunun 100.000’de 1’ine eşittir. Bu nedenle mikroskopta ışık yerine böyle bir dalganın kullanılması durumunda ayırma gücünün çok büyük ölçüde artması beklenebilir. Elektrostatik ve magnetik alanların elektronlardan ya da başka yüklü parçacıklardan oluşan demetleri saptırabildiği ve odaklayabildiğinin 1926’da kanıtlanması üzerine ayrı bir fizik dalı olarak elektronoptiği ortaya çıktı. İlk elektron mikroskopu 1933’te gerçekleştirildi; optik mikroskoplarla elde edilebilen ayırma gücü elektron mikroskopu kullanılarak bir kaç yıl içinde aşıldı. İlk ticari elektron mikroskopunun yapımına 1935’te İngiltere’de başlandı. Bunu Almanya ve ABD izledi. Günümüzde elektron mikroskoplarıyla 3 angströmden küçük uzunluklar seçilebilmekte, böylece büyük moleküllerin doğrudan gözlenmesi olanaklı olmaktadır.
Optik Mikroskopa Göre Farklar: Elektronlar hava içinde heve molekülleri ile çarpışmalarından ötürü yol alamadıklarından, elektron demetinin geçtiği yolda havanın boşaltılmış olması gerekir. Bu nedenle canlı örnekler elektron mikroskopuyla incelenemez. Optik mikroskopta merceklerin odak uzaklıkları sabittir ve odaklama için örneğin objektife uzaklığı değiştirilir. Elektron mikroskopunda kullanılan elektrostatik ya da magnetik alan merceklerin odak uzaklıkları değişkendir ve kolaylıkla ayarlanabilir; bu nedenle mercekler arasındaki uzaklık ve örneğin objektife uzaklığı sabit tutulur. Optik teleskoplarda genellikle sanal görüntü elde edilir; elektron mikroskopunda ise görüntü gerçektir, bu nedenle flüorışın bir ekran üzerinde oluşturularak doğrudan görülür duruma getirilebilir ya da film üzerinde oluşturularak fotoğrafı elde edilebilir. Optik mikroskopta görüntü, ışığın, incelenen örnek tarafından soğurulması sonucunda oluşur; elektron mikroskopunda ise görüntüyü oluşturan, elektronların, örnekteki atomlar tarafından saçılıma uğratılmasıdır. Ağır (atom numarası yüksek) atomlar elektronları daha kolay saçılıma uğrattığından incelenen örnekte ne kadar çok ağır atom varsa görüntünün kontrastlığı da o oranda yüksek olur. Elektron mikroskopunda elektron demetini saptırma yada odaklama amacıyla kullanılan mercekler elektrostatik ya da elektromagnetik merceklerdir. En yalın elektrostatik mercek iç içe iki eşeksenli metal silindirden ya da art arda yerleştirilmiş iki metal levhadan oluşur.
Geçişli Elektron Mikroskopu: Elektron demetini incelenen örneğin içinden geçerek görüntü oluşturduğu çeşitli elektron mikroskoplarında başlıca üç bölüm bulunur: 1) Elektron demetini üreten ve örneğe odaklayan bölüm 2) Görüntüyü oluşturan bölüm 3) Görüntü izleme bölümü
Elektron demetini oluşturan bölüm elektron tabancası olarak adlandırılır. Mikroskopun elektron tabancasından ekrana ya da filme kadar tüm bölümlerinin elektronlarının serbestçe yol almalarını sağlamak üzere havası boşaltılmış bir sistem içinde bulundurulması gerekir.
Yüksek Gerilimli Mikroskoplar: Alışılagelmiş elektron mikroskoplarında elektronları hızlandıran gerilimin değeri 100 kilovolt civarındadır. Buna karşılık, 1.200.000 voltluk gerilimler kullanan mikroskoplarda yapılmıştır. Yüksek gerilim kullanmanın üstünlüklerini şöyle sıralayabiliriz: 1) Gerilim yükseldikçe, elektron hızı büyür 2) Hızlı elektronlar alın örneklerden daha çabuk geçer 3) Enerji kayıplarından kaynaklanan renkser sapınç artar 4) Örnek daha az ısınır, bozucu etkiler azalır 5) Elektron kırınım desenlerinin ayırma gücü yükselir. Yüksek hızlı elktronların yolu üzerindeki cisimlere çarpmasıyla ortaya çıkan x ışınlarının mikroskop kullananlara zarar vermemesi için de gerekli önlemlerin alınması gerekir.
Tarıyıcı Elektron Mikroskopu: Cisimlerin yüzeyini incelemek üzere geliştirilen tarıyıcı elktron mikroskopunda uygun bir saptırıcı düzenek aracılığıyla bir elktron demetinin incelenecek yüzeyi sürekli olarak taraması sağlanır. Yüzeye çarpan elektronlar yüzeyden ikincil elektronların fırlamasına yol açar. Bu ikincil elektronlar bir kırpışım kristaline (elektronların çarpmasıyla kısa süreli ani ışık parlamaları oluşturan kristal) gönderilir.kristalde ortaya çıkan parlamalar bir fotoçoğaltıcı lamba aracılığıyla yüzbinlerce kez yükseltilerek elektrik sinyaline dönüştürür. Bu elektrik sinyali bir katot ışının lambadaki (televizyon görüntü tüpü) görüntünün parlaklığını denetler. Katot ışınlı lambanın ekranını denetleyen demetin mikroskopla incelenecek yüzeyi tarayan demetle eşzamanlı tarama yapması sağlanır. Böylece lamba ekranındaki bir noktanın parlaklığı örneğin yüzünde bu noktaya karşılık gelen noktada salınan ikincil elektronların sayısıyla orantılı olur. Sonuç olarak ekranda incelenen yüzeyin yapısını gösteren bir görüntü elde edilir.
Elektron Sondalı Mikroçözümleyici: 1947’de geliştirilen elektron sondalı mikroçözümleyici örnekteki elementleri büyük bir ayırma gücü ile belirleyebilmektedir. Elektron sondali mikroçözümleyici özellikle mineraloji ve metalurjide yaygın olarak kullanılır.
Alan Etkili Mikroskop: Alan etkisiyle salım olgusundan yararlanarak çalışan bu aygıt, temel olarak, bir katot ışınlı lamba içine yerleştirilmiş çok ince bir telden oluşur. Güçlü bir elektrik alanının etkisiyle telin ucandan elektronlar fırlar; bu elktronlar lambanın flüorışın ekranına düşerek ekranda ince telin ucunu görüntüsünü oluşturur. Böyle bir aygıtta büyütme, flüorışın ekranının eğrilik yarı çapı ile telin ucunun yarı çapı arasındaki orana eşittir. Bu yöntemle yalnızca yüksek sıcaklıklara dayanıklı tungsten, platin, molibden gibi metaller incelenebilir, çünkü telin ucunda ortaya çıkan yüksek akım yoğunluğu yüzden büyük ısı açığa çıkar.
Alan etkili mikroskopun değişik bir tür de kristal yapısındaki kusurları doğrudan incelenmesine olanak sağlayan alan etkili iyon mikroskopudur.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

İÇ ANADOLU BÖLGESİ

Şubat 13, 2008 at 11:31 pm (İÇ ANADOLU BÖLGESİ)


Türkiye’nin 7 coğrafi bölgesinden biri – İç Anadolu Bölgesi” src=”http://www.turkcebilgi.com/images/imgk/ic_anadolu_bolgesi.jpg” width=443>
Türkiye’nin 7 coğrafi bölgesinden biri – İç Anadolu BölgesiİÇ ANADOLU BÖLGESİ Orta Anadolu adıyla da bilinen ve
Anadolu kelimesi Yunanca güneşin doğduğu yer anlamına gelen “Anatoli”dan doğmuştur. Romalılar, kendi topraklarına göre doğuda kaldığından buraya doğu toprağı anlamında Thema Anadolia demişlerdir. Anadolu isminin bir bölge adı olması ise Selçukluların Anadoluya gelmesiyle başladı….Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Doğu Anadolu Bölgesinden sonra 2. büyük coğrafi bölgemiz olan İç Anadolu’nun yüzölçümünün genişliğine oranla nüfusu fazla değildir.
Doğu Anadolu Bölgesi, Türkiye’nin yedi coğrafi bölgesinden biridir. Anadolu topraklarındaki konumunda doğuda yer alması nedeniyle Birinci Coğrafya Kongresi tarafından 1941 yılında böyle isimlendirilmiştir….Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Marmara Bölgesi‘den iki kat geniş olan bu bölgede
Marmara Bölgesi, Balkan Yarımadası ile Anadolu arasında bir geçiş alanı oluşturur. Avrupa ve Asya bu bölgede birbirine bağlanır. Yaklaşık 67.000 km2lik yüzölçümüyle Türkiye yüzölçümünün %8,5’ini kaplar. Adını bütünüyle toprakları içinde kalan ve boğazlar aracılığıyla Karadeniz ve Ege Denizi’ne açılan aynı adlı iç denizden alır. Ege kıyıları açığında yer alan Bozcaada ve Gökçeada (İmroz) da Marmara Bölgesi alanına girmektedir. …Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Marmara Bölgesi kadar nüfus yaşar. Anadolu’nun çeşitli bölgeleri arasındaki yollar İç Anadolu’dan geçtiği için bu bölge eski yerleşme alanı olmuş ticaret yolları üzerinde yer alan yörelerde, yerleşme alanları büyüyerek büyük kentler haline dönüşmüştür.
YerşekilleriBölge yerşekilleri itibariyle sade bir görünüme sahiptir. Geniş düzlükler daha çok bölgenin ortasında yer alırken dağlar kenarlarda uzanır .
Yerşekillerinin oluşumua) Volkanik dağların oluşumu : 3. Zamanda İç Anadolu ‘ nun bulunduğu yerde eski denizin ( The -Tis denizi ) büyük bir adası vardır. Alp orojenezi sırasındaki yan basınçla deniz tabanındaki çamurlar kıvrılırken bu ada yan basınçların etkisiyle kırıldı. İşte bu kırıklarda yerkabuğunun ( sial tabakasının) sima üzerindeki basıncı azalınca sima üzerindeki mağma bu kırıklardan yer yüzüne çıkarak volkan dağlarını oluşturdu. Volkanlardan çnce volkan külleri çıkarak etrafa yayıldı. Küllerin üzerine daha sonra , volkan bacasında soğuyan lavların oluşturduğu taşlar gaz basıncıyla fırlayarak düştü . Bu taşlara VOLKAN BOMBASI denir. Daha sonra da etrafa lav akıntısı yayıldı; yeterli basınç sağlandıktan sonra volkanlar faaliyetlerini durdurdu.
Marmara Bölgesi, Balkan Yarımadası ile Anadolu arasında bir geçiş alanı oluşturur. Avrupa ve Asya bu bölgede birbirine bağlanır. Yaklaşık 67.000 km2lik yüzölçümüyle Türkiye yüzölçümünün %8,5’ini kaplar. Adını bütünüyle toprakları içinde kalan ve boğazlar aracılığıyla Karadeniz ve Ege Denizi’ne açılan aynı adlı iç denizden alır. Ege kıyıları açığında yer alan Bozcaada ve Gökçeada (İmroz) da Marmara Bölgesi alanına girmektedir. …Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Volkanlar, Orta
Bir yanardağ (ya da volkan), magmanın (dünyanın iç tabakalarında bulunan, yüksek basınç ve yüksek sıcaklıkla ergimiş ya da erimiş kayalar), yeryuvarlağının yüzeyinden dışarı püskürerek çıktığı coğrafi yer şekilleridir. Güneş sisteminde bulunan kayalık gezegen ve aylarda (bazıları çok aktif olan) birçok yanardağ olmasına rağmen, bu olgu, en azından dünyada, genellikle tektonik plaka sınırlarında görülür. Ne var ki, sıcak nokta yanardağlarında önemli istisnalar vardır….Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Toroslara paralel uzanırlar. Kuzeyden güneye doğru
Toros Dağları, Türkiye’nin Akdeniz kıyılarına paralel olarak, Rodos Adası’ndan Suriye sınırına kadar yaklaşık 2.000 kilometrelik bir dağ zincirinden oluşmaktadır. Bu zincirin en yüksek noktası yaklaşık 4.000 metrelik Demirkazık zirvesidir. Torosların bu bölgesi Aladağlar adıyla anılmaktadır….Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Erciyes,
Erciyes Dağı, 3.917 m. yüksekliği Türkiye’nin Kayseri ilinin sembollerinden olmuş dağ. Sönmüş bir “küme volkan” olan dağdaki volkanik patlamaların 30 milyon yıl önce başladığı, Erciyes’ten çıkan küllerin rüzgârla kilometrelerce uzaklara taşınarak, Hasan Dağı ile birlikte, Kapadokya bölgesindeki peri bacalarını oluşturduğu düşünülmektedir. Yüksek kısımları her mevsim karla kaplı olan Erciyes’in kuzeyinde bir kilometre uzunluğunda dağ buzulu vardır. Ayrıca dağın doruğunda bulunan, Bizans rahipleri…Detaylı bilgi için linke tıklayınız. , Hasan D. , Karacadağ ve
Şanlıurfa’nın siverek ilçesi sınırları içinde volkanik bir dağ. Kendine has kültürüyle, coğrafi yapısıyla, iklimi ile Siverek’ten farklıdır. Dağ eteklerinde ki köylerin dışında, yüzyıllardır göçerlerin barındığı bir dağdır….Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Karadağ’dır. b) Peri Bacalarının Oluşumu : Volkanlardan çıkan küller , daha sonraki dönemlerde göller altında kaldı . İklim kuraklaşması sonucunda bu göller kuruyunca volkan külleri volkan tüfüne dönüştü. Yamaçlarda volkan tüflerinin üzerinde lavların soğumasıyla oluşan katılaşım kayaları, sel suları tarafından aşınmadığı gibi altında yer alan tüfü de aşınmadan korudu. Sel suları taşların kenarlarındaki tüfü aşındırınca bu taşlar ve altında bulunan volkan tüfü aşınamadığından dik sütunlar halinde yükseldi. Bu sütunlara
Karadağ (Sırpça: Crna Gora, Црна Гора), dünyanın en yeni bağımsız devletidir. Güneydoğu Avrupa’da yer almaktadır. Doğusunda Arnavutluk ve Kosova, kuzeyinde Sırbistan, batısında Hırvatistan, Bosna-Hersek, güneyinde Adriyatik denizi yer alır. Başkenti, Podgorica’dır (eskiden Titograd). Şimdiki anayasasına göre Karadağ “demokratik, refah ve çevreci bir ülke” olarak tanımlanmıştır….Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Peribacası denir. İç Anadolu da özellikle
Peribacası Yağmur ve sel sularının toprağı süpürür biçimdeki aşındırmaları sonucu ortaya çıkan kule, piramit ve koni şeklindeki toprak yığınlarına verilen isim. Peribacaları; değişik zamanlarda meydana gelen volkanik püskürmeler sırasında geniş çukur ve boşluklarda biriken tüf ve millerin sel sularının aşındırması ile ortaya çıkar. Sürekli ve sağnak şeklindeki yağmurların düştüğü toprak; biriken suların hızını arttıracak şekilde dik olursa, meydana gelen sel suları son derece aşındırıcı g…Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Nevşehir,
Nevşehir Türkiye’de İç Anadolu Bölgesinin Orta Kızılırmak bölümünde kalan il. İl toprakları 38° 12′ ve 39° 20′ kuzey enlemleriyle 34° 11′ ve 35° 06′ doğu boylamları arasında yer alır. Doğudan Kayseri, kuzey ve kuzeybatıdan Kırşehir, güneyden Niğde, batıdan Aksaray, kuzeydoğudan Yozgat illeriyle çevrilidir. İl trafik plaka numarası 50’dir….Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Ürgüp ve
…Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Niğde arasında yaygındır. c) Platoların Oluşumu :
Niğde Türkiye’nin elma bahçesi (ambarı) olarak tanınan il. Niğde ili, İç Anadolu’nun Orta Kızılırmak bölümünde; Nevşehir, Kayseri, Adana, İçel (Mersin), Konya ve Aksaray illeri arasında yer alır. Trafik numarası 51’dir.
İsminin kökeniHititler devrinde Niğde bölgesi “Nakita” isimli bir yerleşme merkeziydi….Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Obruk Platosu;
Obruk platosu üzerinde kireç taşı tabakaları üzerinde gelişmiş karstik şekillerden olan obruklara rastlandığından bu isim verilmiştir. Bunların en büyüğü Kızören obruğudur. Konya’nın kuzeydoğusunda yer alan bu obruk kireç taşlarının çözülmesi ile oluşmuş yaklaşık 300 m. çapında 145 m. derinliğindedir. Obruk içerisine suların dolması ile aynı ismi alan bir de göl oluşmuştur. Göl tabanından fazla suları boşalttığından suları tatlıdır….Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Konya ovası ile
Konya Ovası İç Anadolu`nun Konya bölümü içinde yer alan çanak biçimli Ovaovaların en önemlisi. …Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Tuz gölü arasındadır. Kalker tabakaların aşınmasından oluşmuş,
Tuz Gölü yüzölçümü bakımından Türkiye’nin ikinci büyük gölüdür. İç Anadolu Bölgesi’nde Ankara, Konya ve Aksaray illerinin sınırının kesiştiği yerde yer alır. Türkiye’nin tuz ihtiyacinin %50’sinden fazlasi bu gölden sağlanır. Ayrıca Tuz Gölü Türkiye’nin en sığ gölüdür. Tuz Gölü Lut Gölü’nden sonra %32,9’luk tuz oranıyla Dünyanın en tuzlu ikinci gölü olma özelliğine de sahiptir….Detaylı bilgi için linke tıklayınız.akarsular tarafından derince yarılmıştır . Bu platoda bulunan Kızören Obruğu derin bir karst kuyusudur. İçi su ile dolarak göl durumuna dönüşmüştür.
…Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Obruk Gölü adıyla da bilinir . Bozok Platosu;
Obruk Gölü Konya’da yer alan bir göl. Obruk Gölü’nün oluşumu konusunda bölge halkında ağırlıklı olan inanış göktaşı düşmesi. Derinliği yaklaşık 30 metreyi bulan Obruk, Beyşehir gölünden yeraltı suyuyla besleniyor. …Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Kızılırmak yayının içinde yer alır. Eski dağların aşınmasıyla oluşmuştur. Haymana ve Cihanbeyli Platoları ; Ankara ile Konya arasında yer alır. Aşınma ile oluşmuşlardır. d)Ovaların Oluşumu : 3. Zaman hareketleri sırasında çökerek oluşan ovalar , 4. Zamanın yağışlı döneminde göllerle kaplandı . Tuz gölü 4. Zamanın yağışlı döneminde 40 m derinliğinde idi . Kuraklaşma ile küçülerek bugünkü durumunu almıştır. Konya ovasındaki Ereğli-Hotamış bataklıkları gene eski gölün kalıntılarıdır.
Yerşekillerinin özellikleri ve etkileria) Dağların Etkileri : •Dağ sıraları deniz havasının İç AnadoluWya girmesini engellediğinden bölgede kurak ve karasal bir iklim oluşmuştur . •Dağlar, aldığı yağış sularını eteklerinden kaynak suyu halinde çıkardıklarından yerleşme alanları bölgenin çevresindeki dağların eteklerinde oluşmuştur. •Dağlardan çıkan kaynak suları tarla sulamasında kullanıldığından kuraklığın tarım üzerindeki etkisi az da olsa azalmıştır . b)Ovaların Etkileri : •Ulaşımı kolaylaştırmıştır. •Geniş tarım alanları oluşturmuştur. •Kent yerleşmelerini kolaylaştırmış, toplu yerleşmeyi yaygınlaştırmıştır . •Yükselti azlığı nedeniyle yağışı azalttığından step ( bozkır ) bitki örtüsünü yaygınlaştırmıştır .
İklimiİç Anadolu’da yazları sıcak ve kurak , kışları soğuk ve kar yağışlı geçen karasal iklim görülür. Doğuya gidildikçe yükselti arttığı için kışlar daha soğuk geçer . Bu nedenle karasallık daha da artar. ANKARA’DA İKLİM DEĞERLERİ Temmuz 23.2 Ocak -0.2 Yıllık fark : 23.0 Yıllık yağış 37 cm’dir. Yağış Rejimi : En yağışlı mevsim ilkbahar, en kurak mevsim yazdır. Kışın cephesel, ilkbaharda kırkikindi, yazın konveksiyonel yağışlar görülür. Yağışlar genelde azdır , çünkü kıyılardan giren nemli hava dağları aşıp yağışı dağların denize bakan yamaçlarına bıraktıktan sonra İç Anadolu’ya alçalarak kuru hava biçiminde eser. Isınan kuru hava yoğunlaşma noktasından uzaklaştığı için yağış sağlamaz. Böyle bir hava hareketinin görülmediği günlerde cephesel ya da konveksiyonel tipi yağışlar görünür. İç Anadolu’da dağlık alanlar daha fazla yağış alır. Bu nedenle dağlar genelde ormanla kaplıdır. İklimin Etkileri : a) Yaz mevsiminde yağış azlığı ve sıcaklık fazlalığı kuraklığı arttırır. b) Kuraklık tahıl tarımında nadas uygulamasını zorunlu hale getirir. c) Kuraklık orman yetişmesini önlediğinden bitki örtüsünü daha çok stepler oluşturur . d) Kış ve ilkbahar yağışları , yaz mevsiminin sıcaklık ve kuraklığı tahıl tarımını özellikle buğday ekilişini yaygınlaştırmıştır . e) Sağnak halindeki yağışlar , sellenmelere yol açmakta ve tarıma zarar vermektedir . f) Yağışların azlığı tarımda verim düşüklüğüne , verim düşüklüğü ise ovaların az nüfuslanmasına yol açmıştır. g) İlkbahar sıcaklığının yetersizliği pamuk gibi yüksek sıcaklık isteyen bitkilerin yetişmesini önlemiştir. h) İlkbaharda bazen kar yağışı ve oluşan düşük sıcaklık erken çiçek açan meyve özellikle kaysı ağaçlarında verim düşüklüğün yol açmaktadır .
Bitki örtüsüTuz gölü yöresinde seyrek , cılız stepler yer alır . Buradan bölgenin kenarlarına gidildikçe step bitkileri sıklaşır ve uzun boylu olur. Dağ yamaçlarından yükseldikçe yağış arttığından bazı yerlerde koruluklar ya da iğne yapraklı çamlar görülür. İç Anadolu’nun akarsu boylarında kavak ve söğüt ağaçları sıralanır. Bunların bir kısmı kendiliğinden yetiştiği için doğal bitki örtüsüdür. Bir kısmı da insanlar tarafından yetiştirildiği için kültür bitkisidir. Bitki Örtüsünün Etkileri : a) Cılız stepler, küçükbaş hayvanların besin maddesidir. Bu nedenle de bölgede küçükbaş hayvancılık gelişmiştir. b) Bitki örtüsünün azlığı toprak erozyonunu arttırmıştır. c) Ağaç azlığı topraktan yapılan kerpiç evleri yaygınlaştırmıştır. d) Orman azlığı, bölgede yakacak sorunu doğmuş, hayvan gübresi tezek yapılarak yakılmıştır . Bu uygulama doğal gübreyi azalttığından tarımda verim düşüklüğüne yol açmıştır.
Akarsularİklim kuraklığı nedeniyle akarsular azdır. Dağlardan çıkan kaynak suları , gölet ya da barajlarda toplanarak kentlerde nüfusun ihtiyacında ve tarla sulamasında kullanılır. 2 büyük akarsuyu vardır ; a) Kızılırmak : 1335 km uzunluğundadır . Ülkemizin en uzun akarsuyudur . Doğu Anadolu’da Erzincan yakınlarındaki Kızıldağ’dan doğar. Kırşehir’in güneyinde Hirfanlı barajına girer . Karadeniz Bölgesine girerek denize dökülür. İç Anadolu’da en büyük kolu Bozok Platosundan geçen Delice suyudur . b) Sakarya : İç Batı Anadolu’dan gelir. En büyük kolu Eskişehir’in içinden geçen Porsuk çayıdır .
Göllerİç Anadolu’da sularını denizlere boşaltamayan kapalı havza gölleri yaygındır . Bunlar içinde en büyüğü Tuz Gölü ‘ dür . Tuz Gölü ( Koçhisar Gölü ) • Yerkabuğunun çökmesiyle oluşmuş tektonik göldür. • Ortalama derinliği 1 m kadardır . En derin yeri Doğu’da 2 m yi geçer. • Gölün ortalama yüzölçümü 1500 km dir. Kışın büyüyerek 1650 ye çıkar , yazın buharlaşarak 1400 km ye iner. • Yazın tuzluluğu artarak % 329 oranını bulur. • Yazın suların buharlaşmasıyla biriken tuz , yılda 100.000 ton kadardır.
…Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Akşehir Gölü Akşehir’in kuzeyinde yer alır, suları tuzludur.
Akşehir ilçesinin yanında İç Anadolu Bölgesi’nde bulunan bir göldür.Alanı 353 km2 ‘dir. İdari olarak Konya ve Afyonkarahisar illeri sınırları içerisinde yer almaktadır. Türkiye’nin 5. büyük gölüdür….Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Eber Gölü Sultan Dağlarının kuzeyinde yer alır, suları tatlıdır . Eğmir ve Mogan Gölleri Ankara yakınlarındadır , suları tatlıdır. NÜFUS VE ŞEHİRLER… Bölgenin nüfus yoğunluğu Türkiye nüfus yoğunluğunun üzerindedir. Çünkü Ankara, Eskişehir, Konya, Kayseri ve diğer büyük kentler bölge nüfusunu arttırmıştır. Tuz Gölü civarında çorak topraklar nedeniyle nüfus yoğunluğu çok azdır. Km ye 5 insan düşer. Sulanan ovalar sık nüfusludur . Bölgenin kenarlarında bulunan yerleşme merkezleri nüfus yoğunluğunu arttırmıştır. BÜYÜK KENTLERİ : Yukarı Sakarya Bölümü Kentleri ANKARA ( 2.235.035 ) : 13 Ekim 1923’te başkent olmuştur. Kent ve civarında şeker,çimento,bira,unlu ve şekerli gıda , traktör,madeni eşya, mobilya sanayi vardır . Dört büyük üniversitesi vardır . Ülkemizin kültür ve idari (yönetim) kentidir. ESKİŞEHİR ( 346.765 ) : İç Anadolu’nun Marmara’ya açılan kapısıdır . Bölgenin önemli kültür , ticaret , tarım ve sanayi merkezidir. Konya Bölümü Kentleri KONYA ( 439.181 ) : Selçuklu Devletinin başkentidir. Türkçe devletin resmi dili olarak Karamanoğulları tarafından ilk kez burada kullanılmıştır . Mevlana Türbesi Konya’da turizmi canlandırmıştır . KARAMAN ( 64.735 ) : 1989’da il merkezi olmuştur . Sarayönü civa işletmesi vardır. Orta Kızılırmak Bölümü Kentleri • Kayseri • Niğde • Kırşehir • Nevşehir • Yozgat • Çankırı • Kırıkkale • Aksaray • Bor Yukarı Kızılırmak Kentleri • Sivas
Tarım ürünleri• BUĞDAY : İklim buğdaya elverişlidir. Sulanan toprak oranının azlığı alanları arttırmıştır . • ARPA : Bira yapımı için sulanan verimli topraklara ekilir . Bu yönüyle endüstri bitkisidir. • ŞEKER PANCARI : Ankara,Eskişehir,Kayseri,Konya ve Niğde illerinde üretilen pancar , 1 tarlaya genelde 2 yılda bir ekilir . Çünkü fabrikalar , her yıl değişik yörelerin pancarlarını alır.
HayvancılıkBüyükbaş Hayvancılık , bölgenin kuzey ve doğusunda gelişmiştir .Çünkü bu bölümler daha soğuk ve nemlidir . Selüloz oranı yüksek olan uzun boylu otlar büyükbaş hayvanların beslenmesini kolaylaştırır. Besicilik , şeker fabrikalarının yakınında yaygındır . Çünkü fabrikadan ucuza sağlanan pancar küspesi besicilik için önemlidir . Küçükbaş Hayvancılık , bölgenin güney ve batısında yaygındır . Kurak iklimin cılız ve selüloz oranı düşük stepleri küçükbaş hayvancılığa elverişli olduğu halde büyükbaş hayvancılık için pek ekonomik değildir. YER ALTI ZENGİNLİKLERİ : CİVA : Konya – Sarayönü TUZ : Tuz Gölü ve çevresi KAYA TUZU : Kırşehir, Çankırı KROM : Eskişehir, Kayseri, Sivas LİNYİT : Eskişehir, Sivas Bortuzu, Lületaşı, Amyant : Eskişehir Çinko , Demir : Kayseri yakınları
TurizmUlaşımın gelişmesi bölgenin turizm potansiyelinin değerlendirilmesini sağlamıştır . • Ürgüp • Göreme • Ihlara Vadisi • Derinkuyu • Peri Bacaları • Kaplıca Suları • Erciyes Dağı • Mevlana Türbesi • Konya Yöresi • Hattuşaş • Gordion • Alacahöyük

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

HİNDİSTAN

Şubat 13, 2008 at 11:25 pm (HİNDİSTAN)

TarihiHindistan’ın tarihi hakkında bilgiler, dan başlamaktadır. Bundan önceki dönemler içindeki olaylar hakkında çok çeşitli ve kesin olmayan bilgiler mevcuttur. i yenerek Hindistan’a yerleşen Aryalar, Yunan istilaları, Büyük İskender’in saldırıları, Asoka dönemi,
Alexander III, İskender (BÜYÜK) ya da MAKEDONYALI İSKENDER olarak da bilinir (d. İÖ 356, Pella, Makedonya – ö. İÖ 13 Haziran 323, Babil), İÖ 336-323 yılları arasında Makedonya kralı ve tarihteki en büyük komutanlardan biri. Pers İmparatorluğu’nu yıkarak Yunanistan’dan Hindistan’a kadar uzanan büyük bir imparatorluk kurmuş, Eski Yunan uygarlığının Doğu’ya yayılmasında etkili olmuş ve efsanevi bir kahramana dönüşmüştür….Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Mouryo İmparatorluğu, Gupta Devri, Hunlar, Harşalar, Kuzey ve Güney Sülaleler Dönemi, Türk-Moğol Hakimiyeti, Arapların, Gaznelilerin, Babür Devletinin fetihleri, Avrupalıların yerleşmeleri ve bugünkü Hindistan’ın kurulması safhaları takib eder. M.Ö. 2000 yıllarında Himalayaları aşarak gelen Aryalılar, Hindistan’da asırlarca sürecek bir hayat tarzının temelini attılar. Daha sonraları Maurya İmparatorluğu Hindistan’a hakim oldu. Bu imparatorluğun yıkılmasından sonra hakim olan Guptaların ülkedeki hakimiyetine Hun saldırıları son verdi. Bundan sonrası, ülkede kurulan prenslikler dönemi ve aralarında yaptıkları savaşlarla geçti. Müslümanlar, Hindistan’a ilk olarak sekizinci asırda geldiler. 712 yılında Muhammed bin Kasım’ın ordusu Hindistan’a girdi. Bunu müteakiben ülkede Müslüman Arap ordularının ve Gaznelilerin fetihleri görüldü. Gaznelilerin Sultan Gazneli Mahmud zamanında başlattıkları seferleri, Muhammed Guri Han zamanında Hindistan’ın tamamının fethedilmesiyle sonuçlandı. Bundan sonra 1206-1290 yıllarında Memluklar, 1290-1320 yıllarında Halaciler, 1320-1413 yıllarında Tuğluklar ve 1526 yılına kadar da Ludiler Hindistan yönetimini ellerinde tuttular. On beşinci asır başlarında bir ara Timur Han ordusuyla Hindistan’ın büyük bir kısmını topraklarına kattı. Böylece Hindistan’da Türk-Hint İmparatorluğu başladı. Timur Hanın soyundan Babür Şah, bütün Hindistan’ı fethederek Gürganiye (Babür İmparatorluğu) Devletini kurdu (Bkz. Babür İmparatorluğu). Bu devlet, İngilizlerin Hindistan’ı işgaline kadar bölgede 342 sene hükümranlığını sürdürdü. Babür İmparatorluğu zamanında Hindistan’da yüzlerce büyük İslam alimi yetişip insanlara doğru yolu gösterdiler, ilim öğrettiler. İslam dînine sokulmak istenen bid’atleri yok ettiler. Bu büyük alimler arasında en meşhurlarından bazıları, İmam-ı Rabbani, Muhammed Ma’sûm Farûkî, Ubeydullah-ı Ahrar, Muhammed Zahid, Derviş Muhammed, Muhammed Bakî-billah, Nur Muhammed Bedevani, Mazhar-ı Can-ı Canan, Senaullah-ı Dehlevî, Abdullah-ı Dehlevi, Abdülhak Dehlevî, Abdülazîz Dehlevî, Muînüddîn Çeştî’dir. Avrupalıların Ümit Burnunu dolaşarak Hindistan’a ulaşmaları, 16. yüzyılda burada ilk ticaret merkezinin kurulmasına yol açtı. İngilizler, Hindistan’ı işgal ettikten sonra, Müslüman halka çok eziyet ettiler. 1906 yılında Svaraç (kendi kendini yönetme) sloganı ile bağımsızlık savaşı başlatıldı. Bu arada Hindistan Müslüman Birliği kurulmuştu. 1919 yılında Gandhi ile birlikte Hindistan’da pasif direnme ve protesto hareketlerine başlandı. 1935’te ilk anayasa kabûl edilerek parlamenter düzen kuruldu. 18 Temmuz 1947’de tam bağımsızlığını kazanarak, dünya devletleri tarafından tanındı (Bkz. Gandhi, Mahatma). 26 Ocak 1950’de Hindistan Birliği olan devletin ismi Hindistan Cumhûriyeti olarak değiştirildi. Bugün de bu isimle anılmaktadır. Ülke yönetim yönünden eyaletlere bölündü. Ekonominin büyük ölçüde bozulduğu bir dönemde yapılan seçimleri İndra Gandhi’nin başkanlığındaki Kongre Partisi kazandı. Radikal tedbirleri başarıyla alan İndra Gandhi, 1971’de erken seçime giderek büyük bir zafer kazandı. Aynı sene Hindistan ile Pakistan arasında savaş çıktı. Bu savaş netîcesinde Doğu Pakistan yani Bangladeş bağımsızlığını îlan etti. Baskı rejimi uygulayan İndra Gandhi, 1974’den îtibaren halk desteğini kaybetti. 1977’de yapılan seçimleri Canata Partisi kazandı. Canata Partisi yönetimde başarılı olamayınca, 1980’de yapılan seçimleri tekrar Kongre Partisi kazandı. Aynı sene özerklik için mücadele eden Sihler, büyük bir mücadeleye başladılar. 1984 Ekimde iki Sih muhafızı İndra Gandhi’yi bir suikast netîcesinde öldürdü. Bunun üzerine başbakanlığa Raciv Gandhi getirildi. İç çatışmalar hala devam etmekte olup, Hindûlarla-Müslümanlar arasında çatışmalar büyük hız kazandı. Başbakan Raciv Gandhi 22 Mayıs 1991’de uğradığı bombalı suikast sonucunda öldü.
Fizikî YapıHindistan Fizikî yapı bakımından üç ayrı bölüme ayrılır. Bunlar Dekkan Platosu, Ganj Ovası ve Himalayalar bölgesidir. 1. Dekkan Platosu: Hindistan Yarımadasının güneyinde, doğu ve batısı Gat Dağları ile çevrili 600-800 m yükseklikte bir platodur. Gat Dağlarından dolayı denizin tesirinden uzaktır. Dekkan Platosu, ülkeyi ikiye ayıran Vindiya Dağları ile Ganj Ovasından ayrılır. 2. Ganj Ovası: Himalaya Dağlarından doğan Ganj Nehrinin ve kollarının suladığı çok verimli bir ovadır. Alüvyonlarla örtülü olup, Brahmaputra Nehri ve Ganj Nehrinin deltası da bu ovaya aittir. Bu ovanın genişliği yaklaşık olarak 320 kilometredir. 3. Himalayalar Bölgesi: Kuzeyde 2400 km uzunluğunda, Hindistan’ı Tibet Yaylasından ayıran ve tarih boyunca istilalara engel teşkil eden tabiî bir duvardır. En yüksek yeri Everest Tepesidir (8882 m). Himalaya Dağları Hindistan’ın kuzey sınırını çizer. Çok yüksek olan bu dağlar ancak, Muztag, Karakurum ve Hayber gibi yerlerden geçit verir. Dağları: Kuzeyde Himalayalar, doğuda Doğu Gatlar, batıda Batı Gatlar ve ortada Vindiya Dağları bulunur. Himalayaların Hindistan sınırları içindeki en yüksek noktası 7817 m ile Nanda Devi Dağlarıdır. Akarsuları: En önemli nehirleri Ganj, Brahmaputra, Narbada, Godavari, Krişna ve İndus’un bir kısmıdır. Ganj ve Brahmaputra en büyük nehirleridir. Brahmaputra 2900 km uzunluğundadır. Bu iki nehrin suları bazı bölgelerde ulaşıma elverişlidir. Ganj Nehri, Hindularca kutsal sayılır. Gölleri: Sonbahar ve Kuç Yarımadasındaki küçük göllerden başka birkaç göl vardır. Bunlar da önemsizdir.
İklimBütünüyle Ekvator’un kuzeyinde kalan Hindistan, sıcak bölge içerisindedir. Ovalık bölgeler yıl boyunca nemli ve sıcak olur. Hindistan ikliminin başlıca özellikleri musonlar, alize rüzgarları, sıcaklık ve düzensiz yağışlardır. Hindistan’da yazlar yağışlı, kışlar ise kurak geçer. Aylık sıcaklık ortalaması 25-35°C arasında değişir. 4500-5000 m yüksekliklerde karlarla örtülü bölgeler bulunur. Muson rüzgarlarının getirdiği yağmurlar bölgelere göre değişmektedir. Dağlık bölgelerde yağış ortalaması 508 milimetreyi bulur. Bu ortalama Tar Çölünde 254 mm, Assam’da 10.000 mm, Dekkan’da 254 mm, Batı Gatlarda ise 5000 milimetreyi bulur.
Tabiî KaynaklarBitki örtüsü ve hayvanlar: Tabiî kaynaklar bakımından dünyanın en zengin ülkelerinden biridir. Ülke topraklarının % 22’si ormanlıktır. Özellikle Himalaya etekleri sık ormanlıktır. Himalaya eteklerindeki ormanlar yapraklarını dökmezler. Bunlar palmiyeler, liyanlar, meşe, bambu ve defne ağaçlarından meydana gelmiştir. Dekkan’ın kuzeydoğusu ile Ganj Ovasında büyük ormanlar bulunmaktadır. Bu ormanların ağaçları kurak mevsimde yapraklarını dökerler. Hindistan’ın dağlık bölgeleri ve balta girmemiş ormanları; her çeşit vahşî hayvanlar, nesli tükenmek üzere olan kuşlar ve dünyada pek nadir görülen hayvan çeşitlerine sahiptir. Kaplan, pars, arslan gibi yırtıcı hayvanlar bulunmaktadır. Kurt, ayı, yaban kedisi ve tilki gibi vahşî hayvanlara bolca rastlanmaktadır. Fil, misk geyiği, maymun, timsah, kertenkele, akrep, çeşit çeşit yılan cinsleri ve her nevi kuş cinsleri mevcuttur. Madenler: Hindistan madenler bakımından bir hammadde deposu olup, tarih boyunca milletleri kendisinin üzerine çekmiştir. Dünya demir rezervlerinin% 25’ine, mika rezervlerinin % 80’ine sahiptir. Boksit rezervi bakımından dünyanın ikinci ve manganez rezervi bakımından da üçüncü ülkesidir. Hindistan’da çıkarılan diğer yeraltı madenleri krom, kurşun, kömür, altın, gümüş, bakır, uranyum, titanyum ve petroldür. Ayrıca kireçtaşı ve amonyum sülfatlı gübre ile betonarme ve sıvı alçı için lüzumlu alçıtaşı, Rayasthan ve Gucerat bölgelerinde çıkarılır. Hindistan, elmas ve zümrüt bakımından da dünyanın sayılı ülkelerinden biridir.
Nüfus ve Sosyal HayatDünya nüfûsunun % 15’ine sahiptir. Nüfûsu 1,049,700,118’dir. Nüfûsun % 20’si şehirlerde, % 80’i köy ve kırlarda yaşar. Halk, beş ayrı etnik gruptan meydana gelmiştir. Bunlar Dravitler, Aryalar, Hindular, Tibet-Çin ve Moğollar ve Müslümanlardır. Resmi dili Hintçe olmasına rağmen, 850 çeşit dil vardır. Yazışmalarda İngilizce kullanılır. Hindistan 27 eyaletten meydana gelmiş olup, her eyaletin kendi resmî dili vardır. Hindistan anayasasında kabûl edilen resmî dillerden bazıları şunlardır: Hindu, Urdu, Pecabi, Marathi, Bengali, Gucerat, Oriya, Assamese, Keşmir dili, Sindhi, Sanskritçe, Telugu Tamil, Kannada, Malayam dilleri. Bu dilleri kullanan insanlar arasında anlaşmak için ya Hindu dili veya İngilizce kullanılır. Nüfus sayısı bakımından dünyada Çin’den sonra ikinci sırayı alır. Nüfus fazlalığı sebebiyle Hindistan’da hayat seviyesi çok düşüktür. Halkın büyük çoğunluğu açlıkla karşı karşıyadır. Bunun yanında Hinduların ineği kutsal sayması, ineklerin kesilmesine engel teşkil etmekte, bu da besin yetersizliğine sebeb olmaktadır. İnek kesimi Hindularla Müslümanlar arasında birçok kavgalara sebebiyet vermektedir. Elde edilen tarım ürünleri artan nüfûsa cevap verememektedir. Nüfûsu meydana getiren etnik gruplar arasında devamlı sokak kavgaları olmaktadır. Bu kavgalar özellikle Müslümanlarla Hindular arasında cereyan etmektedir. Müslümanların bu ülkedeki varlıklarını tarih boyunca bir türlü içlerine sindirememiş olan Hindular, her fırsatta bir bahane ile Müslümanlara saldırmakta ve kanlı çatışmalara sebeb olmaktadırlar. Müslümanların kurban bayramında inek kurban etmeleri, bu bahanelerin en çok öne sürülenidir. Hindistan hükûmetleri de takib ettikleri politikaların, etnik ve kültürel yapılarının îcabı olarak bu sataşmalara çok defa ya seyirci kalmakta veya Müslümanların aleyhine uygulamalar yapmaktadır. Böylece tarih boyunca Hindistan’a hakim olan Müslüman devletlerinin, bıraktıkları İslam ilimleri ve kültürünün gün geçtikçe unutulup yok edilmesine sebeb olunmakta, tarihî İslam memleketlerinden olan Hindistan’ın bu vasfının ortadan kaldırılmasına çalışılmaktadır. Aryalar zamanından beri uygulanan kast sistemi, ancak 1975’te çıkarılan bir kanunla kaldırılmış, fakat köylüler yine iyi bir hayat seviyesine ulaştırılamamıştır. Kast sistemi aslında bir dayanışma birliği olarak düşünüldüğü halde tatbikatta birçok insanın köle gibi çalışmasına sebeb olmuştur. Din: Nüfûsun % 83’ü Hindu, % 11’i Müslüman, % 2’si Hıristiyan, % 2’si Sih, % 2’si de diğer dinlere mensuptur. Eğitim: Eğitim ve öğretim son yıllarda önem kazanmaya başlamıştır. Ülkede 100’den fazla üniversite, 400.000 civarında ilkokul ve 55.000 civarında ortaokul bulunmaktadır. İlk ve orta öğretimde bugün için yaklaşık 90.000.000 civarında öğrenci okumaktadır. Okuma-yazma oranı % 30’dur. Bunların % 61,2’sini erkekler, % 28,8’ini kadınlar teşkil etmektedir. Önemli şehirleri: Yeni Delhi, Bombay, Kalküta, Mandras, Haydarabat, Ağra, Benares’tir.
Siyasi Hayat1950’de kabul edilen anayasa ile parlamenter sisteme geçildi. Hindistan 9 tanesi merkezî hükûmetçe, 18’i eyalet merkezince yönetilen 27 eyaletten meydana gelmiştir. Hindistan Parlamentosu iki meclisten ibaret olup, 250 üyeli Eyalet Meclisi ve 508 üyeli Millet Meclisi vardır. Millet Meclisi üyeleri halk tarafından doğrudan doğruya; Cumhurbaşkanı merkez ve eyalet meclisleri tarafından 5 yıl için seçilir. Eyalet hükûmetleri, Devlet Başkanı tarafından 5 yıllığına tayin edilen valiler tarafından idare edilir.
Ekonomi1945’te bağımsızlığa kavuştuktan sonra ekonomik yönden planlı ve hızlı bir şeklide gelişmiştir. Fakat çok artan nüfus, refah seviyesinin yükselmemesine ve kişi başına düşen millî gelirin düşük olmasına sebebiyet vermektedir. Hindistan’ın iş gücünü meydana getiren nüfûsun % 80’i tarımla, % 10’u endüstri ile uğraşır. Sanayii: Millî gelirin 1/5’ini îmalatçılık ve madencilik teşkil eder. Petrol ve kimya ürünleri kısmen kendi tüketimi için kafidir. Ortalama çelik üretimi 9,5 milyon, demir filizi üretimi ise 40 milyon tondur. Hindistan’da bugün Damador Vadisinde 5 milyar ton kömür rezervi, Madras’da 2 milyar ton linyit rezervi, Assam bölgesi civarında ise 5 milyon ton petrol rezervi bulunmaktadır. Ortalama yıllık kömür üretimi 123 milyon, petrol üretimi 19 milyon ton, boksit üretimi 1.740.000 ton civarındadır. Manganez üretiminde dünyada üçüncü sırayı almaktadır. Maden kaynakları bakımından oldukça zengin olan Hindistan’da alüminyum, krom, petrol, mika, kalay, çinko, kurşun, bakır ve altın çıkarılır. Kalküta ve Bombay bölgesi pamuklu tekstil, jüt, gıda maddeleri ve kimya endüstrisi alanları ile gelişmiştir. Hindistan’da sanayi iki kolda ilerlemiştir. Bunlar pamuklu ve jütlü dokumacılık ve maden çıkarmadır. Makina endüstrisi alanında; vagon, lokomotif, gemi tezgahları ve otomobil fabrikaları vardır. Hindistan’ın elektrik üretimi yaklaşık 112 milyar kws’dır. Nükleler enerji husûsunda dünyanın en büyük uranyum ve toryum rezervlerine sahib olduğu için nükleer santralleri bulunmaktadır. Hindistan’ın büyük sanayi merkezleri; Bombay, Kalküta, Ahmedabad, Madras, Bangalore, Delhi, Jodhpur, Bhopol, Manharpur, Nagpur, İndore ve Srinagar bölgeleridir. Tarım: Hindistan halkının 3/4’ü tarımla uğraşmaktadır ve gelirlerin yarısı tarımdan sağlanır. Hindistan topraklarının yarısında ekim yapılmaktadır. Tarım topraklarının % 80’ine tahıl ekilmektedir. Malabar ve Kromandel kıyılarında pirinç, şekerkamışı yetiştirilmektedir. Kuzeyindeki Ganj Ovası ve Bengal Körfezi kıyıları çok verimli topraklar olup, her nevi ürün alınmaktadır. Hindistan çay, susam, mercimek, yerfıstığı ve nohut üretiminde dünyada birinci sırayı; pirinç, şekerkamışı, soğan, keneotu ve hindkeneviri üretiminde ikinci sırayı almaktadır. Bunların yanında buğday, arpa, keten, tütün, portakal, mısır, patates ve elma yetiştirilmektedir. Ayrıca her cins baharat, pamuk, kahve ve haşhaş üretilir. Balıkçılık: Hindistan, 4800 kilometrelik sahil şeridi, iç sularla birlikte sığ bölge olarak yaklaşık 260.000 km2lik alanda balıkçılık potansiyeline sahiptir. Fakat yılda ortalama iki milyon ton gibi cüz’î mikdarda balık avlanmaktadır. Hayvancılık: Hindistan hayvancılık bakımından oldukça zengindir. Dînî inanışlarından dolayı sağda solda serbestçe gezinen inek, öküz ve mandalardan yeterli şekilde faydalanılamaz. Sadece güçlerinden ve sütlerinden sınırlı ölçüde fayda sağlanabilmektedir. Sığır, tavuk, koyun, eşek, keçi, manda beslenmektedir. Ormancılık: Ülke topraklarının % 22’si ormanlıktır. Ormanlardan kerestenin yanında ağaç zamkı, reçine, ilaç hammaddesi de elde edilmektedir. Ticaret: Ticaretinin büyük kısmını, ABD, AET ülkeleri, İngiltere, Japonya ve Almanya ile yapmaktadır. Tekstil ürünleri, madenler, çay, bazı tarım ürünleri, pamuklu ve jütlü dokuma ve hindkeneviri başlıca ihraç ürünleridir. Besin maddeleri, makina ve aletler, sanayi hammaddeleri, motorlu araçlar ve buğday ithal etmektedir. Dış yardımlar sayesinde ekonomisini geliştirmektedir. İhracatının % 17’sini ABD’ye yapmakta ve ithalatının % 23’ünü ABD’den karşılamaktadır. Ulaşım: Deniz ulaşımı iyi durumdadır. 8 büyük, 150 küçük liman vardır. Demiryolu ulaşımı bakımından dünyanın dördüncü ülkesidir. Toplam demiryolları 61.810 km, karayolları 1.772.000 km kadardır. İç su yolları ise 16.810 kilometredir. Ülkede 95 kadar havaalanı vardır.Hindistan Hava Yollarına ait uçaklar beş kıtaya uçuş yapmaktadır.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

TÜRKLERLE İLGİLİ ÖZDEYİŞLER

Şubat 13, 2008 at 9:11 pm (TÜRKLERLE İLGİLİ ÖZDEYİŞLER)

TÜRKLERLE İLGİLİ ÖZDEYİŞLER

Benim yaratılışımda fevkalâde olan bir şey varsa, Türk olarak dünyaya gelmemdir.

ATATÜRK

Türk, öğün, çalış, güven.

ATATÜRK

Yüksek Türk! Senin için yüksekliğin hududu yoktur.

ATATÜRK

Her ne kadar Farsça konuşuyorsam da aslım Türk’tür.

MEVLÂNA

Türkler,insanlarda meziyetin,soy yolu ile intikal ettiğine,bir miras gibi elde edildiğine inanmazlar.Bunu kısmen Allah’ın bir ihsâni,kısmen çalışmanın,zahmet ve gayretinmükâfatıdiye telâki ederler Türklerde şeref ve makam,idari mevkiler,liyakat ve maharetin mükâfatıdır.Namussuz,tembel ve âtıl olanlar hiç bir zaman yükselemezler.Bizde ise,herşey doğuşa bağlıdır.Yüksek mevkilere çağrılacak adamların,kimin neslinden geldiğine bakılır.

OGIER G. DE BSUBECQ

…..Türklerin tarafında kuvvetli bir imparatorluğun bütün kaynakları mevcut.Hiç sarsılmamış bir kuvvet var;sefer görmüş askerler,zafer alışkanlıkları zorluklara dayanmak yeteneği,birlik,düzen,disiplin kanaatkârlık ve uyanıklık var.

OGIER G.DE BUSBECQ

Türk dostluğu ve Türk’e bağlılık başkadır.Türkler kahramandırlar.Dostlarına zarar vermezler.Fakat;kazanç getirirler.Bu yüksek mille,tuttuğu eli bırakmaz,sözünden dönmez,iyi ve fena günlerde dostundan ayrılmaz.Böyle bir milletle el ele vermek,yeryüzünde her güçlüğü yenmek için sonsuz bir kudret ve kabiliyetkazanmak demektir.

COMENIUS

Türkler ne iki yüzlüdür ne de yalancı.Türkler,hiç bir zaman alçalmadılar.Harp ederken öldürmeyi bildiler,hem de iyi bildiler.Savaş haricinde ve yurtlarında ise,asla katil olmadılar.Kılıcı,insafsız bir maharetle kullanan Türk eli,mağlup ettiği insanların yarısını sarmakta da ustadır.

LORD BYRON

Bir değil birkaç ihtilâl bile Türk’ün iliklerine işleyen gizli hâkimiyetini yıkmaya kâfi gelmeyecek.Türklerde yalnız sonsuz bir cesaret değil,iradeleri sersemleştiren bir sihirbaz zekâsı da vardır.Zaten,Avrupa’nın yarısını asırlarca boyunduruk altına almak,başka bir türlü olamazdı.

General Çernayev

Türk’e karşı hiçbirşey duramaz.Hiçbirkimse onu,yutulacakbir lokma olarak kabul edemez.

Câhiz

…Öteden beri Hunlular,kuvveti takdir eder,tâbi olmayı hakir görürler.Savaşçı,süvari hayatımız sayesinde,adı yabancıları titreten bir millet olduk.Zira,bilirler ki,savaşta muhariplerin kaderleri ölümdür.Biz ölsek de kahramanlığımızın şöhreti kalacak,çocuklarımız ve torunlarımız,diğer kavimlerin efendisi olacaklardır.

Çi-Çi (Hun Hükümdarı)

Türkler ölmeyi biliyorlar,hem de en iyi biliyorlar.Ben de ölmeyibilen bir milletin yenilmeyeceğini bilecek kadar tecrübeliyim.

M.Montecuccoli

Ey Almanlar; bırakınız,Türkler,Almanya’yı istilâ etsinler.Hakkın,adaletin ne olduğunu Türkler,sizlere öğreteceklerdir.

Martin Luther

Türkün güzel yüzünü,kuvvetli endâmını,parıltılı kostümünü,zarif tavırlarını,kibar gülüşünü,aslanca kükreyişini fırçayla göstermek mümkündür.Bütün bunlar canlı surette tasvir ve tespit olunabilir.Müşkül ve pek müşkül olan,Türk’ün özünü göstermek meseledir.Bu öz,ay ışığı gibi gösterilemez.Hangi fırça,mehtabın o ince haşmetin,gökten yere indirebilmiştir?

A.Gabriel Decamps

Bir Türk’e mi iş yaptıracaksınız,mukaveleye lüzum yok,sözü kâfidir.Ama Rum veya başka bir Hristiyan’la iş yapacaksanız mukavele yapınız.

Cyrus Lamlin

Türklerin yürekleri temizdir.Onlarda bâtıl fikirler.fasid düşünceler yoktur.Türklerin vücudları ve sesleri gibikonuştukları dil de azametlidir.Her Türk,kendini arslan,düşmanı av,atını ceylan sayar.

İbni Eşrez

İnsanları yükselten iki büyük meziyet vardır.Erkeğin cesur,kadının iffetli olması.Bu iki meziyetinyanıbaşında her iki cinsi,kadımla erkeği şereflendiren tek bir fazilet vardır:Vatana bağlı olmak.Bu meziyetler ve bu fazilet en büyük kahramanlığı;hayatın elemine,kederine karşı fütursuz kalmayı ve ağır hâdiselerin acılıklarına göğüs germeyi doğurur.İşte Türkler,bu çeşit kahramanlardır ve ondan dolayı Türkler,öldürülebilirler,lâkin mağlup edilemezler.

Napoleon Bonapart

Şunu da söyleyeyim ki, çocukların, bunca sevgi ve özen gördükleri bir ülke daha görmedim.Gariptir,erkekleri kadınlardan daha titiz ve şevkâtlidir.Cuma günleri (onların Cuma günü bizim pazarımızdır)ve bayramlarda onları görmeli, osmanlı,oğlunun elinden tutup onu sokağa çıkarır,adımlarını adımlarına uydurur,yorulduğundab sırtına alır. Veya bir kahvehaneye götürür yanıbaşına oturtur ve şefkâtli bir sessle konuşur.

JEAN HENRİ ABDOLONYNE UBUCİNİ

Bu muazzam başkentte,dükkâncı,herkesçe bilinen namaz saatlerinde dükkânını açık bırakıp gittiği,geceleri evlerin kapıları alalâde bir mandalla kapatıldığı halde,senede dört hırsızlık bile olmaz.

JEAN HENRİ ABDOLONYNE UBUCİNİ

Onlar arasında dilenci az bulunur.Ben sadece Türkler arasında dilencinin az olmasının sebebini yalnız zenginlerin yardımsever olmasına bağlıyorum.

Bana göre,bunun başka sebebleri de vardır.Onlar az masrafla yaşarlar,az şeyle çok şey yaparlar.

JAN DE THéVENOT

Türkler,çok iyi niyetli asil bir kavimdir.Neşeli ve insanı seven kimselerden meydana gelen bu kavmin,fertleriyle düşüp kalkmak o kadar zevklidir ki,bu memlekette fâzilet denilince akla hemen Türkler gelir.

PEDRO TAFUR

Türk milleti,son derece namuslu ve dürüsttür.

JULES LERMİNA

Bütün milletler arasında,en namuslu ve münasebete girmekte tereddüt edilmeyecek olan,yalnız Türklerdir.Henüz yabancı etkisi altında kalmamış olan bir köye gitmek talihine mazhar olursanız,gerçek misafirperverliğin ne demek olduğunu orada görür,öğrenirsiniz.

WILLIAM MARTIN

Poltava’da esir oluyordum.Bu,benim için bir ölümdü,kurtuldum.Buğ nehri önünde tehlike daha kuvvetli olarak belirdi.Önümde su,ardımda düşman,tepemde cehennem püsküren güneş…Su,beni boğmak,düşman beni parçalamak,güneş beni eritmek istiyor.Yine kurtuldum.Fakat;bugün esirim.Türklerin esiriyim.Demirin,ateşin ve suyun yapamadığını onlar bana yaptılar,beni esir ettiler.Ayağımda zincir yok.Zindanda da değilim.İstediğimi yapıyorum.Lâkin; yine esirim. Şefkâtin, asâletin, nezâketin esiriyim.Türkler,beni,işte bu elmas bağa sardılar.Bu kadar âlicenap,bu kadar asil,bu kadar nazik bir milletin arasında hür bir esir olarak yaşamak,bilsen ne kadar tatlı.

DEMİRBAŞ ŞARL 12

Türklerde baba sevgisi çok kuvvetlidir;onun için çocuklardasonsuz bir itaat ve bağlılık ile beraber evlat vazifesiyle alakadar olabilecek her şeye karşı sarsılmaz bir bağlılık görülülür.Bu terbiye tarzının neticesi olarak Türklerde büyüklerine karşı ve yaşları ilerledikçe ihtiyarlara karşı büyük bir saygı hasıl olmaktadır.

SİR JAMES PORTER

Misafirperverlik ve hayırseverlikte İslam dini,bütün dinlerden üstündür.Osmanlı Türk halkı,bu alanda hükümete örnek olur.Şehirde,yol boylarında hatta çöllerde fakirler ve yolcular için hanlar,hamamlar,çeşmeler,kervansaraylar,hastahaneler yaptırırlar.

JOSEPH-EVGENE BEAVOİSİNS

İstanbul’da padişah tarafındançok büyük ve çok güzel bir kervansaray yaptırılmış. Burada üç gün hiçbir şey ödemeden kalınabiliyor,yenilip içiliyor. Türkiye’de bizim Hristiyan aleminde olduğu gibi başkalarının evinde kalınmaz.

HANS DERNSCHWAM

Söylenecek fazla bir şey yok. Türkler,Hristiyan;Müslüman herkeze adaleti eşit olarak tatbik ederler. Belli başlı hakimlerin masalarında bir haç veya Tevrat bulunur.

Hristiyanlara haç üzerine ,Yahudilere ise Tevrat üzerine yemin ettirirler.

SERRANO Y. SANZ MANUEL

Türklerin başkenti, Bursa adını taşır.Bu kentte,200.000 ev ve 8 hastehane varır.Bu hastehanelerde yoksul insanlar,Hristiyan,Musevi ve hatta dinsiz olup olmadıklarına hiç aldırış edilmeden barındırılır.

SCHİLTBERGER

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Cumhuriyet Çınarı ÖZETİ

Şubat 13, 2008 at 6:08 pm (Cumhuriyet Çınarı ÖZETİ)

Cumhuriyet Çınarı



KİTABIN ÖZETİ :

Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk ilkelerinin temel oluşturduğu, uygarlık tasarımı değerinde bütün dünyanın örnek alabileceği bir demokratik toplum sisteminin oluşması, Türk devrimi ile sağlandığı anlatılmıştır.

Bu sistemin ve Çağdaş Türkiye’nin yaratılmasında büyük önder M.Kemal Atatürk’ün demokratik toplum mühendisliğinin yaratıcılığı ve öngörüsü, bilimsel düşünce yapısı incelendiğinde tespit edilmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti incelendiğinde iki temel ilke göze çarpmaktadır.Bu ilkelerden biri bilimsel düşünce yapısı, diğeri ise demokratik yönetimdir.Bilimin tek yol gösterici olduğu, bilime dayanmayan görüş ve düşüncelerin geçersiz olduğu tarihteki örneklerle anlaşılmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti insan hak ve özgürlüklerine, demokrasi ilkelerine dayalı olduğu için insanlığa örnek olacak bir başyapıt olduğu görülmektedir.

Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma hedefi Türkiye Cumhuriyetinin Atatürk tarafından gösterilen nihai amacıdır.Bu amaca ulaşmak için bilim, sanat, kültür alanında gelişme ve gelişmede devamlılık için akla ve müspet ilime dayanmak şeklinde özetlenebilir.

Bu büyük amacı gerçekleştirmek için tam bağımsızlık gerekmektedir.Bunun için Misaki Milli sınırlarında yurdun bağımsızlığını koruyabilmek için güçlü bir ekonomi ve buna dayalı güçlü bir orduya ihtiyaç olduğu ve gerektiği tespit edilmiştir.

Bu nedenle Atatürk ekonomik yapıya çok önem vererek ülkenin kalkınmasının ve ekonomik zenginleşmesi için,Demir yolları yapımına,Tarımın ileri teknolojilerle, çağdaş işletmecilik ve verimlilikle çalıştırılmasını başlıca ölçüt göstermiştir.

Köylünün Türkiye’nin sahibi ve efendisi olduğunu, tarımın makineleşmesini, sanayi alanında öncülüğün devlete ait olduğunu, sanayinin gelişimi ile birlikte devletin bu alt yapı ve ekonomik kalkınmayı başlattıktan sonra toplumun sanayileşme ve zenginleşmesine katkı sağlayacak özel teşebbüsün desteklemesi gerektiği ifade edilmiştir.

Türkiye Cumhuriyetinin, Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmasında, Türk dili ve edebiyatının güçlendirilmesi gerektiğini belirtmiş ve Türk tarihinin araştırılması için çalışmalar başlatmış, Türk tarih kurumunu kurmuştur.

Halk evlerini açarak Türk toplumunu demokratik atılımlarını halk yığınlarına ve özellikle yetişkinlere benimsetmek için çalışmalar başlatılmıştır.

Türk devrimi yalnız uygar insanlık için değil, geri kalmış uygarlıklar içinde üzerinde durulması ve araştırılarak uygulanmaya değer büyük bir devrim ve eylem bütünlüğüdür.

İşte Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen Türk Devriminin ve onun ürünü olan Türkiye Cumhuriyetinin üzerinde kurulduğu ilkeler, dünyada örnek alınması gereken uygarlık projesi olacak eşsiz değerde bir yapıttır.

Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.

Çatıdaki Rüzgar

KİTABIN ÖZETİ :

Chris, Carrie ve Cathy adlı üç gencin, annelerinin üzerlerinde kurduğu baskı ve öldürme girişimi karşısında evden kaçmasıyla başlayan yolculukları, çocukların üç yıl beş ay tavan arasında kapalı kalmaları, annelerine karşı kin beslemelerine neden olmuştur. Anneleri mirasa konmak için çocuklarını öldürmek üzere arsenik katılmış çörekleri çocuklara yedirir.

Annelerinden kaçtıktan sonra doktor Paul Sheffield’ in üç çocuğu yanına alır. Onların hastalıklarının tedavisini yapar ve bir baba şefkatiyle yanına alıp onları özel okullara gönderir. Yıllar geçtikçe doktor ile en büyük kız olan Cathy arasında yakınlaşma olur. Ayrı kaldıklarında büyük çöküntü içine girerler. Cathy’ in balerin olma arzusu onu Julian ile tanıştırır. Onunla aşk yaşarken asıl amacının annesinden öcünü almak olduğunu hatırlar. Annesinin genç eşi olan Bart’ı ayarlayıp kinini ve çektiği acıları aynen onada yaşatmaya çalışır.

Bir gün itirazda bulunarak “ben Catherine Leigh Foxworth’un bayan Winslow’ un ilk kocası Christopher Foxworth’ den olan büyük kızıyım. Herhalde babamın, annemin üvey amcası olduğunu ve evlendikleri için Malcolm Foxworth’un öz kızını mirastan yoksun bıraktığını anımsıyorsunuzdur. Ağabeyim Christopher şimdi doktor oldu. Bir zamanlar Cory ve Carrie adında ikiz kardeşlerimde vardı. Ama ikisi de öldüler …”der On beş yıl önceki noel partisinde Chris’le ben balkondaki dolaba gizlenmiş sizleri izlerken ikizler kuzey kanadındaki odamızda uyuyorlardı. Oyun yerimiz tavan arasıydı ve asla aşağıya inmezdik.

Para annemizin yaşamına girdikten sonra biz istenmeyen sevilmeyen çatı fareleri olmuştuk. Cathy, Barta dönüp evet sevgilim ben karının kızıyım ve çalıştığım avukatlık firması, karının ilk evliliğinden dört çocuğu olduğunu öğrendiği takdirde her şeyi yitireceğinizi bilmektedir. Anne diye başlar.Donuk bir sesle Cary’nin cesedini ne yaptın der? Çevredeki tüm mezarlıkları dolaşıp kayıtları incelerler.1960 yılında Ekim ayının son haftasında sekiz yaşında bir çocuğun ölüp gömüldüğünü gösteren bir kayıt yoktur. Yutkunup yüzüklerini ışıldatarak ellerini ovuşturur “Ne yapacağımı bilemedim” diye fısıldar. “Daha hastaneye varmadan ölür. Birden bire soluk almaz olur. Kendimden nefret ettim. Onu öldürmek değil biraz hasta etmek istemiştim. Cinayetle suçlanabilirdim. Ben de bir hendeğe atıp üzerini yapraklar ve taşlarla örttüm” diye konuşur.

Foxworth malikanesinde çıkan yangında Bart ve büyükanneleri ölmüştür. Jory ve Bart isminde çocukları ile yaşamlarını sürdürmek için Californiya’da dört odalı iki banyolu evlerine gidip, eski evlerindeki yaşantılarından uzaklaşırlar. Cathy de annesinin kendilerine yaptıklarını çocuklarına yapmayacağını söyler.

Sonuç olarak küçüklüğünde insanların aile ortamları ve yaşantıları, anne ve babalarının çocukları üzerinde uyguladıkları yöntemler çocukların geleceğini etkilemektedir. Kötü uygulamalar çocukların zihninde bir hırs yaratıp aile yaşantısından uzaklaşarak ve ailesinden öcünü almaya kadar ve hatta kendi yaşantısında iyi bir geleceği garanti edemeyerek, özellikle kız çocuğu ise hayattaki kötü ve zor şartlarla uğraşıp, hayatı öğrenmek ve kişisel olarak düşük ve aciz hale düşmektedirler. Bu kitapta azimli ve hırslı olan Chris’in doktor, Cathy’nin ise balerin olması iyi bir olaydır. Yalnız bir kardeşten öte bir sevgili olarak görürler. Cathy’ ise kendini rüzgarın savurduğu istikamete bırakır ve birçok erkekle tanışıp, evlenir ama iyi bir yaşantısı olmaz. En son tekrar Chris’e dönmesi ise aile bağlarının önemini anlaşılır.

Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

DNA nedir?

Şubat 13, 2008 at 6:03 pm (DNA nedir?)

DNA nedir?

Genetik bilgi bir dil gibidir. Biz alfabemizdeki harfleri bir araya getirerek kelimeleri, sonra da kelimeleri birleştirerek cümleleri, sonra paragrafları ve kitapları yazarız. DNA’da ise:

§ Alfabe sadece 4 harften ibarettir

§ Her harf baz veya nükleotid denilen kimyasal bir molekülü temsil eder

§ Kodon adı verilen genetik kelimeler bu harflerden oluşmuştur

§ Diğer dillerden farklı olarak genetik dilde bütün kelimeler (kodonlar) sadece 3 harften müteşekkildir

§ Bu kelimeler bir araya gelerek genler adını verdiğimiz cümleleri oluştururlar

§ Bütün cümleler bir araya gelerek genetik bilginin tamamını içeren bir kitabı yani genomu meydana getirirler.

DNA (Deoksiribonükleik asit); karbon, hidrojen, oksijen, azot, fosfat atomlarından oluşan ve hücrenin bütün hayati fonksiyonlarında rol alan dev bir moleküldür. DNA’yı oluşturan nükleotidler üç bölümden meydana gelmişlerdir:

· Baz : Adenin (A), Timin (T), Guanin (G), Sitozin (C)

· Şeker (5 karbonlu karbonhidrat)

· Fosfat grubu

Birbirlerine fosfat bağları ile bağlanmış şeker dizilerinde her bir şekere bir baz da bağlıdır. Bu DNA’nin bir zincirini oluşturur.


C

T

G

A

şeker-

fosfat-

şeker -

fosfat -

şeker -

fosfat -

şeker -

fosfat -

Yine aynı yapıya sahip olan ikinci DNA dizisi, iki dizi arasında belirli bazlar arasında bulunan hidrojen bağları ile birbirine bağlıdır. DNA bu iki zincirin birbirine sarılarak heliks oluşturması ile meydana gelmiştir.


şeker -

fosfat -

şeker -

fosfat -

şeker -

fosfat -

şeker -

fosfat -

G

A

C

T

|||

||

|||

||

||

C

T

G

A

şeker -

fosfat -

şeker -

fosfat -

şeker -

fosfat -

şeker -

fosfat -

DNA’nın vazifesi ve önemi nedir?

DNA molekülünün bir bölümü olan her bir ‘gen’ insan vücüdündaki belli bir özelliği kontrol eder. Canlının vücut şekli, her organına ait iş bölümü ve bu organların çalışma düzenleri, hücre içinde üretilmesi gereken proteinlerin genetik kodları, üretilecek proteinlerin miktar kontrolleri (gen regülasyonu) gibi canlının hayatını devam ettirmesi için gereken şeyler DNA üzerinde planlanmış, kodlanmıştır.

DNA’nın hücredeki yeri

İnsan hücrelerinde bulunan DNA yaklaşık 3 milyar baz çiftinden oluşmuştur ve yaklaşık 1 metre uzunluğundadır. Bu 1 metre uzunluğundaki polimer, gözümüzle bile göremediğimiz küçüklükteki hücrenin çekirdeğinde saklanmaktadır. ‘Histon’ denilen proteinlere sarılarak paketlenip kromozomları oluşturan DNA bulunduğu küçücük yerde olduğu gibi durmamakta, gerekli olan gen bölgeleri enzimler vasıtası ile açılıp kodların mRNA (messenger ribonükleik asit) denilen bir başka molekül vasıtası ile kopyaları çıkartılıp, bu kopya vasıtası ile proteinler sentezlenmektedir . Gerekli bölge bu şekilde okunduktan sonra DNA zinciri yine eski paketli haline dönmektedir. Ancak bir düşünün aynı anda bir değil belki onlarca farklı bölgeden DNA açılıp, gen şifreleri okunup yine kapatılmaktadır. Bir iplik yumağı düşünün ki, bu yumağın ortasından, başından sonundan bir yerleri aynı anda açılsın, sonra yine intizam bozulmadan sarılsın bu mümkün mü? İşte bu imkansız gibi görünen olay her an, her canlının her hücresinde hatasız, kusursuz, mükemmel bir şekilde üstelik cansız atomlar, moleküller elleriyle yaptırılıyor.

İnsan Genom Projesi

İnsan Genom Projesinin son hali, ‘İnsanlığın Kitabı’nın daha önce düşünülenden daha harika, muhteşem ve sırlarla dolu olduğunu göstermektedir. İnsanın DNA dizi analizini yapmak için yaklaşık 20 laboratuvarda yüzlerce bilim adamı 10 yıldan fazla çalışıyorlar. Bu proje için 16 kurumdan oluşan uluslararası bir konsorsiyum ile Dr. Craig Venter’in başkanlık ettiği Celera Genomics firması çalışıyor. Haziran 2000 yılında uluslararası İnsan Genome Projesinin liderleri bir yıl sonra insan genomunun ilk müsvedde halini tamamlayacaklarını açıkladılar. Şubat 2001’de ise Science ve Nature dergilerinin özel sayılarında projede ulaştıkları son durum ve analizleri yayınladılar.

İnsan Genom Projesinin amaçlarından bazıları şu şekilde özetlenebilir1:

§ İnsan genomunda bulunan genleri belirlemek

§ DNA’yı oluşturan yaklaşık 3 milyar baz çiftinin dizisini belirlemek

§ Elde edilen bilgiyi databanklarda saklamak

§ Data analizleri metod ve araçlarını geliştirmek

§ Genler ve fonksiyonları arasındaki bağlantıların bulunması

§ Genlerin kromozomlarda nasıl bir bütün halinde çalıştıklarının tesbiti

§ Genetik hastalıkların temeli ve sebeplerinin tesbiti

Dr. Venter’in takımının Science dergisinde yayınlanan yazısında, insanların düştüğü iki hatadan bahsediliyor. Birincisi determinizim, yani insandaki bütün özelliklerin genlerine bağlı olduğu fikri; diğeri ise indirgeme; yani şimdi bütün insan genlerinin bilindiği düşüncesi. Bilim adamları genlerin fonksiyonlarının ve aralarındaki ilişkilerin anlaşılması aşamasının daha başında olduklarını belirtiyorlar.

Değişik canlılarda DNA ve gen sayısı

Her organizmada belli sayıda kromozom ve belli uzunlukta DNA bulunur. Bazı organizmaların DNA büyüklükleri şöyle sıralanabilir:


Organizma

Genom Büyüklüğü (Mb)

Esherichia coli (bir bakteri)

4.64

Saccharomyces cerevisiae (maya hücresi)

12.1

Drosophila melangoster (meyve sineği)

140

Triticum aestivum (buğday)

17 000

Pisum sativum (bezelye)

4800

Mus musculus (fare)

3300

Homo sapiens (İnsan)

3000

Tablo1. Değişik organizmalardaki DNA uzunluğu2 (Mb= mega (106) baz )

Bu tablodan da görülebileceği gibi bir farede veya buğday da bile insandan daha uzun DNA bulunuyor. Bu da DNA’nın uzun olması ile organizmanın kompleks olması arasında her zaman doğru orantı olmadığını gösteriyor. Organizmaların gen sayıları karşılaştırıldığında ise yine benzer bir manzara ile karşılaşıyoruz. Dr. Venter; insanda 50 000 ile 140 000 gen bulunacağını tahmin etmelerine karşın şimdiye kadarki çalışmalara göre sadece 26 000-40 000 civarında genin tesbit edilmesinin bilim adamlarını çok şaşırttığını belirtmiştir. (Gen sayısının tesbitinde kullanılan metodlara göre farklı sayıda gen tesbit edilmektedir. Şimdiki bilgi ve teknoloji ile ancak kesin olmayan yaklaşık sonuçlar elde edilebilmektedir.) Maya hücersinde 6000, meyve sineğinde 13 000, bir tür solucanda 18 000, bir tür bitkide 26 000 gen bulunmasına karşın insan hücresinde çok daha kompleks olması nedeniyle daha fazla sayıda gen olması bekleniyordu. Bu kadar az sayida gen ile insan bedenindeki kompleks yapı nasıl sağlanıyor, bu hala çözülmeyi bekleyen önemli bir sır. Bilim adamları insan bedenindeki karmaşıklığın sırrının DNA veya gen sayısında değil, DNA’daki kontrol genlerinin davranışlarında gizli olduğunu belirtiyorlar.

İnsan mantığına göre organizma kompleksleştikçe DNA ve gen sayısının çoğalması beklenir. Ama şimdiki tesbitlere göre bunun böyle olmaması bizim mantığımız ve bilgimizin ne derece sınırlı olduğunu gösteriyor. Belki de Rabbimiz bize gücünü ve kudretini göstermek; kural ve kanunları kendinin koyduğunu, tesadüf karışamayacağını, eğer isterse bazı mahluklardan daha az sayıda DNA veya gen ile de eşref-i mahlukat ve nakş-ı azam olan insanı yaratabileceğini DNA’lar sayısınca bize bildiriyor, ikaz ve ihbar ediyor.

İnsan Genomu Projesi vesilesi ile gündemde olan DNA’daki kusursuz yapı bizi bir kez daha hayrete ve tefekküre sevketmektedir. Bir metre uzunluğundaki molekülü gözle görülemeyecek kadar bir yere sığdırmak; hem de bu küçücük yerde istenen bölgelerin açtırılıp şifrelerin okutulması; hem o daracık yerde bu dev molekülün tamamının kendisini eşleyerek yeni hücrelere bölünmesinin sağlanması.. hepsi gözümüzün göremediği o küçücük hücrenin içinde..ve bunları yapanlar cansız atomlar…Bu cansız molekül canlı varlıkların temeli, şifresi ve en büyük sırrıdır. Tamamen cansız atomlardan müteşekkil hücreye hayat vermek ise Allah’ın Hayy isminin apaçık bir mucizesidir. Mübarek Üstad’ın dediği gibi:

“Evet, hayat, tek başıyla bir Hayy-ı Kayyum’u bütün esma ve şuunatı ile bildirir.”3

“…Hem hayatın iki yüzü, yani: mülk, melekut vecihleri; parlaktır, kirsizdir, noksansızdır, ulvidir. Onun için; perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya dest-i kudret-i Rabbaniyeden çıktığını aşikare göstermek için, sair eşya gibi zahiri esbabı hayattaki tasarrufat-ı kudrete perde edilmemiş bir müstesna mahluktur…..

Hem hayat, bütün kainattan süzülmüş en safi bir hülasası olduğu gibi, kainattaki en mühim bir maksadı ilahi ve hilkati alemin en mühim neticesi olan şükür ve ibadet ve hamd ve muhabbeti netice veren bir sırrı azamdır…” 4

Kaynaklar

1. http://www.ornl.gov/hgmis/

2. Genomes, T.A. Brown, BIOS Scientific Publishers, 1999.

3. Sözler, Yirmiüçüncü Pencere, Bediüzzaman Said Nursi.

4. Lem’alar, 30. Lem’a Beşinci Nükte, Bediüzzaman Said Nursi.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

« Previous page · Next page »

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.