EKVATORDA YER ALAN ÜLKELER

Mart 21, 2008 at 7:41 pm (COĞRAFYA)

EKVATORDA YER ALAN ÜLKELERİN BEŞERİ ÖZELLİKLERi

1-EKVADOR:
Ekvador nüfusunun çoğu İspanyol ve Yerli melezi mestiz olardan oluşur. Nüfusun %9’ unu İspanyol asıllı beyazlar,yaklaşık %10’unu siyahlar oluşturur. Bunlar sömürgecilik döneminde Afrika’da köle olarak getirilen siyahların to-runlarıdır;genellikle ülkenin kuzey kıyılarında yaşarlar.Nüfusun bir bölümü de Avrupalı-Afrikalı melezi mulottalardan oluşur.Sayıları giderek azalan yerliler dağ vadilerinde yaşarlar ve nufusun en yoksul kesimini oluştururlar.
2-endonezya
Endonezyalılar Sumatra ve Bornea adalarının iç bölümlerinde yaşayan kabileler, Ba-li’deki gelişmiş Hindu kültürünü kuran insanlar ve Cava’nın uygar Malaylar’ı gibi bir çok değişik halktan oluşur.Ülkede 20 değişik dil konuşulur.Resmi dil ise hemen hemen bütün grupların anlayabileceği Malay dilinin bir lehçesidir.Nüfusun büyük bir çoğunluğu Müslüman’dır.Hıristiyanlar ve Budacılar da vardır.Bali ve Lombok adalarının halkı ise Hindu dilini benimsemiştir.Endonezya’da Malay olmayan en büyük grup Çinli tüccarlar-dır.İlköğretim parasızdır ve gençlerin çoğu okuryazardır.Ülkede 40’tan fazla üniversite ve birçok kütüphane vardır.
Endonezya halkının çoğu küçük köylerde yaşar.Evler genellikle bambudan yapıl-mıştır; çatıları saman, yaprak ve kamışlarla kaplıdır.
3-BREZİLYA:
Gününmüzde nüfusun yarısı beyaz, beşte ikisi mulotto denen beyaz-siyah karışımı ile mestizo denen beyaz yerli karışımıdır.Çok azalan yerli nüfus Amazon bölgesinin erişilmez kesimlerinde yaşar. Siyah nüfus ara-sında ölüm oranının yüksekliğine karşılık, beyaz nüfus artmaktadır.Halkın hemen hemen tümü Katoliktir.Ne var ki yerlilerin ve siyahların bir bölümü eski dinsel inançlarını sürdürmektedir.
4-KOLOMBİYA:
Nüfusun yaklaşık %60’ını İspanyol ve yerli karışımı mestiz olar,%20’ sini İspanyol kökenli beyazlar ,%14’ünü Avrupalı Afrikalı karışımı mulottolar oluşturur.Kıyı kesimlerinde kölelerin soyundan gelen siyahlar yoğundur.Keşfedilmemiş iç kesimlerde ise 16. yüzyılda İspanyol’lar gelmeden önce ataları nasıl yaşıyorsa öyle yaşayan, 300 bin dolayında Yerlinin bulunduğu sanılmaktadır.Nüfusun % 80’i ülkenin dağlık batı bölgelerinde yaşar.Resmi dili İspanyolca olan ülkede halkın çoğu Katolik’tir. Kolombiya ‘da ki en eski üniversite 1572’de kurulan Bogotà Üniversitesi’dir.
5-SİNGAPUR:
Singapur’da yaşayan Çinliler nüfusun %77’sini oluşturur.Malaylar %15, Hintliler % 6 ve öteki azınlıklar %2’dir.Budacılık, Konfüçyüsçü-lük, Taoculuk, Müslümanlık, Hıristiyanlık ve Hindu dininden başka çe- şitli inançlar da yaygınlık kazanmıştır.
Ülke nüfusunun dörtte birinden fazlası 15 yaşın altında olduğu için eğitime özel bir önem verilir.
6-GABON:
Büyük çoğunluğunu siyahların oluşturduğu halk yaşamını tarım ve balıkçılıkla kazanır. Nüfusun yarıya yakın bölümü Libreville,Port-Gentil, Lambaréné, Moila, Franceville gibi büyük yerleşim merkezlerinde yaşar. Geri kalan bölümü ise yol ve ırmak kenarlarındaki küçük köylere dağıl-mıştır. Halkın %95’i Hıristiyan’dır.Az sayıda Müslüman vardır.Geri ka-lanı ise çeşitli Afrika dinlerindendir. Ülkenin başlıca kentlerinden biri o-lan Port-Gentil bir sanayi merkezidir.Başkent Libreville ise büyük otelleri, geniş caddeleri ve eğlence merkezleriyle Afrika’nın en çağdaç kentlerin-den biri durumundadır.
7-KENYA:
Kenya’nın nüfusunu çoğunlukla Afrikalılar oluşturur.Ülkede az sayıda Avrupalı,Asyalı ve Arap yaşar.Afrikalılar içinde en kalabalık topluluk Kikuyular’dır.Kenya’da Kikuyular’dan başka 30’dan fazla Afrikalı etnik topluluk vardır.Ülkede birçok dil kullanılır.En yaygın konuşulan diller İngilizce ile Bantu dillerinden biri olan ve birçok Arapça sözcük içeren Svahili’dir.
8-KONGO:
Toplam nüfusun yarısından çoğunu kabile toplulukları oluşturur. Or-manlarda Pigme kabileleri yaşar. Çoğu Fransız olan Avrupalılar büyük kentlerde oturur. Afrikalılar genellikle Bantu dillerini oluşturur. Kongo’ nun resmi dili Fransızca ve halkın büyük bölümü Hıristiyan’dır.Halkın üçte biri tarımla uğraşır ama ekilebilir besin gereksiniminin önemli bölü-münü dışarıdan satın alır.
9-ZAİRE:
Zaire’de daha çok Bantu dili kullanan insanlar yaşar, ama ormanlık bölgelerde Pigmeler de barınmaktadır.Nüfusu 34,138,000’dir(1990). BAŞKENTİ Kinşasa’dır.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

KONU: KUDUZ, MENEJİT, PARKİNSON, GUATR, AIDS VE SARA HASTALIKLARI

Mart 21, 2008 at 7:28 pm (BİYOLOJİ)

KONU: KUDUZ, MENEJİT, PARKİNSON, GUATR, AIDS VE SARA HASTALIKLARI

KUDUZ

* Merkezi sinir sistemini ağır şekilde etkisi altında tutan, insanlara, hayvanlardan geçen bir hastalıktır. Günümüzde bile ölümlere sebep olmaktadır. Etkeni, “Rhabdovirus” lar grubundan olan bir RNA’ lı virüstür. Bu virüs, kuduz hayvanların salyasında bulunur ve genellikle ısırılma suretiyle bulaşır. Virüs, diğer memeli hayvanlara vampir yarasadan geçmiştir.
* Hastalığın kuluçka süresi, 8 yıldan 2 yıla kadar değişebilir. Fakat ortalama 40 gündür. Bu esnada, kuduz aşısı veya anti serumu yapılırsa, hastalık belirti vermeden önlenebilir. Klinik belirtiler ortaya çıktıktan sonra aşıdan fayda beklenemez.

HASTALIĞIN GELİŞİMİ VE SEBEBİ:
* İlk olay, virüsün deriden veya mukozlardan vücuda girmesidir. Burada çoğalır ve sinir uçlarından içeri girip, sinir yolunu takip ederek merkezi sinir sistemine ulaşır. Fakat hastalığın yayılmasında bunun pek bir önemi yoktur.
Beyinde hemen sadece gri cevherde çoğalan virüs yeniden otonom sinirler yolu
ile tükürük bezleri,böbrek,böbrek üstü bezi,akciğer,karaciğer,deri ve kalp gibi
organlara ulaşır. Virüsün tükürük bezine ulaşması hastalığın salya ile bulaşmasına
neden olur.

HASTALIĞIN BELİRTİLERİ:
* Kuduz bir hayvan tarafından ısırılıp tedavi edilmeyen bir insanda ilk belirtiler kuluçka devri bittikten sonra bir ila dört gün sürebilir.
* Bu belirtiler; ateş, baş ağrısı, kaşıntı, halsizlik, bir takım ağrılar, kusma, öksürük, içine kapanma, korku, çeşitli yüz mimiklerinde değişme, hırçınlaşma…. gibi belirtilerdir.
* Daha sonra huzursuzluk, beş duyuya ait hayaller, kavgacılık, hava akımından, parlak ışıktan, sudan ve görmekten korkma gibi belirtiler gelişir.
* Sudan korkmanın sebebi; yutkunma kaslarının ağrı vermesidir.
* Salyasını yutamayan hastanın ağzı köpürür ve sonuçta felçten ölür.

HASTALIKTAN KORUNMA YOLLARI :
* Esas korunma; bulaştırmada en önemli rolü oynayan başı boş köpeklerin, ortadan kaldırılmasıdır.
* Ev hayvanları, kuduz virüsü ile karşılaşma riski yüksek olan veterinerler, mağaracılar ve hayvan bakıcıları, önceden aşılanmalıdır.
* Şüpheli ısırıklarda yara, bol su ve sabunla yıkanmalıdır.

HASTALIĞIN TEDAVİSİ :
Tedavinin üç ana prensibi vardır:
1. YARA TEDAVİSİ : Kuduz şüphesi olan hayvan tarafından ısırılan yer,
hemen ilk fırsatta bol su ve sabunla veya tentürdiyot gibi alkollü dezenfektenlerle
yıkanmalıdır. Ayrıca tetanoz aşısı olunmalı veya tetanoz için antibiyotikler alınmaya başlanmalıdır.
2. PASİF BAĞIŞIKLANMA : Kuduz antiserumları ile yapılır.
3. AKTİF BAĞIŞIKLAMA : Ölü kuduz virüsü aşıları ile yapılır.

MENENJ İT

* Beyin zarlarının iltihabıyla oluşan bir hastalıktır. Kafatası zedelenmeleri
veya orta kulak hastalığı sonucu beyin iltihaplanabilir. Kanla gelen mikroplarda özel-likle küçük çocuklarda menenjit yapabilir.
* Menenjite mikroorganizmalar yol açmaktadır. En sık rastlanan mikrop menen-
gokok ismi verilen kahve tanesini andıran bir çift mikroptur.

HASTALIĞIN GELİŞİMİ VE SEBEBİ:
* İnsanların çoğunda menengokoklar sadece boğazda bulunur. Fakat kişinin
rutubet ve soğuğa veya fazla miktarda mikrop istilasına maruz kalması sonucu bu
mikroplar kan dolaşımına geçerler.

HASTALIĞIN BELİRTİLERİ:
* Kuluçka devri 1 – 5 gündür ve belirtileri ani başlar.
* Ateş yükselir, çocuklar havale geçirebilir, deri döküntüsü görülebilir.
* Çok şiddetli baş ağrısı, fışkırır tarzda kusma vardır, hasta ışığa bakamaz
genellikle bacaklarını ve omurgasını gergin tutarak bir yanına yatar.
* Ense sertliği vardır ve hasta boynunu öne eğemez.
* Sırt üstü yatan hastanın bir bacağı karnının üstüne gelecek şekilde bükül-
dükten sonra bacağı dizden açmaya çalışmasıyla çok şiddetli ağrı hisseder. * Hastanın komaya girmesi durumun kötüye gitmesine işarettir. * Kesin teşhis hastanın belinden su alınıp mikroskopta incelemek ve biyokim-
yasal araştırmalar yapmakla konulur.

HASTALIĞIN TEDAVİSİ:
* Belden alınan sıvıdaki mikroplara uygun olan antibiyotik tespit edilinceye
kadar yüksek dozda penisilin ile tedaviye başlanır.
* Daha sonra uygun olan antibiyotik ile tedaviye devam edilir.
* Bu tedavi hastahanede yapılmalıdır.
* Tedavinin yapılmaması, geciktirilmesi veya yanlış olarak uygulanması
neticesinde şayet hasta ölmez ise istenmeyen bazı sakatlıklar kalır.(Körlük,sağırlık
ve zeka geriliği gibi…)
PARKİ NSON

* Beynin alt kısımlarındaki gri cevher çekirdeklerinin bozukluğuna bağlı bir
sinir sistemi hastalığıdır. Genellikle orta yaş hastalığıdır. Adını, “Titremeli Felç” ola-
rak niteleyen James Parkinson’ dan almıştır.
* Binde bir sıklıkla görülen, müzmin, ilerleyici, tedavisiz iyileşmeyen bir has-
talıktır.

HASTALIĞIN SEBEBİ :
* Temel bozukluk, koordineli hareketleri düzenleyen beyin bölümlerindedir.
* Bu bozukluğu yapan sebep tam bilinmiyorsa; “ Hiyopotil Parkinson ”, se-
bebin belli olduğu durumlarda ise; “ Parkinsonien Sendramlar ” adı verilir.
Bunlar :
1. Geçirilmiş beyin enfeksiyonları,
2. Bazı ilaçlar,
3. Ailevi sebepler,
4. Travma,
5. Zehirlenmeler,
6. Tümörler,
7. Kandaki kırmızı hücrelerin aşırı çoğalması…. gibi durumlardır.

HASTALIĞIN GELİŞİMİ VE BELİRTİLERİ :
* Hastalığın temel belirtileri, titreme, sertlik ve hareketlerin yavaşlamasıdır.
* Titreme ilk ortaya çıkanı olup, başlangıçta tek eldedir. Daha sonra aynı ta-
rafın bacağına veya karşı ele geçebilir. Sıklıkla, hastalıktan vücudun bir yarısı baskın
olarak etkilenir.
* Titreme dinlenirken olup, uyurken kaybolur. Sinirlilik veya yorgunluk, titre-meyi arttırabilir.
* Sertlik veya katılık, boyun kaslarında başlar ve başın gövdeden önde tutulmasına sebep olur.
* Hasta hantallaşır, saatlerce oturur. Hızlı ve küçük adımlarla sendeleyerek yürür.
Monoton bir konuşması vardır.
* Yüzdeki mimik ve jestler silinir, yüz anlamsız bir hal alır.
* Hastada bunama görülür.
* Hastada dakikalarca hatta saatlerce göz kayması meydana gelir ve çok rahat-sızlık verir.

HASTALIĞIN TEDAVİSİ :
Tedavi üç grupta planlanabilir:
1. Hastayı, faydalı aktiviteler ve zihni faaliyetlerle, içe kapanık ve cemiyetten ayrı ol-
maktan korumaktır.
2. Bu tedavi cerrahi olup, hastanın ızdırabını azaltmak için kullanılır. Hasta bölgenin
elektrik veya alkolle tahribinden ibarettir. Cerrahi tedavilerde titreme düzelir fakat kasılmalarda gözle görülür bir değişiklik olmaz.
3. Bugün Parkinson’ un esas tedavisi olarak ele alınan, ilaç tedavisidir.

GUATR

* Genel olarak tiroit bezinin, iltihabı olmayan, normal fonksiyonlu ve habis olmayan büyümeleri kastedilmektedir.
* Bu tarif yurdumuzda, “ Basit Guatr ” olarak nitelendirilmektedir. Fakat bunun böyle nitelendirilmesi pek te doğru değildir. Çünki bu isim, hekimleri ya-
nıltabilmektedir. Böyle küçümsenen bu hastalık, ilaçla tedavi edilmesi mümkün iken, cerrahi müdahalelerle tedavi edilmek zorunda bırakılmaktadır. Böyle olunca da, zehirli guatr’a ( hipertiroid ) dönüşebilmektedir.
* Guatr bir bölge halkında yaygın olarak bulunursa ; Endemik, tek tük olursa
sparadik guatr’ dan bahsedilir. Bunun en güzel örneği; Kastamonu çevresidir.

HASTALIĞIN GELİŞİMİ VE SEBEBİ :
* Tiroit bezinde, tiroit hormonunun yapımı çeşitli sebeplere bağlı olarak azalırsa, beyinde yer alan hipofiz bezinin tirioidi artar ve bu hormon tirioit bezini büyüterek neticede guatr’ ı meydana getirir.
* Guatr’ ın meydana gelmesinde en önemli sebep, iyot yetersizliğidir.
* En çok denizde uzak ve dağlık yerlerde olacağı gibi, genetik olarak ta bu hastalığa rastlamak mümkündür.
* Yurdumuzda 4 milyon kadar endemik guatr hastası vardır. Endemik guatr iki şekilde görülür; diffüz (yaygın) ve nodüler ( yumrulu ) guatr. Nodüler guatr ol-
dukça mühimdir. Çünki bunların kanser olma ihtimalleri, zehirli guatr haline dönüşme gibi tehlikeleri vardır.

HASTALIĞIN BELİRTİLERİ :
* Boynun genişlemesi veya boyunda bir kitlenin hissedilmesi.
* Yutkunmada ve nefes almada zorluk çekilmesi, ses kısıklığı.
* Nadir olarak kanama, başlıca belirtileri arasındadır.

HASTALIĞIN TEDAVİSİ :
1. Diffüz guatr : Hastaya ağız yoluyla belirli dozlarda tirioit hormonu verilerek, tirioit bezinin büyümesine sebep olan durumu gidermek amaçlanır. İlaç tedavisinin
cevap vermediği durumlarda ameliyat gereklidir.
2. Nodüler guatr : Hem tehlike potansiyellerinin yüksek oluşu hem de ilaç tedavisine pek iyi cevap vermediklerinden, bunların tedavisi esas itibariyle cerrahidir.

AIDS

HASTALIĞIN OLUŞU VE SEBEBİ :
* Başlangıçta çağımızın vebası olarak bilinen bu hastalık, önce homoseksüel ve uyuşturucu kullananlarda görülmüş, daha sonra kan nakli yapılan 68 yaşındaki bir kadında görülmesiyle AIDS’ in herkeste olabileceği ortaya çıkmıştır.
* Batı ülkelerinde önemli bir sağlık sorunu olan ve hızla yayılan bu hastalık, yurdumuzda da tehlikeli boyutlara doğru yavaş yavaş tırmanmaktadır.
Hastalıktan korunma önlemlerinin alınması ve hastalık ile mücadele edilmesi önemli sağlık politikalarımızdan birisidir.

HASTALIĞIN SEBEBİ :
* “Kazanılmış Bağışıklık Yetersizliği Hastalığı” anlamına gelen kelime-lerinin baş harflerinden oluşan HIV virüsünün bulaşmasıyla meydana gelir.
Afrika’da bu virüsü taşıyan bir maymun türünden dünyaya yayıldığı bilinmektedir.

HASTALIĞIN BELİRTİLERİ :
· Nedeni bilinmeyen ateş, gece terlemeleri.
· Kısa sürede kilo kaybı, kuvvetsizlik, halsizlik.
· Kuru ve devamlı öksürük.
· Özellikle ağızdaki mantar enfeksiyonu.
· Deri döküntüleri, morumsu veya renksiz lekeler.
· Bağırsak bozuklukları.
· Menenjit.
· Düşünmede durgunluğun olması….. AIDS’ in başlıca belirtileridir.

HASTALIĞIN BULAŞMA YOLLARI :
· Cinsel ilişki ile.
· Aids’ bir kanın, başka bir hastaya nakledilmesiyle.
· Berber makasları, ustura, tırnak makası, saç fırçasıyla.
· Uyuşturucu kullananların aynı enjektörü kullanmaları ile.
Özetle AIDS, kan ve cinsel ilişki ile bulaşan bir hastalıktır. Şu ana kadar
Aids’ in, öksürük, öpücük, yemek kapları, el sıkışma ve giysilerle bulaştığı tespit edilememiştir.

HASTALIKTAN KORUNMA YOLLARI :
· Yabancılarla cinsel ilişkiye girmemek.
· Kan almada veya vermede kan testini yaptırmak.
· Yurt dışından yeni gelmiş ve uzun süre geldikleri ülkelerde kalmış olanları,
Aids taramasından geçirmek.
· Fuhuş yuvalarını kapatmak, gizli olanları da takibe almak.
· Kullanılan enjektörleri mutlaka bir kez kullanıp atmak ( disposıbıl ).
· Halka tek eşliliğin faydaları anlatılmalı.
· Uyuşturucu maddelerle ilgili, gençlere dini ve tıbbi eğitimler verilmelidir.

HASTALIĞIN TEDAVİSİ :
Tedavisi henüz bulunamayan fakat insanların halen pek ciddiye almadıkları bu hastalığın sonu ÖLÜMDÜR.

SARA

* Genellikle şuur kaybı ile birlikte olan ve nöbetlerle giden bir sinir sistemi hastalığıdır. Bir sara nöbeti, beyin fonksiyonunda kısa süreli bir bozukluk olarak tarif edilebilir.

HASTALIĞIN SEBEBİ :
* Sara’ nın bir kısmının sebebi bilinmez. Bunlar bilhassa çocuklukta başlar. Bi-
linen sebeplerinden bazıları; Kafa yaralanmaları, beyin tümörleri, beyin damar hasta-
lıkları, kan şekeri azlığı, kanda üre artışı, kalp sektesi, bazı ilaçlar ve alkol…dür.

HASTALIĞIN GELİŞİMİ VE BELİRTİLERİ :
· İlk safhada hasta kaşıntı, koku, mide ağrısı gibi hisler duyar.
· Hasta şuurunu kaybeder, ayakta ise düşer
· Hastanın bütün kasları aynı anda kasılır, sonra ise hem gevşer hem kasılır.
· Daha sonra hasta derin bir uykuya dalar.
· Çeşitli şuur kayıpları, hastalığın belirtileri arasındadır.

HASTALIĞIN TEDAVİSİ :
Tedavi; sosyal, psikolojik ve ilaçlarla yapılır.
· Çocuksa, okula devam etmelidir.
· Yetişkinler, ağır işlerde çalışmaktan kaçınmalıdır.
· Nöbeti teşvik eden faktörlere dikkat edilmelidir.
· Nöbet esnasında hastanın etrafında ateşli, sivri, keskin ve sert cisimlerin bulundurulmamasına özen gösterilmelidir.
Bunların dışında sara, ilaçlarla tedavi edilmeye çalışılmaktadır.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

ENZİMLER

Mart 21, 2008 at 7:23 pm (tıp)

ENZİMLER

Enzimler, canlı dokuların bileşiminde az miktarda bulunan, fakat çok önemli rolleri olan organik katalizörlerdir.Yapılarını esas olarak proteinler oluşturduğu için, enzimlere metabolik proteinler de denmektedir.Canlı hücrenin bütün fonksiyonları enzimlerle sağlandığından ; yaşama, bir anlamda birbirini izleyen enzimatik tepkimeler bütünü de denilebilir.O halde,enzimler olmasaydı biyokimyasal değişmelerin hemen hepsi yaşa hızını ayak uyduramaz başka bir değişle canlılık olmazdı.
Bir biyolojik sistemde meydana gelen tepkimeleri ,laboratuarda oluşturmak istersek,karşımıza çok yüksek sıcaklık , basınç gibi birtakım fizikokimyasal yöntemlerin uygulanması gibi sorunlar ortaya çıkar. Bu fizikokimyasal yöntemlerin uygulanması halinde bile,reaksiyonların birçoğu izlenemeyecek derecede yavaş seyreder. Oysa ki biyolojik sistemlerde bu tepkimeler öylesine kolay ve hızlı olmaktadır ki; örneğin karbonhidrat ,protein ve yağlar ancak derişik asit, ya da bazik çözeltilerde kaynatılarak hidroliz edilmesine karşın; bu maddeler, sindirim sisteminde çok daha yumuşak koşullarda ve 370C hidroliz olabilmektedir. O halde biyolojik sistemlerde tepkimelerin kolay ve hızlı oluşmasına destek veren ya da aracı olan birtakım yapıların olması gerekir. İşte bu işlevleri yürüten organik maddeler enzim adı verilen biyolojik katalizörlerdir. Enzimler reaksiyonları hızlandıran ve reaksiyon sonunda değişmeden çıkan maddelerdir. Katalizörlerin çok azı dahi çok iş görür ve bu moleküller tekrar tekrar kullanılabilir. Katalizörler reaksiyonların aktivasyon enerjisini düşürerek vücut sıcaklığında meydana gelmesini sağlar.

Su da önemli bir katalizördür. H+ ve Cl– kuru ortamda birleşmezler; sulu ortamda ise patlayarak birleşirler. Demir, platin, nikel, palladyum da endüstride katalizör olarak kullanılır (pamuk yağının doyurulması). Her kimyasal tepkimenin başlayabilmesi için bir enerji engeli vardır. Hatta enerji veren tepkimelerin dahil başlayabilmesi için belirli bir enerjinin verilmesi gerekir. Bu enerjiye “aktivasyon enerjisi” denir.

Aktivasyon enerjisi, moleküllerin enerjisini yükselterek tepkimeye girmesini sağlar. Bu çoğunlukla ısıtma ile gerçekleşir. Ancak unutmamak gerekir ki, organizmaların ısıya karşı dayanma güçleri sınırlıdır. Canlı hücrelerde aktivasyon enerjisinin düşürülmesi, yüksek ısı kullanılarak gerçekleştirilemez. Aktivasyon enerjisinin düşürülmesinde katalizörler kullanılır.

1.Enzimlerin Sınıflandırılması

Önceleri enzimlerin birçoğu, sadece substrat isimlerine göre “az” eki ilave edilerek tek grupta toplanırdı. Günümüzde ise 2000’den fazla farklı enzimin bilinmesi, böyle bir sınıflandırmayı yetersiz kılmaktadır. Bu sebeple, uluslar arası bilimsel sınıflandırma sistemine gidilmiştir. Bu sisteme göre; bir enzim ECS x.x.x.x şeklinde bir numara almaktadır. Örneğin, glikoz transferaz enziminin tanımlanması “ECS 2.7.1.1” şeklinde yapılmaktadır. İsmin sonundaki “az” eki enzim olduğunu;
· “2” transferaz olduğunu;
· “7” fosfotranferaz olduğunu;
· “1” hidroksil grup taşıdığını;
· “1” bir fosfat grubunu D-glikoza verdiğini ifade eder.
Bu sistem, bütün enzimleri 6 grupta toplamakta ve bu gruplar da kendi içlerinde alt gruplara ayrılmaktadır.

Enzim sınıfları aşağıda belirtildiği gibidir.

Enzimlerin Sınıflandırılması

Sınıf
Fonksiyonu
Oksido-redüktazlar
Elektron transferi yapan enzimlerdir. Yani oksidasyon-redüksiyon reaksiyonlarını(redoks tepkimelerini) katalizler.
(A) redükte+ (B) redükte (A) okside +(B) redükte
Transferazlar
Grup transferi yapan reaksiyonları katalizleyen enzimlerdir. Hidrojen dışında herhangi bir atom veya atom grubunun (metil, karboksil, amino, fosfat grupları), bir molekülden diğerine aktarılmasını sağlarlar.
AX+B A+BX
Hidrolazlar
Su moleküllerini kullanarak kompleks moleküllerin bağlarını parçalayan enzimlerdir (sindirim reaksiyonları).
Liazlar
Bir molekülden su molekülü çıkarmadan bir grubu koparan enzimlerdir. Örneğin C-C bağı al dolaz veya karboksilaz enzimleriyle yıkılabilir. Ayrıca,C-O ve C-N bağını yıkan enzimler de bu gruba girerler.
İzomerazlar
İzomerik grupları vermek üzere, molekül içi grup transferi yapan enzimlerdir.
Ligazlar
ATP yıkımı ile dehidrasyon reaksiyonlarını katalizleyen enzimlerdir. Enerji kullanarak substrat moleküllerinin birbirine bağlanmasını; örneğin aminoasitlerin ve yağ asitlerinin aktifleşmesini sağlarlar.

Enzim çeşitleri ve fonksiyonları tablosu

2.Enzimlerin Yapısı

Enzimler basit ve bileşik yapılı olmak üzere iki gruba ayrılır. Basit yapılı enzimler (üreaz ve pepsin gibi) sadece proteinden ve yardımcı kısımlardan meydana gelir.

a) Protein Kısım
Yalnızca proteinden meydana gelen bu kısım enzimlerin çok çeşitli olmasını ve enzimin hangi maddeye etki edeceğini belirler. Sindirim enzimleri gibi basit enzimler yalnızca proteinden oluşmaktadır.

b) Yardımcı Kısım
Yardımcı kısım, organik veya inorganik moleküllerden meydana gelir. Koenzimleri oluşturan organik moleküller genellikle B grubu vitaminler, NAD, FAD ve sitokromlardır. İnorganik moleküllere ise “kofaktörler” denir. Bunlara örnek olarak da Ca++,Mg++,Zn++,K+ gibi elementleri verebiliriz.
Yardımcı kısım, bileşik enzimlerin etkinlik gösterebilmesi için mutlaka gereklidir. Enzimin esas iş yapan kısmı olup, moleküllerin bağlarına etki eder (parçalama- birleştirme gibi). Ne protein kısmı, ne de yardımcı kısım ayrı ayrı etkili olamazlar. Yani bileşik enzimin çalışabilmesi için iki kısmın da bir arada bulunması gerekir. Apoenzimle yardımcı kısmın meydana getirdiği yapıya “holoenzim” denir. Apoenzime sıkıca bağlanan protein yapıda olmayan tüm yardımcı kısımlara da “prostetik grup” denir.
Bir apoenzim daima bir koenzim veya kofaktörle çalışabilmesine rağmen, aynı koenzim veya kofaktör bir çok apoenzimle çalışabilir.

3.Enzimlerin Özellikleri

· Etki ettiği maddenin sonuna “az” eki getirilerek, ya da katalizlediği tepkimenin çeşidine göre adlandırılırlar. Örnek olarak kitine etki eden kitinaz enzimin, verebiliriz.
· Enzimler reaksiyonları başlatmazlar, başlamış reaksiyonları hızlandırırlar. Reaksiyonları başlatan ise aktivasyon enerjisidir.
· Enzimler, hücre içinde sentezlenirler; hücre içi ve hücre dışı ortamlarda çalışırlar.
· Enzimler etkilerini maddenin dış yüzeyinden başlatırlar; maddelerin yüzeyi ne kadar geniş olursa etkinlikleri o kadar hızlı olur. Örneğin, kıyılmış ete enzimin etkisi aynı miktarda parça etten daha hızlıdır.
· Enzimlerin etkinlikleri son derece hızlıdır. Örneğin sığır karaciğerinden elde edilen katalaz enzimi, bir saniyede 00C de 5,000,000 H2O2 (hidrojen peroksit) molekülünü parçalayabilir. Enzimin etkinlik değeri (=turnover sayısı); enzimin saniyede etki ettiği substrat sayısıyla belirlenir. Bu 00C de katalaz enzimi için 5,000,000’dir. Katalaz enziminin parçaladığı H2O2 ‘yi demir atomu yalnız başına ancak 300 senede parçalayabilir.
· Enzimler genellikle spesifik olup, her enzim belli bir reaksiyonu katalizler. Enzimin etki ettiği maddeye “substrat” denir. Etkilenen madde enzimin yüzeyine anahtarın kilite uyması gibi yapı bakımından uygunluk gösterir. Reaksiyon sonunda çıkan madde üründür. Enzimler reaksiyon sonunda değişmeden çıkar ve aynı reaksiyon için tekrar tekrar kullanılabilirler.

Enzim substrat arasında ilişki anahtar ve kilit modeline benzetilmesine rağmen enzimin aktif bölgesinin sabit bir yapısı olmadığı bazı moleküller için şekil değişikliklerine uğradığı belirlenmiştir. Şekil 4’de gösterildiği substratlar enzimin aktif bölgesine tutunduklarında enzimle substrat arasında zayıf bağlar oluşur ve enzimin şekli değişir. Bu değişiklik substratla enzim arasındaki uyumu, bağlanma isteğini ve kuvvetini artırır. Reaksiyon sona erdiğinde enzim herhangi bir değişikliğe uğramaksızın açığa çıkar. Bu şekilde enzimin substratın durumuna göre şeklini ayarlamasına induced-fit hipotezi denmektedir.

· Enzimler takım halinde çalışırlar. Birinin son ürünü kendisinden sonraki enzimin substratı (etkilediği madde) olabilir. Örneğin amilaz enzimi nişastayı iki glikozlu maltoza, maltaz enzimi de maltozu glikoza parçalar. Glikoz da bir seri enzim aracılığı ile laktik aside dönüştürülür. Yani, reaksiyonların her basamağında ayrı bir enzim görev alır.
Yukarıdaki reaksiyonlar dizisinde E3 bozulursa ürün oluşmaz. Ürünün oluşabilmesi için ortama E3 ilave edilmelidir.

· Enzim tepkimeleri çift yönlü olup, moleküllerin parçalanmasını veya birleşmesini sağlarla. Enzimler, tepkimenin yönünü değil, dengenin oranını belirler. Örneğin lipaz yağı parçalayabildiği gibi; aynı zamanda gliserinle yağ asidinin birleşmesini de sağlar.

Denge noktası; yani, tepkimenin hangi yöne gideceği “termodinamik yasalarına” göre belirlenir. Çünkü denge bir tarafa doğru giderken enerji verir, tersine enerji alır. Dengenin yönünü belirleyen faktörleri; konsantrasyon, gerekli ısı ve basınç şeklinde sıralayabiliriz.
· Enzimlerin protein kısmı ribozomlarda sentezlenir. Eğer DNA’nın enzimi sentezleten bölümü bozulursa (mutasyon) ilgili enzim yapılamaz. Sonuçta enzimin etkilediği reaksiyon gerçekleşmediği için hücre, ölüme dahi gidebilir.

4.Enzimlerin Çalışmasını Etkileyen Faktörler

Protein yapıda olan enzimlerin çalışmasını etkileyen birçok faktör bulunur.

a) Enzim Konsantrasyonu

Ortamda yeterli miktarda substrat var ise; reaksiyonun hızı, enzim konsantrasyonu ile doğru orantılı olarak artar.
b)Substrat Konsantrasyonu

Ortamda yeterli miktarda enzim bulunduğu durumda, substrat miktarını artırmaya devam ettiğimiz taktirde bir müddet sonra reaksiyonun hızı sabitleşir. Çünkü, ortamda bulunan enzimlerin tümü substratlarla reaksiyona girmiş olur.

c)Sıcaklık

Enzim reaksiyonları vücut sıcaklığında hızlıdır. Sıcaklığın düşmesi reaksiyonu yavaşlatır, ancak, enzimlerin yapısına tesir etmez. Sıcaklık yükseldikçe reaksiyonlar hızlanır, sıcaklığın belli bir dereceden (45-55 0C) sonra artması, enzimlerin yapısını bozacağından reaksiyon durur. Çünkü enzimler protein yapısında olduğundan yüksek sıcaklığa dayanamazlar.

d)Ortam pH’sı
Her enzimin en iyi çalıştığı bir pH aralığı vardır. Bu aralık genellikle nötr’e yakın değerlerdir. Ancak asidik veya bazik ortamlarda çalışan enzimler de vardır. Örneğin pepsin enzimin en iyi çalıştığı pH 1,2’dir. Düşük ve yüksek pH dereceleri enzimlerin çalışmasını engeller. Daha önce de açıkladığımız gibi pH; ortamın asidik, nötr veya bazik olmasını ifade eder.

e)Ortamdaki su miktarı

Enzimler sulu ortamda etkili olup, genellikle su miktarının %18’in altında olduğu ortamlarda çalışmaz. Reçel ve pekmez yapımını buna örnek olarak verebiliriz. Bal ve pekmezin sulandırınca ekşimelerinin sebebi enzimlerin aktif hale geçmesinden ileri gelir.

f)İnhibitörler (engelleyiciler)

Enzim reaksiyonlarını yavaşlatan veya engelleyen maddelere inhibitörler denir. Substratlara çok benzeyen bu maddeler enzimlerle birleşerek, enzimi etkisiz hale getirirler. Bazı inhibitörler ise, enzimlerle birleşip enzimin parçalanmasına neden olurlar. Antibiyotiklerin vücuttaki etki mekanizması bu sisteme göre işler. Bazı maddeler ise, enzimin substratını veya aktif maddesini bozar. Bunlara örnek olarak bazı ilaçları (antibiyotikler), bazı zehirleri (yılan, akrep, arı zehiri, siyanür, arsenik), zirai ilaçlar ve ağır metalleri (kurşun, bakır ve civa) verebiliriz.

g)Aktivatörler (Aktifleştiriciler)

Enzimler reaksiyonlarını hızlandıran maddelere “aktivatör” denir. Özellikle mangan, nikel, klor ve magnezyum iyonları enzimlerin etkinliğini artırır. Bazı aktivatörler, enzimin substratı ile birleşmesini kolaylaştırırken, bazıları enzimin aktif yüzeyini daha da aktif hale getirerek reaksiyon hızını artırırlar. Yine panzehirler, enzime bağlanmış olan zehiri kendine bağlayarak enzimin serbest kalmasını ve enzimatik reaksiyonların normal seyrinde devam etmesini sağlar. Yani aktivatörler enzim aktivitesini artıran inorganik veya organik maddelerdir (H2S,KCN ve sistein gibi).

5.Enzim İşlevinin Düzenlenmesi

Hücrelerdeki bütün reaksiyonları katalizleyen enzimlerin aktivitesi ve miktarı, hücre ihtiyacına göre düzenlenmek zorundadır. Bu düzenleme hem tek hücrelilerde hem de çok hücrelilerde görülmektedir. Dolayısıyla canlıda bu şekilde madde ve enerjinin ekonomik olarak kullanımı sağlanır. Canlılarda bu düzenleme ilkesine benzerlik gösterir.
Her organizmanın belirli hücrelerde belirli proteinler sentezler. Örneğin hemoglobin ancak alyuvarlarda,sindirim enzimleri (tripsin,pepsin,amilaz) ancak belirli bezlerde sentezlenmektedir.bu şekilde hem madde, hem de enerji ekonomik bir şekilde kullanılmış olur.
Enzim işlevlerin düzenlenmesi aşağıdaki gibi birkaç madde halinde özetlenebilir.

· Enzimlerin bazıları oluştukları yerde zararlı etki yaptıklarında, hücre bir ‘inhibisyon ‘ (engelleme) mekanizması geliştirir. Örneğin; tripsin, pankreas hücrelerinde oluştuğu zaman inaktif tiripsinojen şeklindedir. Böylece inaktif tiripsinojen pankreasın yapısını bozmaz.tiripsonejen ancak duedenumda (oniki parmak bağırsağı ) enterokinaz enziminin etkisiyle aktif tripsin haline dönüşür. Dikkat edilirse bu düzenlemede enzim aktivitesi , mevcut enzimlere yeni bir grubun elenmesiyle sağlanır.
· Enzimatik reaksiyonlar dizisi sonucu oluşan son ürünler ,belli bir konsantrasyonu erişince enzim faaliyetinin durması gerekir. Bu sırada feed-back ( geri besleme) mekanizması devreye girer (şekil-4.18). buna göre reaksiyonlar sonucu oluşan son ürün, metabolik yolun ilk enzimi ile gevşek olarak bağlanarak enzimin faaliyeti baskılanır.bu şekilde hücrede madde yığılmasının önüne geçilmiş olur.

· Eğer bir hücrede enzimlerin katalizlediği olay sonucu oluşacak maddeye daha fazla ihtiyaç varsa o zaman gerekli enzimlerin bir miktar daha sentezler.bu olaylar hormonlar sayesinde gerçekleşir.

KOENZİMLER

Bazı enzimlerin saf protein molekülleri olup, yapısında aminoasitten başka bir grup bulunmadığını (basit enzim), bazılarının ise aktivite gösterebilmesi için kofaktör adını verdiğimiz inorganik metal iyonlarına veya koenzim denilen kompleks organik moleküllere ihtiyaç duyduğunu öğrenmiştiniz. Koenzim ve kofaktörler reaksiyon esnasında geçici olarak bağlandığı halde, bazı bazı enzimlerde bu gruplar devamlı olarak kovalent bağları ile bağlı olarak bulunurlar.
Koenzimlerin temelinde b-grubu vitaminleri oluşturur. Bunlar içinde en önemlileri şunlardır.

· Tiamin Pirofosfat (TPP): yapında vitamin-B,olarak bilinen tiamin bulunur.TPP çeşitli reaksiyonlarda ara taşıyıcı olarak rol oynar.Örneğin ,pirüvat dekarboksilaz reaksiyonlarında asetaldehit taşıyıcısıdır.
· Flavin Adenin dinükleotitler (FAD): Yapısında B2 vitamini olarak bilinen riboflavin bulunur.flavin mononükleotit (FMN)ve flavin adenin dinükleotid(FAD),bu gruptaki öneli koenzimdir. Bu koenzimlerde NAD gibi oksidasyon-redüksiyon reaksiyonlarında iş görür ve krebs çemberinde substratlardan hidrojen çeker.
· Nikotinamid Adenin Dinükleotid (NAD) ve Nikotinamid Adenin Dinükleotid Fosfat (NADP) : Bu koenzimler oksidasyon ve redüksiyon reaksiyonlarda iş görürler. Bunlardan NAD ,hücre solunumda görev alırken ,NADP fotosentez reaksiyonlarında çalışır.(Şekil 4.19)
· Koenzim A (CoA) :Koenzim A pentotetik asitten oluşur.(B vitamini türevi).CoA: protein ,yağ ve karbonhidratların parçalanması sonucu açığa çıkan asetik asiti krebs çemberine taşır. (asetik-CoA). Bu molekül, daha sonra asetik asitten ayrılarak tekrar aynı işi yapar. Asetik asit ise krebs reaksiyonunda CO2 ve H2O ‘ya kadar parçalanır.
· Piridoksin Fosfat : yapısında B6 vitamini olarak bilinen piridoksin bulunur.aminoasitlerin metabolizma reaksiyonlarında enzimlere bağlı olarak çalışır.
· Biotin: Enzimatik karboksiyon reaksiyonlarında (COOH)karboksil grubunun ara taşıyıcısı olarak görev yapar.

· Folik Asit: Karbonla alkil grubu taşıyıcısı olarak iş görür.
· Koenzim B12 : Ana bileşeni B12 vitamini olup ,metil grubu transfer eden enzim reaksiyonlarına katılır.

ENZİM ARAŞTIRMALARI

Enzimlerin insanlar tarafından endüstriyel alanda kullanılmaları çok eski devirlere kadar uzanmaktadır. İlk çağlardan beri üretildiği bilinen ekmek, yoğurt,şarap, peynir gibi gıda maddelerinin üretiminde, incir bitkisinden elde edilen sıvı ile sütten peynir yapıldığını bildirmiştir. Daha sonra bu sıvıda ‘fisin’ adı verilen bir enzim olduğu bulunmuştur.

· Enzimler hakkındaki ilk bilgiler 1570’li yıllarda elde edilmiştir.pasteur ve liebing gibi birçok ünlü araştırmacının katkıları ile enzimler hakkında pekçok temel bilgi sağlanmıştır.
· 1838 yılında alman kimyacı berjeıius, reaksiyon hızı üzerine etki yapan maddelere ‘katalizör veya katalizatör’ adını vermiştir.
· 1838’de gagnrard ve schav adlı iki bilgin, birbirinden habersiz olarak fermantasyon olayını incelemiş ve bu olayın maya adı verilen bazı mikro organizmalar aracılığıyla meydana geldiğini açıklamıştır.
· 1879’da Kühne ,biyolajik reaksiyon hızlarına etki eden maddeleri ayırt etmek için yunanca mayada bulunan anlamına gelen ‘enzim’ kelimesini önermiştir.
· 1883 ‘ de poyen veperşon nişastanın çözünürleştirilmesinde malt özütü içinde bulunan ‘diastaz enziminin’ etkin olduğunu belirlemiştir.
· 18852de blumenthal , peynir yapımında kullanılmak üzere ,ilk kez rennin enziminin özütünü , teknolojik boyutlarda üretmeyi başarmıştır.
· 1897’de büchner ,maya hücrelerinden bazı enzimleri ayırmayı başararak , yeni bir araştırma alanı açmıştır.
· 1915’te rahm ,lipaz ve proteaz enzimlerinin çamaşır yıkama sularına katılarak ,çok etken bir temizleyici olarak kullanılabiceğini göstermiştir.
· 1926 ‘da james B.Summer ,ilk kez üreaz enziminin kristallerini elde ederek ,molekülün büyük bir kısmının protein olduğunu göstermiştir..
· 1930’da ise Northrop ,kuintz,herriott ve amson gibi bilginlerden oluşan bilim adamı grubu sırası ile pepsin ,tripsin ,kimotripsin ve karboksipeptinaz enzimlerini kristalize etmeyi başarmıştır.
· 1930 ‘arda 80 adet enzim tanınırken , 1968’lerde bu rakam 1300 ‘e 1982 ‘de 2000’e yükselmiştir. Günümüzde ise 25000 enzimin olduğu bilinmektedir ve yine enzimlerle ilgili çalışmalar süratle devam etmektedir.

ENZİMLERİN UYGULAMA ALANLARI

Zamanında enzimler genelde endüstri, klinik, tıp ve eczacılık gibi alanlarda kullanılmaktadır. Enzimler ;bitkisel, hayvansal kaynaklardan ve mikro organizmalardan elde edilmektedir. Örneğin proteini parçalayan enzimlerden olan papain bitkisinden ; fisin.,incir bitkisinden; nişastayı parçalayan alfa-amilaz,çimlenmekte olan arpadan ;tripsin,büyük baş hayvanların pankreaslarından ;pepsin tavuk ve sığırların bazı sindirim lizozim,yumurta akından ;rennin veya proteaz enzimi ,süt emmekte olan buzağıların 4.midesinden endüstriyel ölçmekte üretilmektedir.
Enzim kaynağı olarak mikroorganizmalar; kolay çoğalabilmeleri , enzim oluşumunun kolay kontrol edilebilmesi gibi nedenlerden dolayı potansiyel kaynak olarak düşünülürler. Bitkilerden elde edilen proteazların yanında , bakterilerden de proteaz amilazlar ve glikoz-izomeraz gibi endüstriyel öneme sahip enzimler de elde edilmektedir. Ayrıca glikoz oksidiz ,katalaz, lipaz ,laktoz vb. daha birçok enzim küf mantarından elde edilmektedir.
Bugün tıp ,eczacılık, tarım, hayvancılık, çevre,gıda ,kağıt,tekstil,deterjan vb. birçok alanda enzimler kullanılmaktadır. Son yıllarda biyoteknoloji alanında gelişmelerle elde edilen enzimlerin kullanımının en fazla olduğu alan gıda endüstrisidir.proteazlar ve amilazlar bu alanda en çok kullanılan enzimlerdir. Eczacılıkta da enzimler kullanılmaktadır. Bu alandaki en iyi örneği ,hazım kolaylaştırıcı bazı ilaçların bileşimindeki besinlerimizin temel bileşenlerinden olan proteini parçalayan proteaz ,nişastayı parçalayan selüloz ,yağları parçalayan lipaz ve laktozu parçalayan laktaz enzimlerdir. Enzimlerin eczacılıkta kullanıma bir diğer örnek de penisilin amidan enzimidir.
Yine enzim kullanımının en fazla olduğu alanlardan biriside deterjan endüstrisidir. Deterjanlar kullanılacakları alana göre bileşimi değişen kompleks karışımlardır. Bazı deterjanlar alkali koşullarda aktivite gösteren alkali-protez (bazik) enzimlerini içerirler,bazı deterjanların yapımında da amilaz ve lipazlar kullanılmaktadır. Bu enzimlerin etkisi ile özellikle protein , yağ ve nişastanın tesiriyle oluşan kirlilik etkisi bir şekilde temizlenir. Deri işlemede ve deri endüstrisinde de enzimlerden yararlanılmaktadır. Bakteriyel protezler,deri dokusu dışındaki proteinlerin ve yağların temizlenmesinde bazı proteazlar
Deriden kılların ayrılmasında ve derinin yumuşatılmasında kullanılmaktadır. Ayrıca çeşitli selülozlu atıkların karbon kaynağı olarak kullanılmasında ,kalitesiz yağlardan daha kaliteli yağların elde edilmesinde enzimlerden yararlanılmaktadır.
Yapılan pekçok araştırma sonucunda,enzimlerin kullanım alanları giderek artmaktadır.Özellikle son yıllarda rekombinant-DNA teknolojisine paralel olarak ,yeni ve istenilen özellikteki enzim elde edilmesi mümkün olmaktadır;buna bağlı olarak da enzim kullanımı giderek yaygınlaşacaktır.

ENZİM YETERSİZLİĞİNE BAĞLI OLARAK ORTAYA ÇIKAN METABOLİK BOZUKLUKLAR

Canlı da her kimyasal tepkimenin belli bir enzim yardımıyla yürüdüğünü açıklamıştık. İşte herhangi bir enzim doğuştan gelen ve DNA yapısında bir hataya bağlı olan genetik bir nedenle yapılamıyorsa ,yardımcı olduğu tepkime gerçekleşmez. Sonuçta ,enzim yetersizliğinden dolayı anormallikler ortaya çıkar. Enzim hastalıkları en çok akraba evliliklerinden doğan çocuklarında görülür.
Uzmanlar bozuklukları; protein, karbonhidrat metabolizmaları ile sindirim sisteminde görülen aksamalar olarak belirtmiş ve bu bozuklukların giderilmesi için dikkat edilecek hususları da ;enzimi yetersiz olan besin öğelerinin alınmaması ;veya sınırlaması bunun da normal gelişme ve büyümeyi etkileyecek şekilde olması gerektiği şeklinde açıklamışlardır.
Özellikle Akdeniz bölgesinde bakla yiyen bazı insanların öldüğü gözlenmiştir. Bunun sebebi ise glikoz-6-fosfat dehidrogenaz enziminin Çukurova yöresinde insanların %8’inde bulunmamasıdır. Bu enzim ,oksijen miktarın ayarlanmasında rol aldığından eksik olan bünyelerde,anti-oksijen taşıyan bir maddenin vücuda girmesi durumunda kan hücreleri hızla ölür. Bu yüzden anti-oksijen taşıyan bakla da bu üzücü olayın ortaya çıkmasına yol açmaktadır.

Bilim ve Teknik Dergisinden Derlenmiştir.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

MODERN MİMARİ

Mart 21, 2008 at 7:18 pm (mimarlık)

MODERN MİMARİ

-20.Yüzyılın Modern Mimarlık Akımları:

1897 yılında J.J. Thomson elektronu buldu. Artık atom Grek asıllı adından sanıldığı gibi bölünmez değildi ve böylelikle yeni bir çağ açılmış ve beraberinde modern fiziğin temelleri atılmış oluyordu. Sanat tarihçiler modern sanatla modern fiziğin aynı zamanda doğduğunu çünkü ikisinin de aynı düşünceden başladığını savunurlar. Mimari akımların her birinin de yaşandığı dönemde görülen sanat akımlarıyla bağlantıları vardır.

1-FÜTÜRİZM: (1909)

20.yüzyılın ilk on yılı içinde gelişen sanat ve mimarlık dünyasının en ilerici , en yenilikçi , özgün ve ileri hareketidir. 20 şubat 1909 ‘da yayınlanan 1.fütürist manifestosu (bildirgesi) onların estetik anlayışlarını şöyle ifade eder. “Biz tehlike , enerji ve yalınlığın şarkısını söyleyeceğiz ve açıklıyoruz ki dünya yeni bir güzellikle zenginleşmektedir. Hızın güzelliğiyle, yılankavi egzos borularından çıkan patlayıcı nefesiyle bir yarış otomobili kükreyerek giderken makinalı tüfek gibi sesler çıkaran bir otomobil antik güzelliğin simgesi olan Yunan heykellerinden kat kat güzeldir. “ Mimari alanda Antonio Santella ve Mario Chiattone fütürizmin anlayışına uygun eserler ortaya koymağa çalışırlar. Santella projelerini hazırladığı Citta Nuova ‘da göktırmalıyanlar, metrolar, asansörler, farklı boyuttaki trafik şeritleri gibi ilginç ve yeni fikirler kullanmıştır ve konuyla ilgili olarak “Modern kentlerimizi muazzam bir tershane gibi yaratıp yeniden inşa etmeliyiz. Her yer hareketli ve dinamik, modern binalar ise dev bir makine gibi olmalıdır.” Ancak onun bu radikal ve ilerici görüşleri 50 yıl sonra Paris’teki Pompidou iş merkeziyle bir ölçüde gerçekleşecektir. Ona göre mimarlık sadece fayda ve pratikliğin kuru bir birleşimi olmayıp bir sanattır. Buda sentez ve ifade demektir. Santella geçmişin klasik ve statik estetiğine karşı çıkmakta ve taraftarlarıyla beraber “ Mimari Dinamizm “ dediği değişim ve hızdan kaynaklanan canlı bir estetiğe ulaşmaya çalışmaktadır. Yine ona göre eğik ve eliptik çizgiler öz tabiatlarından dolayı dinamik olup dik ve yatay çizgilere göre bin kat fazla duygusal güce sahiptir ve dinamik bir mimari onlarsız düşünülemez.

2- NEO-PLASTİSİZM : ( De Stil ) (1917)

20. yüzyılın anti-natüralist soyut sanat anlayaşındaki topluluklardan biride Hollanda’da Piet Mondrian gibi ressamlar, Gerrit Rietveld gibi mimarlar, heykeltraş Vantangerlo, Hugo Ball, Jean Arp gibi şairlerin başını çektiği grup 1917 yılında çıkardıkları De Stil dergisinde görüşlerini ifade ederler. Topluluk elemanlarından Doesburg ve Mondrian yeni hareketin teorik ilkelerini ortaya koyma ve bu ilkeler doğrultusunda eserler vermekte grubun önde gelen kişileri olmuşlardır.
Mondrian’ın tüm resimlerinde aynı espri hakimdi. Beyaz bir fon üzerinde nötr biçimler olarak adlandırdığı kareler, dikdörtgenlerden oluşan kompozisyonlar yapıyor, daima dik açılı düzende çalışıyor ve bunları kırmızı, mavi, sarı renklerle boyuyordu. Ara çizgilerde siyah, beyaz veya griden oluşuyordu. Mondrian’ın bu ısrarlı tutumunu daha da uç noktalara götüren Kasimir bütün tual üzerine tek bir kare koyarak total rasyonalizme ulaşmıştır.
De Stil’ in etkileri mimarlık alanında önemli olmuş ve onun değerleri ön plana alınarak Bauhaus ekolüne kadar ulaşmıştır. 1920’lerde Le Corbusier tarafından savunulan Punizm, Mies Van der Rohe tarafından daha da ileri götürülmüş ve Mondrian-Kasimir etkileşiminde olduğu gibi Le Corbusier – Van der Rohe etkileşiminde I.T.T. mimarlık okulu binasında total bir mekana yani tüm binanın bir dikdörtgen prizma mekan şeklindeki ifadesine ulaşılmıştır. Yani saf, yalın, soyut, geometrik, dik açılı, biçimlerle kompozisyon yaratmak.
Doesburg mimarilerini karşıt-kübik olarak niteleyerek şöyle açıklar : Buda fonksiyonel mekan hücrelerini kapalı bir küp içinde dondurmaya çalışmaktan kaçınmak demektir. Bunun yerine taşan düzlemlerden balkonlarda olduğu gibi fonksiyonel mekan hücrelerini küp yada yapı merkezinden dışarı doğru merkezkaç kuvvetin etkisiyle fırlatır ve böylece yükseklik, genişlik, derinlik ve zaman yaklaşımlarıyla yeni plastik ifadeler elde edilir. Böylece mimaride aşağı –yukarı uçan bir görünüm kazanır ki buda doğanın yer çekim yasalarına karşı gelmektir, harekettir. Doesburg bu ifadesiyle bilinen geometrik formlara karşı çıkmaktadır.
Amerikalı Frank Lloyd Wright , Doesburgun teorisini geliştirmiş ve onu “kutunun parçalanması” diye adlandırmıştır. Ayrıca Wright ünlü Şelale Evini de bu teorinin ışığında tasarlamıştır. Teoriyle ilgili olarak Doesburg “önceden kararlaştırılmış tip” form anlayışına diğer deyişle tümdengelim yaklaşımına karşı çıkmakta ve “dıştan” kaynaklanan geleneksel estetik ağırlıklı mimari tasarım yöntemini reddetmektedir. ona Göre mimar yaratacağı binasının bitmiş formunu önceden tayin etmemelidir. Çünkü bu durum tümdengelim bir davranış olup bazı estetik formülleri peşinen kabul etmek demektir. Doesburg mimarın pratik yaşam isteklerinden yola çıkmasını ister. Böylece içten dışa gelişen mantıksal adımlarla problemi parçalara bölerek çözüm arama yöntemi gelişir ki bu işlevci ve tümevarımcı bir yaklaşımdır. Bu yöntem sonucunda mimari forma ulaşılır. Bu nedenle tümdengelim yönteminde form verme söz konusu iken, tümevarımda ise form bulma söz konusudur. Ancak mimarlık hem fonksiyona hem de estetiğe cevap vermek üzere çift amaçlıdır. Dolayısıyla mimari bir eserin başarılı sayılabilmesi için işlevsellik ve güzellik kriterlerini bir arada bulundurmalıdır. Ancak yinede De Stilcilerin yönteminde bile tasarım aşamasının sonunda inşaat aşamasına geçmeden form belirlenmiştir.
Fran Lloyd Wright’ın 1936’da Pennysylvania’ da gerçekleştirdiği Şelale Evinde Doesburg’un teorisinde belirttiği gibi fonksiyonel mekan birimleri küpün yada yapının merkezinden dışarı doğru fırlamış ve mimari eser uçan bir görünüm kazanmıştır.
Tarih boyunca geleneksel şekilde toprağa bağlanmış tüm kütlesiyle yere oturmuş binalar bu kütlelerde olduğu gibi topraktan kurtulma çabasında olup tıpkı bir ağaçta olduğu gibi toprağa minimum temas eden ve yukarı doğru genişleyen bir biçim kazanmaktadır. Betonarme, çelik gibi çağdaş malzeme ve teknolojilerle bu yeni fikirler hayata geçirilmeye başlanmıştır.
Portoghesi ve Vittoria Gigliotti’nin StMarinella’daki apartmanı ve Mashe Safdie’nin Montreal’deki toplu konut yapılarında önceden belirlenen bir form anlayışı yoktur. Ana kitleden fırlayan fonksiyonel mekan birimleri bütüne yada mimari forma dinamizm kazandırmaktadır. Önceden belirlenmemiş bu tasarım yöntemiyle varolacak sonuçta bir defaya özgü orijinal bir form olacaktır.
Bazı mimarlarda bina cephelerini bir Mondrian ve Doesburg resmi gibi ele almışlardır. Gerrit rietveld’in Hollanda Utrecht’teki Schröder evi, De Stil grubunun mimari ölçekte iki boyutlu ifadesi vardır. Dikdörtgen ve karelerle yapılan dik açılıcephe kompozisyonunda, renklerde aynı espri çerçevesinde kullanılmıştır. Sarı, kırmızı, mavi. Bu tutumun aşırı bir örneği olarak bina cephesini adeta soyut bir Mondrian resmi gibi ifade eden Paul Rudolph’un tasarladığı evi gösterebiliriz. Binaya dıştan bir eklenti niteliğinde olan ve iç fonksiyondan kaynaklanmayan bu tür biçimci bir tutumun mimari başarı kriterleri arasında yer alması kuşkuludur.

3- FONKSİYONALİZM:

İşlevsellik çağdaş mimarinin dayandığı temel tasarım ilkelerinin en önemlilerinden olup Amerikalı mimar Louis Sullivan tarafından mimarlıkta kullanılan “biçim işlevi izler” sloganına dayanır. Gerçektende pratik işlevlere çözüm arayarak yola çıkan bir tasarımcı işlevsel yöntemle bir biçime ulaşır. Ve bu biçim yada form mimarlığın ana kriterlerinden ilki olan işlevselliği yerine getirir. Eğer bu biçim sağlam inşa edilmişse rüzgar, zelzele gibi güçlere dayanabiliyorsa işlevsel bir form yani bir bina yaratılmış demektir. Ancak bu yapının estetik değerlerinin büyüklüğü onun mimari değerlerinin de ölçütü olacaktır. Bu değer yüksek düzeydeyse mimarlıkta yüksek, orta ise mimarlıkta ortadır. Eğer bu değer olumsuz ise mimarlıkta olumsuzdur. Dolayısıyla ortada güzel olmayan mimarlıktan uzak bir yapı vardır.

4- PURİZM:

Bu akım Le Corbusier ve Amedeé Ozenfant tarafından yaratılan bir hareket olup ikili düşüncelerini 1918’de beraber yayınladıkları Aprés Le Cubism (kübizmin sonrası) adlı kitapta açıklamışlardır. Bu kitap Volter’in bir ifadesi ile başlar; ”Gerileyiş işin kolayına kaçmanın , iyi yapmaktaki tembelliğin, güzele olan ilgisizliğin ve acayip zevklerin bir ürünü olarak ortaya çıkar.” Kitabın son cümlesi ise puristlerin konuya yaklaşımını verir. Bir sanat eseri “Rastlantısal, seri dışı, izlenimci, tepkici ve pitoresk(sevimli) olmamalı ama bunlara karşın genelleşmiş , statik ve değişmezliğin bir ifadesi olmalıdır.” Açıkça belirtildiği üzere bu ikili sanatta evrenselliği, durağanlığı savunmakta, kişiselliğe ve dinamik davranışlara sırt çevirmektedir. Bu kitapta ilginç bir değerlendirme vardır. “Bana Amerika’dan getirdiği fotoğrafları gösterdi –buğday siloları- bunlar sanatçılar tarafından değil ama tanınmamış mühendisler tarafından tasarlanmıştı. Onların üstün güzelliği beni çarptı. Zaten az olan süslemelerini boya ile örtünce purist bir tasarım meydana geldi. Purizmin ideolojisi içinde güzellik; saf, yalın birincil formlarda bulunmuştu. Küpler, koniler, silindirler, piramitler en güzel formlardır.” Corbusierin güzellik anlayışının kökleri antikiteye kadar gider. Sümerlerden, eski Mısır, eski Yunan’dan gelen Rönesans’ta tekrar ortaya çıkan ve genelde klasik olarak adlandırılabilen bu anlayış 20 yüzyıl sanatında Corbusierin öncülüğünde Purizmadı altında devam etmektedir. “Yalınlık yoksunluk demek değildir; amacı saflıktır, arındırmaktır.”
Puristler için form birincil ve ikincil olmak üzere ikiye ayrılır. Örneğin bir küp herkes için aynı plastik anlamı taşır. Oysa spiral bir form bazıları için yılanı ve bazıları içinde bir girdabı anımsatabilir. Bu tür formlarda ikincil formlardır. Birincil formlar purist yapıların esası olarak kabul edilir. Corbusier 1911’de İstanbul’a geldiğinde camilerin bir analizini yapmıştır. “kütlelerinde geometrinin disiplini vardır:kare-küp-küre, planda ise tek eksene göre dikdörtgenvari bir kompleks. Dolayısıyla Corbusier’in Osmanlı Mimarisinde purizm ilkelerini bulduğunu söyleyebiliriz. Purizmin formları kişisel formlar olmayıp anonim, evrensel, genel-geçer, rasyonel formlardır ve bunlarla yapılan sanat eserleri ve kompozisyonlarda evrensel olacaktır. Böylece purizm rasyonalizme yol açıyor ve giderek “uluslar arası mimarlık akımı” doğuyordu.
LE CORBUSİER:Corbusier’in purist-rasyonalist karakterde verdiği eserler 1920-1950 arası onun klasik dönemini içerir. Bu eserler arasında Citrohan Evi(1920), Centro Soyuz(Moskova-1928) ve göreceğimiz eserler sayılabilir.

VİLLA SAVOYE: (1929-1931)-Poissy
Ev yerden yükseltilmiş bir kutudur ve çepeçevre şerit şeklinde olan sürekli pencereleri vardır. Le Corbusier yapıda U biçiminde olan 1.kat planını bir kareye tamamlamış böylece oluşan kübün pencereleme şeklini de yatay bantlar şeklinde ifade etmiştir. Diğer bir deyişle binaya dıştan baktığımızda üstü açık balkon bölümünü göremeyiz. Çünkü bu bölümün cepheleri de salon pencereleri gibi gösterilmiştir. Kübün 4 cephesinde kesintisiz dönen yatay pencere bantlarının arkasında farklı hacim ve işlevler yer almıştır. Küp formu yalnızca çatı katındaki güneşlenme yerini çevreleyen silindirik duvarlarla bozulmakta ve statik değişmez kütle bir ölçüde hareket(dinamizm) kazanmaktadır. Bina geometrik oranlarıyla geçmişe bağlanırken geleneksel yapılarda olduğunun tersine yere bağlanmamış yerden koparılıp ince kolonlar üzerine alınarak adeta uzayda-boşlukta durması sağlanmıştır. Renk olarak beyazın seçilmesi doğanın ve gökyüzünün değişen renkleriyle bir tezat oluşturması ve yapının uzaklardan fark edilmesini sağlamıştır.

Corbusier’in bu yapısı çağdaş mimari ve teknolojiyle , çağdaş konstrüksiyon arasında 5 noktada bağlantı kurmuştur:
1-Kolonlar bütün yükleri alarak taşırlar ve duvarları taşıyıcı olmaktan kurtarırlar.
2-Yapının taşıyıcı iskeleti ve duvarları fonksiyonel yönden birbirinden bağımsızdır.
3-Bağımsız plan:Betonarme iskelet sadece bir teknik özellik olarak değil aynı zamanda estetik bir öğe olarak kullanılmıştır. Bölme duvarları ise iç mekanı tanımlayıcı öğelerdir ve bu tarz yapıların çok katlı örneklerinde kat planlarının her katta değişik olarak düzenlenebilmesi mümkün olmaktadır.
4-Bağımsız cephe.
5-Çatı bahçesi:Bu yapıyla düz çatılar kullanılabilir hale gelmiştir. Ayrıca çatıda binanın zeminde kapladığı kadar bir alanda bahçe yapma imkanı doğmuştur.

Corbusier Paris’teki İsviçre talebe yurdu binasının da saf dikdörtgen prizmatik kütleyi güçlü kolonlar üzerinde yükselterek zemini boş bırakmıştır. Bu binada merdiven, asansör, tuvalet gibi ikincil işlev elemanları(servis mekanları) ikincil formlarla ayrı bir parça olarak ana kitleye bağlanmıştır. Böylece “saf prizma” etkisi ikincil formlarla zenginleştirilirken tasarım yöntemi de tümevarım yönünde ağırlık kazanmıştır.

Corbusierin Marsilya’da gerçekleştirdiği toplu konut binası da önceki yapılarla aynı ilkelere dayanır. Saf prizma, sağlam kolonlar üzerinde yükseltilerek zeminden koparılmıştır. Prizmanın dış örtüsü ise balkonlar ve güneş kırıcılar dolayısıyla üç boyutlu olup bu cephelere gölge ışık etkisinin hareketliliğini kazandırmıştır.

LUDWİG MİES VAN DER ROHE:

FARNSWORTH EVİ:

Bu yapı Corbusier’in yapılarında olduğu gibi geleneksel şekilde temel duvarlarıyla yere bağlı olmayıp çelik kolonlar üzerinde topraktan ayrılmış camdan, saf, yalın, dikdörtgen bir prizmadır. Sanatçı bütün eserlerini en ince noktasına kadar düşünmüş ve tasarladığı “cam kutular” usta bir kuyumcunun yonttuğu kristaller gibi değerlendirilmiştir.

Van der Rohe’un eserlerini iki şekilde inceleriz:

1-1937yılına kadar süren Avrupa’daki çalışmaları:

Berlin (1919-1921) : 2cam gökdelen projesi
Stuttgart (1927) : Weissenhof Sitesi
Krefeld (1928) : Lange evi
Barcelona (1929) : Almanya Pavyonu
Çekoslavakya (1930) : Tugerdhat Evi
“ (1931-1938) : Avlulu Ev Projeleri

2-1937 yılında politik baskılar sonucu Almanya’yı terk edip ABD’ye yerleşir ve çalışmalarını burada sürdürür.

İllinois Teknoloji Enstitüsü
Chicago Konutlar (1948-1951-1957)
Farnsworth Evi (1950)
Almanya (1953) : Mannheim Tiyatro Binası
Chicago (1954) : Kongre Salonu Projesi
Küba (1959) : Bacardi Bürosu
Newyork : Citrohan
Berlin (1968) : Milli Galeri

Rohe tüm bu eserlerde daima dikdörtgen prizmatik formları yalın ve saf biçimde kullanmış ve düşüncesini şöyle açıklamıştır “Biz formel problemlerle uğraşmayı kabul ediyoruz.” Böylece mimari formu en baştan kabul eden sanatçı için formel problemler gerçekten söz konusu değildir. Sanatçı yaptığı işi “ilginç olmak istemiyorum, iyi olmak istiyorum” sözleri ile özetler. Oysa dönemin ünlü bir eleştirmeni sanat eserini şöyle tanımlar:” sanat eseri dinamik olmalıdır seyircinin dikkatini çekmeli, heyecanlandırmalı, belli bir duyguyu hayata geçirmelidir.”

WALTER GROPİUS:

Fogus ayakkabı Fabrikası: (Alfeld) : Sanatçının ilk önemli eseridir. Adolf Mayerle birlikte tasarladıkları yapıya esas itibariyle cam ve metalden oluşan bir perde cephe giydirilerek yalın, saf, net bir çözüm elde edilmiştir. Simetri, statik denge gibi ilkeler kompozisyona hakimdir.

Bauhaus Binası : (1926) : Burada ise bu kez birden fazla yalın dikdörtgen prizmayı birbirine ekleyerek daha dinamik bir kompozisyon elde etmiş ve kendi deyişiyle simetrinin yapmacık anlamsızlığı yerini serbest asimetrik gruplaşmanın canlı ve ritmik dengesine terk etmiştir.

5- Ekspresyonizm: (1918) (Dışavurumculuk)

20. yüzyılın başlarında özellikle Almanya’da gelişen ve kubizm, putirzm, neoplastitizm gibi bir sanat akımı olarak karşımıza çıkar. Ekspresyonistlere göre sanat eserlerinin tümünde ifade vardır. Cümleyi ters çevirirsek ifade sanat eserinde olması gereken bir niteliktir ve ifadesiz bir sanat eseri olamaz. Bir sanat eserinin ortaya konmasında farklı aşamalardan geçilir. İlk aşamada doğadan alınan izlenimlerin etkisi görülür. İkinci aşamada orijinal tinsel bir sentez söz konusudur. Üçüncü aşamada bu özgün ifadeye bir haz duygusu katılır. Son aşamada sanatçı yarattığı bu alt yapıyı ses, taş, beton gibi fiziksel elemanları kullanarak somut hale sokarak sanat eserini yaratır. Bu aşamalardan geçen ,orijinal ifade gücü yüksek mimari eserlerde üstün estetik değerlere sahip olarak nitelenir. Bu türden bir yapının sahip olması gereken kriterleri Naun Gabo “mutlak form” olarak adlandırır. Ona göre kendi hayatı olan, kendi dilini konuşan, kendine özgü duygusal bir etkisi olan, duygusal gücü tek,ani, dayanılmaz ve evrensel olan sadece akıl ile anlaşılmayan formlar mutlak formlardır.
Ekspresyonist mimarlar modern mimarlığın gelişme aşamalarından geçmişler modern mimarlığın 1920-1930’larda klasikleşen kuralları çerçevesinde eserler verdikten sonra kendi kişiliklerini yansıtan özgün ifadeli eserlere girişmişlerdir.
Modern mimarlığın klasik devresinin olumsuz bir klişe haline gelerek uluslar arası uslup adı altında kişilikten yoksun monoton gelişmesi sonucu bölgesel ve kültürel farkları yok eden bu mimariyi Frank Lloyd Wright “telefonla nakledebilinecek mimari” diyerek hafife alıyordu. Ana çizgileri ile incelemeye çalıştığımız ekspresyonist mimari yönelimlerin hepsi rasyonel mimarlığın katı geometriciliği şematizmi ile kesin bir çatışma halinde olup irrasyonel bir tutum içerir. Ekspresyonist yapılar rasyonel, uluslar arası üsluba tezat oluştururken mimariye getirdiği özgünlük, atılganlık, canlılık, dinamizm ve tek defalılık kentlerin monoton görünümünü değiştirdiği gibi onları röper noktası konumuna da getirecektir. Örneğin Sdney Opera Binası, Eyfel Kulesi, yalnızca bulundukları şehirlerin değil bulundukları ülkelerinde simgesi durumundadırlar.

ERICH MENDELSOHNN:

*Einstein Kulesi: Potsdam – Almanya (1920)

Mendelsohnn’un erken dönem yapıları ekspresyonizmin güçlü örneklerini içerir. İrrasyonel bir biçim gösteren yapı tek bir kütleden oyularak yaratılmış özgün bir heykeli andırır. Mimarı da yapı için Einstein’ın izafiyet teorisinin araştırması için inşaa edilmiş yapı aynı zamanda onun anısına dikilmiş bir anıttır. Dolayısıyla yalnızca bir mimari eser olmayıp bir heykeldir de.

FRANK LLOYD WRİGHT:

*Guggenheim Müzesi: (1943-1959)

Biçimsel analizi yapıldığında yatay bir platform üzerinde yükselen müzeyi oluşturan ters bir kesik koni ile idare kısmından oluşan bir yapı olduğu görülür. Müze mekanı zeminden helezonik şekilde yükselen bir rampa ile ortasındaki boşluktan ibarettir.bu iç mekan ve helezonik hareket dış yapıya da aynen yansımıştır. Yani iç mekan ve dış kütle özdeştir, birdir. Ters kesik koni geometrik bir formdur. Spiral ince pencere bandları içerlek olup formun bütününü bozmaz. Bu form antik ve geleneksel yığma inşaat teknolojisine yani zeminden düşey yükselen form anlayışına terstir. Aşağıda dar fakat yukarıya doğru genişleyen bir form. Çağdaş teknoloji ile geliştirilebilen bu form yeni özgün ve heyecan vericidir. Tüm yapı tek bir malzemeden beyazımsı bej betonite ile kaplanmış. Brüt betondan yapılma pürüzsüz yüzeylerden oluşturulmuştur. Tıpkı heykeltraşın külden yaptığı bir heykel gibi. Yapı eleştirmenler tarafından “Wright’ın kente vurduğu son tokat” olarak tanımlanır.

LE CORBUSİER:

*Ronchamp Tapınağı: (1950-1953)

Yeşil bir tepe üzerine inşaa edilen yapı duvarlarının beyaz rengi, çevresindeki yeşil örtü ve gökyüzünün değişen renkleriyle tezat yaratarak binayı belirgin hale getirmektedir. 1944’te yıkılan eskinin yerine yapılan bu kilise yalnızca 200 kişiliktir. Ancak önemli açık hava dini törenlerinde kullanılmak üzere doğu cephesinde bir apsis ve vaaz yeri bulunmaktadır. Yapı içinde kuleleri aracılığıyla tepeden aydınlatılan 3 küçük şapel vardır. Eserin en çarpıcı yanı dik açıyla alakası olmayan eğrisel yüzeylerle kavranan bir iç mekandan oluşan formudur. İrrasyonel form kişiyle doğada oluşmuş masif bir kaya etkisi uyandırır. Yapı duvarları topraktan fışkırmış masif görünümler içerir ve bu duvar üzerinde boşluk oranı %3’ü geçmeyen farklı boyutlarda çok sayıda pencere açılmıştır. Yapının duvarları kesin kanıtı olmasa da Akdeniz mimarisinden esinlenmiş görülür. Ancak masif duvar görüntüsüne karşı duvarların yığma olmadığı çelik bir iskelet üzerine taş örülerek yapıldığını bilmekteyiz ki bu durum mimarinin 1920’lerden beri özellikle Villa Savoy’da uyguladığı yapı iskeleti ve duvarların görevsel olarak birbirinden bağımsız olma ilkesi ile çelişir. Ayrıca Villa Savoy2un zeminden koparılmış görüntüsüne karşın burada doğa ile bütünleşmiş bir yapı ilkelerle çelişmektedir. Yapının çatı örtüsü mimarın anlatımıyla 1946’da Newyork yakınındaki Long Island’da bulduğu bir yengeç kabuğundan esinlenerek tasarlanmıştır. Kalın salt betondan yapılmış görünen bu çatı örtüsü aldatıcı bir görünüm içerir. Gerçekte çatı birbirinden 2.26. mesafede 6cm. kalınlığındaki betondan mamul yapılmış çift cidardan oluşmaktadır ve her iki tabaka arasındaki bağlantı kirişlerle sağlanmıştır. Corbusier 1920’lerde getirdiği purizmin ilkeleriyle nasıl rasyonel mimarlığın öncülerinden olmuşsa mimarlığı statikten dinamiğe yönelten Ronchamp Tapınağı ile ekspresyonizmin öncülerinden olmuştur. Le Corbusier’in bu yapısı bir heykel gibi nitelenebilir ve bu başarısının sırrını mimarlığının yanı sıra ressam ve heykeltraş olmasında aramak gerekir. Yapıda geleneksel klasik simetri ve statik denge anlayışı yerine dinamik bir denge görülür.

JOHN UTZON:

*Sdney Opera Binası: (1956-1973)

Sanatçı bu eseri ile mimarlık dünyasını sarsmıştır. Utzon seçimini baştan yaparak irrasyonel duygusal yönü seçmiştir. Yapı için düşünülen yer denize uzanan küçük bir çıkıntıdır. Bu alanda yapılacak bina için mimarının yaratı ve hayal gücü ona rüzgarda yelkenleri şişmiş bir gemi görünümü veren eskizleri çizdirmiştir. Yapının görünen imajının esas hareket noktası budur. Mimarına göre “yapıda çatının önemi büyüktür. Çünkü bu bina yukarıdan da görülecek bir yapıdır. Bu nedenle ben kare bir heykel tasarladım. Kabuk çatı örtülerinin beyaz yelken gibi biçimlerinin limanla olan ilişkileri yatların yelkenleri gibi doğaldır ve bu yarım adada daha güzel bir siluet düşünmek güçtür.”

HANS SCHARUN:

*Berlin Flarmoni Binası: (1963)

Projenin esas çıkış noktası geleneksel konser salonlarında görülen sahnenin yerinin değiştirilmesi sahnenin ortaya alınarak dinleyici sıralarının onu dairesel biçimde kuşatması esas alınmıştır. Mimar biçimi önceden kararlaştırılmış bu yapıda irrasyonel karşıt geometrik anlayışla içten dışa doğru gelişen bir tasarımla yapının kitlesini oluşturmuş. İki katlı yatay bir platform üzerinde yükselen amorf irrasyonel formuyla doğadan kendiliğinden oluşmuş masif bir kaya yada buzdağı görünümündeki yapının insanların alışageldiği geometrik formlarla hiçbir ilgisi yoktur. Yapıda anti-simetrik ve dinamik denge anlayışı başta gelen özelliktir.

EERO SAARIEN:

*Twa Binası: Newyork (1956-1961)

Yapının hareket noktası mimarın 1956’da bir restoranda yemek yerken menü kartına çizmiş olduğu krokilerdir. İrrasyonel anlayışla yapılan çizimlerde yapının formu kanatlarını simetrik olarak açmış iki ayağı üzerinde henüz yere konmuş büyük bir kuş görünümündedir. Ancak yapı bir kuşa benzediği için değil Gabo kriterlerini yerine getirdiği için estetik değeri yüksek mimari bir eser sayılacaktır. Yapı tasarım safhasında “esin’in” önemini vurgulayan bir örnektir.

6- POST MODERNİZM:

Post modernizm (1972) özgün bir mimarlık akışı olmayıp modern klasik devrin uluslar arası üslubuna bireysel ölçekte tepki gösteren mimarların oluşturduğu bir harekettir. Ancak birbirinden habersiz bu mimarlar arasındaki tek ortak nokta uluslar arası üsluba karşı çıkmak tepki göstermektir. Dolayısıyla yaklaşımın özgün bir felsefesi teorisi olmayıp yalnızca tepkisel niteliktedir. Ancak haklı tepkilerine karşı tuttukları yol yanlıştır. Philip Johnson, Mies Van Der Rohe’un öğrencisidir ve ustası için “Mies bir dahidir ama artık yaşlandım ve sıkıldım benim yönüm bellidir. Eklektik gelenek tarih boyunca sevdiğim şeyleri seçmeye çalışıyorum tarihi bilmezlikten gelemeyiz” der. Son yapılardan olan A.T.T. Bina’sının ön cephesi çatıda Barok çizgilere sahipken büro pencereleri aşamasında purizmin kübik kütlesini zemin kattaki lobi girişinde ise rönesansın ünlü yapılarından Pazzy Şapelinin ( Brunaccellhi) cephesinden izler görülür. Bu eklektik anlayış kuşkusuz geriye dönük bir çabanın olumsuz ürünüdür. İnsanoğlu ileri dönük, yaratıcı, yenilikçi çabalarıyla mağaralarda yaşamaktan bugüne gelmiştir ve artık geriye dönemez. Philip Johnson ve Michel Graves ve beraberindeki mimarlar tüm çaba ve eskizlerinde eskinin cephe anlayışlarını taklit etmişlerdir.

7- KONSTRÜKTİVİZM:
Bu akım ikisi de heykeltraş olan Naum Gabo ve Antoine Pewsner tarafından geliştirilmiş olup ilkeleri 1920’de yayınlanan “realist manipeshto” adı altında açıklanmıştır. Gabo bir heykelin geleneksel şekilde bir kütleyi yontarak meydana getirebileceğimiz gibi çeşitli elemanların birbirine bağlanması yöntemiyle de konstrüktiv bir şekilde gerçekleştirilebileceğini söylüyordu. Konstrüktivizm estetik açıdan “mekanik bir estetik” ön plandadır ve bu akımın mimarlığı çağdaş teknolojiyle dayanır. ressam heykeltraş ve mimar Vilademir Tatlin, ressam Kasimir, ressam ve mimar Lissitzky bu akımın önde gelen sanatçılarıdır. Lissitzky ileri teknoloji olanaklarının potansiyelini geniş, cesur, konsol kirişlerle ifade eden binalar öneriyordu. Gabo’nun konstrüktiv heykelleri heykel sanatında bir devrim yaratırken bu tür bir yaklaşım mimarlık için normal bir olgudur. Ancak burda yeni olan konstrüktif elemanların estetik ögeler olarak değerlendirilmesidir. Yoksa strüktür elemanlarının açıkça gösterildiği mimarileri biz daha önce gotik mimaride görmüştük.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

MALZEME TEKNİĞİ DENEY RAPORU

Mart 21, 2008 at 7:14 pm (inşaat)

MALZEME TEKNİĞİ DENEY RAPORU

Deneyin Amacı : Metallerin imalatının kontrolü , en iyi özellikleri elde etme , yeni alaşımlar ve imal usulleri araştırma , dayanıksızlık ve kazaların sebebini bulma gibi problemlerde metallerin fiziki yapısı incelenerek bu problemlere çözüm aranmıştır. Burada metalografik inceleme yapılmıştır.

Deneyde kullanılan araç ve gereçler : Her işte olduğu gibi burada da eksiksiz bir numunenin hazırlanması gerekmektedir. Düzeltme ve parlatma işleminde elimizde kolayca tutabilmemiz için numunelerin 15 ila 20 mm çapında , 20-25 mm yükseklikte olması istenir. Numunenin kesilebilmesi için bir testere kullanılır. Testereyle kesilen yüzeylerin kesilebilmesi için ve ayrıca yüzeylerin düzeltilmesi için elle asitleme yapılmaktadır. Bundan önce ise yüzeyler güzelce zımparalanmalıdır.
Numunenin faz yapısının incelenmesinde kullanılan mikroskopta iki mercekli objektif bulunmaktadır. Ayrıca mikroskobun büyütücü kısmında dört tane lens kullanılmıştır. Mikroskop altında numuneyi 50-1000 defaya kadar büyüterek inceleyebiliriz. Numunenin daha iyi görülebilmesi için netlik ayarı yapılmaktadır. Bu ayar düğmeleri ile merceklerin mesafeleri ve açıları ayarlanmaktadır. Ayrıca numuneyi daha iyi inceleyebilmek için mikroskobun üzerinde birde lamba bulunmaktadır.

Deneyin yapılışı : İç yapısı incelenecek olan malzemeden elle tutulacak büyüklükte bir numune testere ile kesilmektedir. Kesilen numunenin yüzeyindeki testere izlerini yok etmek için yüzeyler zımparalanır. Sonra yüzeylerin parlaması için bir beze asit dökülerek silinir. Bunu yapmamızın nedeni fazların üzerindeki fazla enerjiyi almaktır. Böylece faz yapısını daha rahat görebiliriz. Numune hazırlandıktan sonra numunenin mikroskoba uygun şekilde konulması gerekir. Aksi taktirde malzemenin faz yapısı hakkında fazla bir bilgi edinemeyiz. Bu sebepten dolayı mikroskobun ayar düğmesi ile gerekli ayarlar yapılmaktadır. Gerekli ayarlar yapıldıktan sonra mikroskoptan bakıldığında numunenin faz yapısını görebiliriz.

Deneyde Ç1020 , Ç1050 , lamel grafitli dökme demir kullanılmıştır. Her bir numune yukarıdaki işlemlere göre hazırlanmıştır. Bu numuneler birer birer mikroskop altına yerleştirilerek gerekli ayarlamalar yapılarak faz yapıları incelenmiştir.

Deneyde elde edilen bulgular : Numuneler birer birer mikroskopta incelendiğinde aşağıdaki faz yapıları görülmüştür.

Ç1020 çeliği
Ç1050 çeliği

Lamel grafitli dökme demir

Deneyde elde edilen bulguların değerlendirilmesi : Perlit , ferrit oldukça mukavemetlidirler. Ç1020’de Ç1050’ye göre daha az perlit vardır. Bundan dolayı daha mukavemetsizdir. Lamel grafitli dökme demirde perlit ve ferrit miktarı tahmin edilemediğinden mukavemeti belirlemek daha zordur. Çeliğin bünyesinde bulunan %C oranına göre mukavemeti değişir. Çelik içersinde C şu şekilde bulunur.
a)Katı eriyik a+g katı eriyiğindeki gibi
b)Fe ile kimyasal bileşik oluşturur. Çelik bünyesinde C serbest halde bulunmaz. Serbest karbona grafit demir denir. Dökme demirlerin içinde C hem serbest halde hem de bileşik halde bulunur. Dökme demirlere doğru gidildikçe sertlik oranı %C oranı arttıkça sertlik ve mukavemet artarken süneklik azalmaktadır. Mukavemet %C oranının 0.8 değerinden sonra belli bir değerde düşmektedir.

Metalografi :Metallerin iç yapısının incelendiği bilime metalurji ve özelliklerinin incelenmesine ve ölçülmesine metalografi denir.

Dağlama yapılmasının nedenleri : Gerçek yapı özelliklerini ortaya çıkarmak için , mikroskobik inceleme için hazırlanan numunelerinin bir çoğu son bir hazırlama aşamasına gereksinim duyarlar. Bu gereksinim dağlama yapılarak giderilir.

a(x-0.008)=P(0.8-X)

Ç1020
a=0.8
P=0.2 0.8*(X-0.08)=0.8*(0.8-X) HB
X=0.0064+0.16
X=0.1664 s

Ç1050
a=0.2
P=0.8 0.2*(X-0.008)=0.8*(0.8-X
X=0.64+0.0016 0.8 C %C
X=0.6416

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

MALZEME TEKNİĞİ DENEY RAPORU

Mart 21, 2008 at 7:14 pm (inşaat)

MALZEME TEKNİĞİ DENEY RAPORU

Deneyin Amacı : Metallerin imalatının kontrolü , en iyi özellikleri elde etme , yeni alaşımlar ve imal usulleri araştırma , dayanıksızlık ve kazaların sebebini bulma gibi problemlerde metallerin fiziki yapısı incelenerek bu problemlere çözüm aranmıştır. Burada metalografik inceleme yapılmıştır.

Deneyde kullanılan araç ve gereçler : Her işte olduğu gibi burada da eksiksiz bir numunenin hazırlanması gerekmektedir. Düzeltme ve parlatma işleminde elimizde kolayca tutabilmemiz için numunelerin 15 ila 20 mm çapında , 20-25 mm yükseklikte olması istenir. Numunenin kesilebilmesi için bir testere kullanılır. Testereyle kesilen yüzeylerin kesilebilmesi için ve ayrıca yüzeylerin düzeltilmesi için elle asitleme yapılmaktadır. Bundan önce ise yüzeyler güzelce zımparalanmalıdır.
Numunenin faz yapısının incelenmesinde kullanılan mikroskopta iki mercekli objektif bulunmaktadır. Ayrıca mikroskobun büyütücü kısmında dört tane lens kullanılmıştır. Mikroskop altında numuneyi 50-1000 defaya kadar büyüterek inceleyebiliriz. Numunenin daha iyi görülebilmesi için netlik ayarı yapılmaktadır. Bu ayar düğmeleri ile merceklerin mesafeleri ve açıları ayarlanmaktadır. Ayrıca numuneyi daha iyi inceleyebilmek için mikroskobun üzerinde birde lamba bulunmaktadır.

Deneyin yapılışı : İç yapısı incelenecek olan malzemeden elle tutulacak büyüklükte bir numune testere ile kesilmektedir. Kesilen numunenin yüzeyindeki testere izlerini yok etmek için yüzeyler zımparalanır. Sonra yüzeylerin parlaması için bir beze asit dökülerek silinir. Bunu yapmamızın nedeni fazların üzerindeki fazla enerjiyi almaktır. Böylece faz yapısını daha rahat görebiliriz. Numune hazırlandıktan sonra numunenin mikroskoba uygun şekilde konulması gerekir. Aksi taktirde malzemenin faz yapısı hakkında fazla bir bilgi edinemeyiz. Bu sebepten dolayı mikroskobun ayar düğmesi ile gerekli ayarlar yapılmaktadır. Gerekli ayarlar yapıldıktan sonra mikroskoptan bakıldığında numunenin faz yapısını görebiliriz.

Deneyde Ç1020 , Ç1050 , lamel grafitli dökme demir kullanılmıştır. Her bir numune yukarıdaki işlemlere göre hazırlanmıştır. Bu numuneler birer birer mikroskop altına yerleştirilerek gerekli ayarlamalar yapılarak faz yapıları incelenmiştir.

Deneyde elde edilen bulgular : Numuneler birer birer mikroskopta incelendiğinde aşağıdaki faz yapıları görülmüştür.

Ç1020 çeliği
Ç1050 çeliği

Lamel grafitli dökme demir

Deneyde elde edilen bulguların değerlendirilmesi : Perlit , ferrit oldukça mukavemetlidirler. Ç1020’de Ç1050’ye göre daha az perlit vardır. Bundan dolayı daha mukavemetsizdir. Lamel grafitli dökme demirde perlit ve ferrit miktarı tahmin edilemediğinden mukavemeti belirlemek daha zordur. Çeliğin bünyesinde bulunan %C oranına göre mukavemeti değişir. Çelik içersinde C şu şekilde bulunur.
a)Katı eriyik a+g katı eriyiğindeki gibi
b)Fe ile kimyasal bileşik oluşturur. Çelik bünyesinde C serbest halde bulunmaz. Serbest karbona grafit demir denir. Dökme demirlerin içinde C hem serbest halde hem de bileşik halde bulunur. Dökme demirlere doğru gidildikçe sertlik oranı %C oranı arttıkça sertlik ve mukavemet artarken süneklik azalmaktadır. Mukavemet %C oranının 0.8 değerinden sonra belli bir değerde düşmektedir.

Metalografi :Metallerin iç yapısının incelendiği bilime metalurji ve özelliklerinin incelenmesine ve ölçülmesine metalografi denir.

Dağlama yapılmasının nedenleri : Gerçek yapı özelliklerini ortaya çıkarmak için , mikroskobik inceleme için hazırlanan numunelerinin bir çoğu son bir hazırlama aşamasına gereksinim duyarlar. Bu gereksinim dağlama yapılarak giderilir.

a(x-0.008)=P(0.8-X)

Ç1020
a=0.8
P=0.2 0.8*(X-0.08)=0.8*(0.8-X) HB
X=0.0064+0.16
X=0.1664 s

Ç1050
a=0.2
P=0.8 0.2*(X-0.008)=0.8*(0.8-X
X=0.64+0.0016 0.8 C %C
X=0.6416

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

BETON :

Mart 21, 2008 at 6:57 pm (inşaat)

BETON :

Beton, çimento, su, agrega ve kimyasal veya mineral katkı maddelerinin homojen olarak karıştırılmasından oluşan, başlangıçta plastik kıvamda olup, şekil verilebilen, zamanla katılaşıp sertleşerek mukavemet kazanan bir yapı malzemesidir.

Betonun mutlak hacmini %70 oranında agrega (kum, çakıl, mıcır), %10 oranında çimento, % 20 oranında su oluşturur. Gerektiğinde, çimento ağırlığının %5′sinden fazla olmamak kaydıyla, katkı malzemesi ilave edilebilir.

Tablo 1 Beton Karışım Oranları

Beton Karışımları

Karışım
Ağırlıkça (Alman)
Hacimce (ABD)
Çimento
kg
Kum
kg
Çakıl
kg
Çimento
lt
Kum
lt
Çakıl
lt
1
2,5
3,6
1
1,5
3
zengin
1
3
4,5
1
2
3,5
standart



1
2,5
4
orta



1
3
5
zayıf

Miktarlar

Kullanıldığı Yerler
Çimento
kg
Kum
lt
Çakıl
lt
325
400
800
Yüksek mukavemetli kolon, vibrasyon ve su etkisi
275
400
800
Betonarme döşeme, kiriş, kolon, makine temelleri
250
500
800
Toprak üstü beton inşaat, temeller
500
500
850
Kütle betonu, duvar dolgusu

Betonu günümüzün en yaygın taşıyıcı yapı malzemesi yapan özellikleri şöyle sıralamak mümkündür :

· Ucuzluğu,
· Bilgisayar kontrollü santraller, transmikserler, pompalar vs. ile üretim, taşıma ve yerleştirme aşamalarında büyük gelişmelerin sağlanmış olması,
· Şekil verilebilme kolaylığı,
· Çelik donatı ile (betonarme) çekme mukavemetinin yetersizliğinin dengelenmesi
· Yüksek basınç dayanımlarına ulaşılması
· Fiziksel ve kimyasal dış etkilere karşı dayanıklılığı (uzun ömür, bakım kolaylığı),
· Hafif agrega ile hafifletilmesi, pigmentlerle renklendirilmesi

Betonu oluşturan hammaddeler çimento, su, agrega (kum, çakıl, kırma taş), kimyasal katkılar ve mineral katkılardır. Kimyasal katkılarla (akışkanlaştırıcı, priz geciktirici, geçirimsizlik sağlayıcı, antifriz,… ) mineral katkılar (taş unu, tras, yüksek fırın cürufu, uçucu kül, silis dumanı,… ) betonun performansını istediğimiz yönde iyileştiren çağdaş teknoloji unsurlarıdır. Çimentoyla suyun karışımından oluşan çimento hamuru zamanla katılaşıp sertleşerek agrega tanelerini (kum, çakıl, kırmataş) bağlar, yapıştırır, böylece betonun mukavemet kazanmasına imkan verir.

Dolayısıyla betonun mukavemeti,
· çimento hamurunun mukavemetine
· agrega tanelerinin mukavemetine
· agrega taneleri ile çimento hamuru arasındaki yapışmanın gücüne (aderans) bağlıdır.

Betonda aranan özellikler :

Bu özellikleri iki grupta sınıflandırmak mümkündür:
a) Taze Betonda:
· İşlenebilme özelliği, uygun kıvam
· Taze betonun sıcaklığı
· Agrega maksimum dane büyüklüğü
· Homojenlik, kıvam kaybı, hava miktarı,
· Birim ağırlık

b) Sertleşmiş Betonda:
· Dayanım (basınç, çekme, eğilme, yarılma mukavemetleri)
· Dış etkenlere karşı dayanıklılık (geçirimsizlik, aşınmaya dayanıklılık)
· Donma ve çözülmeye dayanıklılık
· Hafiflik veya ağırlık
· Isı, ses yalıtımı ve estetik (Brüt betonda dış görünüş)
· Ekonomi

Beton günümüzde yapıya taşıyıcı elemanlar, dolgu, yalıtım, kaplama elemanları, dekoratif ve hazır elemanlar olarak çeşitli amaçlarla girmektedir. Yapıya taşıyıcılık amacıyla giren normal betonları B16-45 N/mm2 olarak belirlememiz mümkündür. B100 betonları ancak özel üretimle sağlanan ön gerilmeli betonlardır.

Taşıyıcı normal betonlar dışında, betonlar yapıdaki kullanılma yeri ve şekline göre, farklı yöntemlerle ve farklı malzemeler kullanılarak üretilmektedir. Bu şekilde üretilen ve yapıda dolgu, yalıtım, kaplama elemanları, dekoratif yüzeyler, hazır elemanlar olarak kullanılan çeşitli betonları, özel betonlar adı altında incelememiz mümkündür.

ÖZEL BETONLAR :

Bu betonları normal betonlardan ayıran yönler; birim ağırlıklarının, kullanılma yerlerinin farklı olması ve farklı malzemeler kullanılarak üretilmeleridir.

a) Dolgu ve Yalıtım Betonları :

Bu gruba giren özel betonlar, bünyesinde çeşitli niteliğe sahip agregaların (ince agregasız, hafif agragalı, bitkisel agregalı ve asbestli) yer aldığı veya hava ve gaz boşluklarının bulunduğu, birim hacim ağırlıkları 1600 kg/m3’ ten küçük olan hafif betonlardır.

Ayrıca ısı geçirimsizlik değerleri yüksek, mekanik işlemlere elverişli ve genellikle prefabrikasyon ürünü olduklarından, işçilik kalitesi ve ekonomi açısından rasyonel malzemelerdir. Mukavemetleri 5-10 N/mm2 arasında değişir. Yapıda, duvar ve döşeme sistemi içinde kullanılmak amacıyla kalıplama şeklinde bloklar (briket) veya panolar halinde üretilebilir.

– Bünyesinde sadece 10-20 mm çapında iri agrega bulunan, 200-250 kg dozajlı (mukavemeti 5-15 N/mm2) İnce Agregasız Betonlar,

– Ponza (bims) taşı, tüf, tuğla kırığı, cüruf, vermikülit, perlit gibi hafif yapı agregalar kullanılarak üretilen, hafifliğini bünyesindeki agreganın özelliğinden alan (mukavemeti 2,5-12 N/mm2, yoğunluğu 0,5-1 gr/cm3, ısı iletim katsayısı 0,25 kcal/mh oC) Hafif Agregalı Betonlar,

– Ağaç, pirinç, hindistancevizi kabuğu, saz, şeker kamışı, ahşap artığı talaş gibi bitkisel esaslı agreganın çimento, alçı ve magnezyum esaslı bağlayıcılarla birleştirilerek basınçlı kalıplama ile elde edilen, 5 x 10 cm kalınlığında (mukavemeti 1,5-2 N/mm2, yoğunluğu 0,36-0,6 gr/cm3, ısı iletim katsayısı 0,38 kcal/mh oC), ilk defa heraklith (talaş levha) adı altında üretilen Bitkisel Esaslı Betonlar,

– % 10-20 asbest liflerinin %40 su ve % 40-50 portland çimentosu ile karıştırılmasından elde edilen ve santrifüjden geçirilerek basınç altında 4-60 mm kalınlıkta, 330-125 cm boy ve 92-120 cm eninde düz veya ondüle edilerek şekillendirilen (ondüle genişliği l=1.77cm, yüksekliği h=7cm, mukavemeti 60 N/mm2, eğilme mukavemeti 20 N/mm2, yoğunluğu 1,75 gr/cm3, ısı iletimi 0,30 kcal/mh oC), ayrıca 5-60 cm çapında, basınçlı basınçsız boru şeklinde bulunan yanmaya karşı dayanımlı, su geçirimsiz, yapıda çatı ve cephe kaplaması olarak yer alan ilk defa eternith adı altında üretilmiş olan Asbest Betonları,

– Çeşitli hava sürükleyici katkı maddeleri ilavesi ile beton bünyesinde % 2-6 miktarında, 150-300 mikron çapında hava kabarcıkları oluşturulan, yalıtım ve plastiklik özelliklerine sahip Hava Sürüklenmiş Beton,

– Kireç ve çimento bağlayıcı kullanarak meydana getirilen karışımın bünyesine alüminyum tozu katılarak kimyasal reaksiyon sonucu hidrojen gazı çıkması ile oluşan boşluklu dokulu, yapıda donatılı veya donatısız durumda döşeme, duvar blokları ve panoları olarak uygulaması yapılan (mukavemeti 1,5-2,5 N/mm2, yoğunluğu 0,5-10,65 gr7cm3, ısı iletim katsayısı 0,2 kcal/mh oC, 50x25x7,5 – 15 cm boyutlarında), ilk defa Ytong adı altında üretilen Gazlı betonlar, bu grup içinde yer alır.

Bunlardan herhangi biri ile, özel kalıplara dökülmek, dövme, pres veya vibre edilmek suretiyle, yapıda duvar ve döşeme dolgu malzemesi olarak kullanılan beton briketler üretilir. T.S. 406’ ya göre, briketler 11-30 x 6-20 x 23-40 cm boyutunda, içi dolu veya delikli, 250-300 kg dozajlı, mukavemeti 3,5-7,5 N/mm2, Sa = %20 değerinde olmalıdır.

a.1) Hafif Beton :

Ağırlığı az, ısı yalıtımı yüksek, mukavemeti normal betonlardan biraz düşük ve yanmaz bir malzemedir. Birim ağırlıkları 2,0 kg/lt ‘ nin altındadır. Birim ağırlığın küçültülmesi ısı iletkenlik katsayısını küçültür ve ses yutuculuğu artar. Betonun birim ağırlığının azaltılması ise başlıca üç yolla yapılabilir.

– Normal agregaların yerine boşluklu olan doğal ve yapay hafif agregaların kullanılmasıyla üretilen hafif agregalı betonlar hafif agrega ile üretilen yalıtım betonunda agrega olarak ponza taşı, genleşmiş perlit, genleşmiş kil, plastik köpüğü veya odun talaşı gibi çok hafif ve çok boşluklu agrega belirli granülometride ve uygun oranlarda çimento ile karıştırılarak kullanılırlar.

Üretilen hafif betonların çoğunluğu öndökümlü blok ve döşemeler şeklindedir ve karışım oranları hacimce yaklaşık 1/6 ile 1/10 (çimento/agrega) arasındadır. Bunlar genellikle iç bölmeler için kullanılırlar, dayanım ve kalınlıklarına göre yük taşıyan veya taşımayan olarak sınıflandırılırlar.

Yalıtım veya taşıyıcı yapılma özelliklerine göre birim ağırlıkları arttırılır veya azaltılabilir. Memleketimizde Nevşehir’de izobims hafif yapı elemanları fabrikaları ponza taşlı briket ve hafif taşıyıcı elemanlar üretmektedir.

– Beton içinde fiziksel veya kimyasal yolla büyük miktarda boşluk oluşturarak üretilen gaz ve köpük betonlar ; çok ince kum ile yapılmış sulu bir harç içine alüminyum tozu gaz çıkartıcı ve kabartıcı, yahut da çalkalandığı vakit köpürtücü maddeler katmak suretiyle elde edilir. Bu harç sertleşince sünger gibi boşluklu bir yapıya sahip olur.

Gaz veya köpük betonu fazla sulu yapıldığı için rötre ve sünme değerleri yüksektir. İyice kurumadan kullanılmaz. Birim ağırlığı 0,8 kg/lt, yalıtımı yüksek, çivi çakılabilen, testere ile kesilebilen, basınç mukavemetine göre 25-50 kg/cm2 gibi sınıfları vardır.

– İnce agrega içermeyen beton iri agreganın çimento ve su ile karıştırılması sonucu elde edilir. Agrega normal veya hafif olabilir ve tek büyüklükteki tanelerin baskın olması sağlanmalıdır.

Gerçekten agrega taneleri birbirine değme noktalarında saf çimento hamuru ile tutturulmuştur. Çimento hamurunun su/çimento oranı çok kritiktir. Çünkü çok katı olursa agrega tanelerini yeterince kaplamayacak ve çok yumuşak olursa agregalardan süzülerek alt kısımlara toplanacaktır. En iyisi aşırı emici agregaların kullanılmadan önce iyice ıslatılması ve süzülmesidir.

Normal özgül ağırlıkta agrega kullanıldığında karışım hacimce 1/8 ve su/çimento oranı 0,40 veya daha azdır. Karıştırılan betonun yerleştirilmesinde gecikme olmamalıdır. Isı izolasyon özelliklerinden başka yüzeyi sızdırmaz yapıldığında ince agrega içermeyen beton kılcallığa maruz değildir ve bir tabaka kalınlıktan (genellikle 200 mm/8 inç) her türlü hava koşullarına dayanıklı bir duvar elde edilebilir.

Günümüz beton teknolojisinde yeni yeni gelişmekte olan bu beton türünde beton içinde çeşitli yöntemlerle boşluk oluşturmak genel kuraldır. Boşluk oluşturmaya harç içinde veya iri agrega taneleri arasında veya agreganın içinde yapılır.

‘’ Birim hacimdeki toplam malzeme ağırlığının azalması nedeniyle beton kalıbında daha düşük basınç oluşur,üretim ve yerleştirme kolaylaşır.

‘’ Üretilen bu betonların yapıya vereceği yükler azdır, temel ve diğer yapı boyutları küçük boyutlu yapılabilir.

‘’ Isı yalıtımları yüksektir.

‘’ Yangın bakımından daha elverişlidir.

Bununla birlikte bazı sakıncaları da vardır. Bunlar boşluklu olmaları nedeniyle mukavemeti aşınmaya karşı dayanıklılığı azdır. Bu betonlar birim ağırlıklarına göre kullanma yönünden yalıtım betonları, orta mukavemetli taşıyıcı betonlar olarak kullanılırlar.

Ülkemizde hafif agrega olarak Kayseri, Nevşehir ve Van dolaylarında sadece doğal olanları vardır. Bunlardan da ponza taşı en çok bulunanıdır. Ponza taşı ile yapılan hafif betonlar ise ya yalıtım ya da orta mukavemetli betonlardır. Bu hafif agrega ile daha güvenli taşıyıcı betonlar üretebilmek için ancak yarı hafif türden beton üretmek gerekir. Böylece doğal hafif agregaların daha rasyonel biçimde değerlendirilmesi söz konusudur.

Tablo 2 Hafif beton türleri, kullanış alanları, malzeme özellikleri

Türü

Hafif agregası
Ve
Beton türü
Özellikler
Birim ağırlık
(kg/lt)
Basınç mukavemeti (kg/cm2)
Isı iletkenlik katsayısı (kcal/mh 0C)
Yalıtım betonu
Genişletilmiş perlit, plastik köpüğü, gaz betonu

0,2 – 0,6

2- 25

0,05 – 0,20
Hem taşıyıcı hem yalıtım betonu

Bims betonu, genleşmiş kil, cüruf betonu, gaz betonu

0,6 – 1,2

25-100

0,20 – 0,45
Taşıyıcı hafif beton, betonarme öngerilmeli beton

Genleşmiş kil, yüksek fırın cürufu, uçucu kül

1,2 – 3,0

150-160

0,45 – 100

a.2) Hava Sürükleyici Katkılı ve Yumuşatılmış Beton :

Bu beton tipleri ya betonyerde karışıma veya çimentoya katkı maddesi ilavesi ile (genellikle sıvı) yaparak üretilir. Hava sürükleyici katkılı beton havalandırılmış veya köpüklü betondan iri agrega kullanılması ile ayrılır. Yine bu da yaklaşık % 3 ile 6 arası gibi küçük oranda hava içermesine rağmen hafif beton değildir. Normal hava veya su boşluklarından farklı olarak, sürüklenen hava dayanıklılığı azaltmayan küçük kabarcıklar halinde yayılmıştır; gerçekten bu beton, donmaya direnci ile ünlüdür. Hava sürükleyici katkı, dayanımda bir azalmaya sebep olmasına rağmen bu durum çoğunlukla sürüklenen hava ile gelişen işlenebilirlik sayesinde daha düşük bir su/çimento oranı kullanılarak dengelenir.

Yumuşatılmış betonun işlenebilirliği normal yoğun betona göre daha iyidir, bunun sebebi ya katkı maddesinden dolayı karışım suyunun yüzey gerilmesinin azalması veya çok ince tozlardan dolayıdır (yani kireç veya silis). Bazı yumuşatıcılar az miktarda hava sürüklerler.

Hava içeriğinin ölçümü :

Karışım oranları bilindiği takdirde yumuşatılmış betonlardaki hava içeriği, harçlar için gravimetrik yöntemle tayin edilir. Karışımın ıslak yoğunluğu sıkıştırma faktörü aletindeki silindir ile uygun ölçüm yapılarak bulunur.

Bir diğer yaygın yöntem arazi ve laboratuvar deneylerine uygun basınçlı tipteki havametrelerin kullanılmasıdır. Belli hacimdeki normal sıkıştırılmış beton, hava geçirmez bir kap içerisinde basit bir el pompası ile sıkıştırılır. Bu işlem Boyle ilkesine göre hava içeriğinin hacminde azalmaya sebep olacaktır. Ticari havametreler belli bir basınç uygulandığında doğrudan hava içeriğinin yüzdesini verecek şekilde kalibre edilmiştir. Bu yöntemin kullanılması aşırı gözenekli agregalar için uygun olmamakla beraber, diğerleri için güvenilebilir sonuç verir. Yöntemin kullanılışı aşağıdaki deneyde verilmiştir.

Havametre ile betonun hava içeriği ;

(Not : Aşağıda verilen yöntem 7,0 lt numune alabilen ve 1 bar basınç uygulandığında doğrudan okuma alınabilecek şekilde doğru kalibre adilmiş tipik ticari aletlerle uygulanabilir.)

Aletler : havametre – numune kabı – kürek – 16 mm çaplı, 600 mm uzunluğunda yuvarlak uçlu çelik çubuk – lastik tokmak (250 gr) – huni ve lastik tüp – büyük beher – kurutma bezi.
Numune : hava sürükleyici katkılı taze beton.

* Beton, aletin teknesine 3 tabaka halinde yerleştirilir. Her tabaka 25 defa çubukla tokmaklanır ve daha sonra teknenin dışından 15 defa lastik tokmakla vurulur. Üçüncü tabaka teknenin üzerinden biraz taşmalıdır.

* Beton teknenin kenarlarına göre düzeltilir ve aletlerle birlikte verilen metal disk beton yüzeyine yerleştirilir.

* Teknenin kenarları temizlenir, contalar takılarak kelepçeleri sağlamca tutturulur.

* Havametredeki düşey tüpe yarıya kadar su doldurulur (hava deliği açık), alet 300 eğilerek birkaç defa yuvarlatılır ve başlığı lastik tokmakla hafifçe vurularak içerdeki sıkışmış hava çıkartılır.

* Tüp düşey durumda iken su ile doldurulur ve ölçekteki sıfır göstergesine kadar boşaltılır.

* Hava deliği kapatılıp, standart deney basıncı uygulanır ve yeni su seviyesinin verdiği hava içeriği okuması alınır.

* Basınç kaldırılır ve su seviyesinin tekrar sıfır göstergesine gelmesi kontrol edilir. Arada fark var ise bu agreganın emiciliğinden dolayıdır ve bu değer ölçülen hava içeriği değerinden çıkarılmalıdır.

* Aletler temizlenir.

* Taze numune ile bir sonraki deney yapılır. Alternatif olarak 1. adım betonun vibrasyonla sıkıştırılarak yapılabilir.

Sonuç :
6. adımdaki okuma ile bulunan toplam görünen hava içeriği 7. adımda elde edilen agreganın su emmesine göre düzeltilmelidir. Bu yine de agreganın emdiği havanın ihmal edilmesini sağlamaz. Genellikle normal yoğun agregalarda % 0,2 ile 1 arasındadır. Gerekirse uygun bir agrega düzeltme faktörü bulunur ve sonuçtan çıkartılır. Bu faktör agregalar ile aynı miktarda beton numuneler kullanılarak ayrı deneyler yapılıp kolayca elde edilebilir.

Düzeltilmiş iki deney sonucunun ortalaması alınır.

Not: Hava sürükleyici katkısız beton normalde yaklaşık %98 civarında sıkıştırılabilir. Dolayısıyla ölçülen hava içeriğinden %2 çıkartılarak katkı miktarı elde edilir. Alternatif olarak karışımda yumuşatıcı olmaksızın yapılan deney, çıkartılacak miktarı verecektir.

a.3) Gazbeton :

Gazbeton, hem kullanımında ısı yalıtımında hem de üretim süresince enerjinin tasarruf edilmesine katkı sağlayan, hammaddeleri; kuvarsit (kum,kumtaşı) portland çimentosu, sönmemiş kireç ve suyun karışımından oluşan, çoğunlukla kireçli ve silikatlı ham maddelerden meydana gelen ve basınçlı bir buhar ortamında sertleştirilen kalsiyumsilikathidratların oluşturduğu, yanmayan, özgün, gözenekli bir hafif beton yapı malzemesidir.

Gazbetonun önemli özelliklerinden biri gözenekli yapısıdır. Hacminin % 70-80’ i boşluktur. Bu yapı hem düşük birim hacim ağırlığını hem de yüksek ses yalıtımını sağlamaktadır.

Sınıflandırma :

Gazbetonun karakteristik dayanımına,basınç mukavemeti ve kuru birim hacim ağırlıklarına göre sınıflandırabiliriz.

Gazbeton ülkemizde G1, G2, G3, G4, G6 olarak isimlendirilir. Bu isimler malzemenin basınç mukavemet değerlerine bağlıdır. Sınıf işareti ise birim hacim ağırlığa göre belirlenir.

Tablo 3 Karakteristik dayanımına göre

Özellik
Düşük
Orta
Yüksek
Basınç dayanımı(Mpa)
<1,8
1,8 – 4,0
>4
Elastisite modülü(Mpa)
<900
900-2500
>2500
Kuru birim ağırlık(kg/m3)
200-400
300-600
500-1000
Isıl iletkenlik(kuru) (w/mk)
>0,10
0,06 – 0,14
>0,12

Tablo 4 Basınç mukavemetleri ve kuru birim hacim ağırlıklarına göre

Sınıf
Basınç mukavemeti ortalama asgari değer (kgf/cm2)
Basınç mukavemeti en küçük değer (kgf/cm2)
Birim hacim ağırlık
Ortalama birim hacim ağırlık
Sınıf işareti
G1
15
10
0,4 – 0,5
0,31 – 0,40
0,41 – 0,50
G 1/0,4
G 1/0,5
G2
25
20
0,4 – 0,5
0,31 – 0,40
0,41 – 0,50
G 2/0,4
G 2/0,5
G3
35
30
0,5 – 0,6
0,41 – 0,50
0,51 – 0,60
G 3/0,5
G 3/0,6
G4
50
40
0,6 – 0,7
0,51 – 0,60
0,61 – 0,70
G 4/0,6
G 4/0,7
G6
75
60
0,7 – 0,8
0,61 – 0,70
0,71 – 0,80
G 6/0,7
G 6/0,8

Üretim :

Günümüzde gazbeton üretimi çeşitli oranlardaki bağlayıcı malzemelerle yapılabilmektedir. Bu üretim kireç ve çimentonun miktarlarının oranlarının birbirine göre fazla veya az olmasına göre kireç esaslı veya çimento esaslı üretim diye de sınıflandırılabilir.

Gazbeton üretim süresince hammadde hazırlama esnasında çimento hazır gelmektedir. Kum veya kuvarsit değirmende istenilen inceliğe getirilmektedir. Kireç ise hazır gelebilir veya parça kireç kullanılıyorsa değirmende istenilen inceliğe getirilir. Kum veya kuvarsitin bilyalı değirmenlerde yaş öğütme sistemiyle öğütülmesi yaygındır.

Gazbetonun bileşenlerini Kum/Kuvarsit, Kireç, Çimento, Alüminyum oluşturmaktadır. Bu malzemelerin kimyasal reaksiyonları, malzemenin düşük yoğunluktaki yüksek basınç mukavemeti buhar sertleşmesi ve oktaklavdaki buhar sertleşmesi sonucunda meydana gelir.

Yüzdesi(%)
CaO (kalsiyumoksit)
18-36
SiO (silisyumdioksit)
32-58
Al2O3 (alüminyumoksit)
2,4
MgO (magnezyumoksit)
<2
Fe2O3(demiroksit)
2
Alkali
<1
Diğer
1-4
Ateşte kayıp
8-12

Alüminyum tozu dışarıdan alınmaktadır. Çimento ve kireç fabrikanın kendi diğer bölümlerinden alınmaktadır ve üretim tesisinin çatı kısmındaki özel olarak hazırlanmış silolarda depolanmaktadır. Kum (silis kumu), kum değirmenlerinde öğütülerek 90 mikron incelik boyutuna getirilmektedir.

Değirmende öğütülen kuvarsit; çimento kireç, alüminyum tozu ve su ile karıştırıldıktan sonra elde edilen gazbeton harcı 6 metre boyundaki formelere dökülür. Gazbeton harcı, içinde bulunan kirecin su ile reaksiyona girmesi sonucu yüksek ısı açığa çıkar. Açığa çıkan bu ısı alüminyum tozunun kabartıcı etkisiyle gazbeton hamurunun kabarmasını ve gözenekli bir yapı kazanmasını sağlar.

Kabaran ve gözenekli bir yapıya sahip olan bu kütle belli bir sertlik kazandıktan sonra otomatik kesme makinasında çelik teller yardımıyla TSE normlarına uygun ölçülerde kesilir.

Önyapımlı donatılı elemanların çelik hasırları, otomatik punto kaynak makinalarında hazırlanır. Hazırlanan çelik hasırlar bitümle kaplanır ve döküm kalıplarına önceden monte edildikten sonra üzerlerine gazbeton harcı dökülür.

Kesim işlemi tamamlanan gazbeton kütlesinin düşük yoğunluk ve yüksek basınç mukavemetine erişmesi için otoklavlarda 12 atmosfer basınç ve 190 oC sıcaklıktaki doymuş buharla 11-12 saat süre ile sertleştirilir.

Malzeme otoklavlardan çıktıktan sonra TSE normlarına uygun mukavemet ve hacim sertliğine ulaşmış olur. Bundan sonra otomatik boşaltma makinalarında boşaltılır ve stok sahasına alınır, bir gün bekletildikten sonra sevk edilir.

Özellikler :

– Betondan 13, delikli tuğladan 2-4 kez daha fazla ısı yalıtımı özelliğine sahiptir. Bu nedenle kalorifer ilk tesis masraflarından ve yapı ömrünce yakıttan önemli tasarruf sağlar. Gazbeton ile yapı yazın serin, kışın sıcak olur.

Gazbeton’un ısı yalıtımını sağlayan unsuru, küçük gözenekler arasında sıkıştırılmış kuru havadır. Hacminin % 84′ü kuru havadan oluşan ve kuru birim hacim ağırlığı 400 kg/m³ olan gazbeton, doğal olarak başka hiçbir yalıtım malzemesine gerek duymadan ısı yalıtımı sağlayan bir yapı malzeme ve elemanıdır.

Yapılarda gazbeton kullanımı ek hiçbir zahmet getirmediği gibi pek çok konuda kolaylıklar sağlamaktadır. Örneğin; milimetrik ölçülere sahip olduğundan sıva kalınlıkları azaltılabilmekte, işlenmesi kolay olduğu için muhtelif tesisat işleri kolaylaşmakta, kesilebildiği için malzeme kaybı en aza inmekte, hafif olduğu için binaya fazla yük binmesi önlenerek dolayısıyla diğer malzemelerden de tasarruf sağlanmaktadır.

– Gazbeton betondan 6, tuğladan 3 kez daha hafif olması nedeniyle; nakliyeden, demir ve çimentodan önemli tasarruf sağlar. Yapı hafiflediği için deprem emniyeti artar, her türlü zemin şartlarında güvenlikle inşa edilebilir.

Yapı malzemeleri birim ağırlıklarına bağlı olarak farklı özellikler gösterirler. 100 kg/m³ birim ağırlığa kadar olan malzemeler yüksek ısı yalıtım özelliğine sahip olmalarına karşı taşıma güçleri yoktur. Buna karşın 800-2000 kg/m³ birim ağırlıktaki yapı malzemeleri ise yüksek taşıma gücüne karşı kötü ısı tutucu malzemelerdir.

Bu özellikleri dolayısı ile bu iki grup malzemenin yapıda ancak birlikte ve çok katmanlı veya sandviç tabir edilen boşluklu duvar tipinde kullanılması zorunlu olmaktadır. Nitekim bu gruba giren delikli blok tuğla ısı yalıtımı şartlarını yerine getirebilmek için yalıtım takviyesi ile çok tabakalı olarak kullanılabilmektedir. Çok tabakalı duvar ise işleme güçlüğü, maliyet, detay sorunları, deprem güvenliği, buhar kondenizasyonu gibi sorunları da beraberinde getirmektedir.

Deprem kuşağı üzerinde bulunan ve yangına karşı alınan tedbirlerin de yeterli olmadığı ülkemizde, bu sistemle inşa edilen yapılarda, deprem yönetmeliğinin istediği şartlar ve yangına karşı emniyet tedbirleri, yeterli denetim ve yaptırımlar etkili olmadığı için hiçbir şekilde uygulanmamakta, muhtelif facialar gözardı edilmektedir. Nitekim, benzer facialar çok yakın geçmişte çevremizdeki ülkelerde yüzbinlerce kişinin ölümüne, milyarlarca dolarlık maddi kayba neden olmuştur.

Deprem Araştırma Enstitüsü, yaptığı araştırma ve çalışmalarda, aşağıdaki noktalara dikkat çekmektedir.

Tuğla yığma yapıların genellikle deprem açısından zayıf yapılar olduğu bilinmektedir. Bunların duvarlarının arasında hava boşluğu bırakılarak çift katlı yapılması ile birbirinden bağımsız iki duvar ortaya çıkmaktadır. Bu iki duvarın birtakım usullerle birbirine bağlanması mutlaka gereklidir. Bu duvarların deprem açısından durumu konusunda en son Amerikan ATC Taslak Yönetmeliği, bu tip yapıların özellikle duvar düzlemine dik deprem kuvvetleri karşısında çok zayıf olduklarını ileri sürmekte ve sadece önemsiz ve az katlı yapılarda kullanılması önerilmektedir. Isı tecridi için daha modern ve daha başka ekonomik yöntemlerin kullanılması önerilmektedir

Gazbeton ise 400-600 kg/m³ birim ağırlıkta malzemeler grubuna girmekte, her iki grubun da özelliklerine sahip bulunmaktadır. Nitekim bugün gazbeton Türkiye’de ve Dünyada hem ısı yalıtım yönetmeliklerinin öngördüğü yalıtım şartlarını karşılayabilmekte hem taşıyıcı görevini yerine getirmekte hem de yapılarda deprem güvencesi sağlamaktadır.

– Gazbeton, beton sınıfına girmesine karşın ahşap gibi kolayca işlenebilir. Testere ile kesilebilir, matkap ile delinebilir, rendelenebilir, çivi çakılıp vidalanabilir, tesisat için kolaylıkla kanallar açılabilir. Kesilebildiği için malzeme kaybı en aza inmektedir.

– Gazbeton fabrikada özel makinelerle milimetrik hassasiyetle boyutlandırılır. Böylece malzemenin düzgün olması nedeniyle yalnız perdah sıva ile yetinilmesini sağlar. Sıva kalınlıklarının azaltılmasıyla işçilik ve zamandan tasarruf sağlamaktadır.

b) Kaplama Betonları :

Şantiyede, yerinde dökme betonu ile, düzeltme harcı üzerine 2,5-5,0 cm kalınlıkta, en uzun kenarı 1,5 m ve alanı 2m2’den fazla olmayacak şekilde derzli olarak dökülen, döküldükten 3-5 gün sonra bünyesindeki agrega (mermer pirinci veya aynı sertlikte renkli doğal taş pirinci) yüzeyleri ortaya çıkacak şekilde karborondum disklerle silmeye tabi tutulan Dökme Mozaik ve üst katı oluşturan beton içine doğal taş veya mermer parçalarının elle yerleştirilip aralarının harçla doldurulması sonucu elde edilen Palladiyen Döşemeyi bu grup içinde saymak mümkündür.

Mozaik Betonu :

Bu yoğun bir beton olup özellikle döşeme yüzeylerinde sürtünme ve aşınmaya karşı dirençlilik için yapılır. Düşük su içerikli zengin karışımlar gerekir. İri agrega özellikle tane şekli iyi (pul pul veya uzun değil), sert ve dayanıklı olmalıdır ve silt ve çok ince taneler içermemelidir. Uygun tipte olanlar bazalt, gabro, hornfel, bazı kireç taşları, porfir (somaki taşı) ve kuvarsit içerir. İnce agrega doğal kum kırma çakıl veya iri agregaya uygun taşlardan birinin kırması olabilir. Mozaik betonunun dökülmesi ve yüzey bitimi için kalın döşeme dolgusundaki adımlar takip edilir.

c) Dekoratif Yüzeyli Betonlar (Brüt Beton) :

Brüt beton, bilinçli olarak önceden tasarlanmış, üst yüzeyi görülecek şekilde doğal görünümü ile bırakılan veya çeşitli dokusal etkilerin arandığı, yüksek kaliteli ve kalıp sisteminde aşırı özen gösterilen beton yüzeylerdir.

Brüt beton yüzeyler, taşıyıcı beton sisteminin bir yüzeyi şeklinde düşünülmekte veya taşıyıcı sisteme bir kaplama elemanı olarak uygulanmaktadır. Brüt beton yüzeylerin oluşmasında önemli rol oynayan kalıp yapımında metal, plastik, suni ahşap ve geçmeli doğal ahşap gibi malzemeler kullanılır. Ayrıca çeşitli dokusal yüzeylerin meydana getirilmesi için bu kalıp sistemi içinde alçı, kanaviçe, plastik, ahşap veya metal kalıp astarları da yer almaktadır. Kalıp sistemleri yatay ve düşey hareketli veya aşırı özen gösterilmiş klasik sistemle olabilir. Ancak klasik sistemde geçmelere, takviyelere ve genellikle bulonlu birleşimlere önem verilmelidir. Elde edilen brüt beton yüzeyler üzerinde üretimden sonra gerektiğinde yıkama, fırçalama, kırma veya asitle silme gibi işlemler yapılabilir. Brüt beton uygulamasında meydana gelecek herhangi bir hatanın giderilmesi çok zor ve hatta imkansızdır.

d) Çeşitli Amaçlarla Kullanılan Hazır Beton Elemanlar :

Bu grupta karomozaik, karosiman, suni mermer kaplamalar ve bunların dışında yapıya çeşitli amaçlarla (güneş kırıcı, çiçeklik, merdiven basamağı, harapet, pano, beton kiremit vs.) giren prekast beton elemanlar, yüksek mukavemet gösteren (B60) öngerilmeli kirişler, kolonlar ve beton elektrik direkleri sayılabilir.

Karomozaik 2,5 cm kalınlığında, genellikle 20×20 boyutunda dozajı ve agrega dokusu farklı iki tabaka halinde dökülen, atölyede ve yapıda yerinde yapılan, cilalama işleminden sonra kullanılan, çeşitli renk ve desenlerde bulunabilen döşeme kaplamalarıdır. Karosiman, karomozaiğin 2mm boyutunda agrega ile dökülmüş çeşididir.

Suni mermer ise mermer görünümünde bir karışımın bloklar halinde dökülüp kesilmesi ile elde edilen, 150-20 x 20-40 x 1,5-30 cm boyutlarında mukavemeti 74 N/mm2 ve Sa = %7 değerlerinde özelliklere sahip bir kaplama malzemesidir.

Bu malzemeler döşemeye ve duvara çimento harcı ve demir kenetlerle uygulanır. Çeşitli amaçlarla kullanılan prekast beton elemanlar, yapı dışındaki üretimin getirdiği ekonomiklik, işçilik kalitesi ve hız gibi özellikler nedeniyle günümüzde kendine geniş bir uygulama alanı bulmaktadır. Kullanılacağı yere göre, hazırlanmış bir seri kalıp sistemi ile dökülmekte ve sonradan taşıyıcı sistemdeki yerine çeşitli ek elemanları yardımıyla konulmaktadır.

Günümüzdeki ileri betonarme yapı tekniğinde yer alan, kalıp içine yerleştirilmiş elastiklik özelliği yüksek çeliklerin önceden çekilerek gerilmesi ve beton dökülüp bir miktar mukavemet kazandıktan sonra serbest bırakılması sonucu beraberinde sürüklediği betonu sıkıştırması ile yüksek mukavemete erişmiş Öngerilimli Betonlar ise yapıda genellikle kiriş ve kolon olarak yer almaktadır. Beton elektrik direkleri ise yatay bir eksen etrafında dönen kalıp sistemi (santrifüj metodu) ile üretilen, su geçirimsiz, mukavemetli ve içi boş hazır beton elemanlarıdır.

Ayrıca özel betonlar için günümüzde sürekli araştırmalar yapılmakta, bazı yeni çeşitler ileri sürülmektedir. Örnek olarak, atom radyasyonlarına karşı geçirimsiz, bünyesinde ağır agrega (barit, limonit, magnetit, hematit, metal kırpıntılar) kullanılmak suretiyle üretilen Ağır Betonlar söylenebilir.

Beton, ülkemizde, kısmen şantiyelerde üretilmekte, kısmen de işçilik ve kalite kontrolünü sağlamak amacıyla beton santrallerinde çeşitli kalitelerde hazırlanmakta ve yapı yerine özel araçlarla taşınmaktadır. Büyük şantiyelerde betonu merkezi bir yerde üretip pompalarla yapıdaki yerine sevk etmek mümkündür.

Beton ve özel betonlardan strüktür ve dolgu betonları m3, kaplama betonları ise m2 ölçümü ile değerlendirilir.

d.1) Öndökümlü Beton :

Yapıdaki son konumundan önce kalıplanan her türlü beton imalat, öndökümlü olarak adlandırılır.

Büyük öndökümlü elemanların çoğu donatılı olmalıdır. Bunlar sadece yapıda taşımaları gereken yüklere maruz kalmayacaklar, aynı zamanda taşıma ve kullanım sırasında ortaya çıkacak ekstra gerilmelere karşı da direneceklerdir. Bazı durumlarda normal yapısal donatı, taşıma ve kullanım için özel önlemlere gerek kalmadan yeterli olmaktadır. Fakat bunu her zaman kesin olarak kabul etmemek gerekir.

Uzun elemanlara vinç ile kaldırılmada kolaylık için çoğunlukla çelik çengeller monte edilir. Bunların yerleştirilmesi tasarımcı tarafından kaldırma sırasında riski en aza indirecek şekilde yapılır. Bundan dolayı elamanların kaldırılma işlemi her zaman bu kaldırma noktalarından yapılmalıdır. Kaldırılma sırasında gerilmeler daha büyük olur. Öndökümlü elemanların yapıdaki rollerini tam olarak yerine getirebilmeleri için, yerlerine doğru olarak monte edilmelidirler. Örneğin öndökümlü bir lento doğru olarak yerleştirilmelidir. Esas donatı eğilme tesirine karşı genellikle alt kısma yakın olarak yerleştirilmelidir. Bunu sağlamak için lentonun üst tarafı işaretlenir.
Alternatif olarak hem alt ve hem de üst kısma konulabilir. Böylece lento herhangi bir tarafa göre yerleştirilebilir ve ayrıca taşıma ve kullanma sırasında zarar riski de azaltılmış olur.

d.2) Ağır Beton :

Birim ağırlıkları 2,8 kg/lt ‘ nin üstündedir. Radyografi tesislerinde, atom reaktörlerinde öldürücü ışıklardan korunmak için bu betonların üretimi yoluna gidilir. Koruyucu bir betonun etkisi gamma ve nötron ışınlarına karşı sağladığı fayda ile ölçülür. Aynı zamanda alfa ve beta ışınlarına karşı da yeterlidir.

Ağır agrega ile üretilen bu betonların özgül ağırlıkları da çok yüksektir. Bu betonlarda ağır olmasının dışında aranan diğer şart çatlama yapmamasıdır. Yeter derecede kalınlıkta yapılan bu beton yük taşıma bakımında gerekli mukavemette olacağından orta sınıfta bir beton sınıfında üretilir.

Hidratasyon ısısı yüksek olmayan çimento ve ağır agrega olarak da barit, demir cevheri, demir kırpıntıları, magnetit, limonit, hematit, kurşun veya krom cürufu, çelik kırpıntıları, serpantin ve asbest lifleri kullanılmaktadır. Bunlar kırılıp parçalanarak ufalanır ve elenerek dane gruplarına ayrılır. Sonra da ideal granülometriyi verecek şekilde uygun oranlarda birbirlerine karıştırılarak ağır beton üretilir.

Hesap kuralları normal betonların aynısı olup, nemli toprak kıvamında üretilir. Vibrasyonla işlenerek kür süresi uzun tutulur.

e) Püskürtme Betonlar :

Püskürtme betonu hazırlanan bir beton karışımının basınçla püskürtülmesi esasına dayanır.

Ancak püskürtülen bu karışımın püskürtüldüğü yüzeyde kalıcı olabilmesi için çok kısa bir sürede prize başlaması gereği ortaya çıkmaktadır. Püskürtme betonunun prize başlaması saniye ile ifade edilmektedir. Püskürtme betonunun prize başlaması 75 sn, prizin tamamlanması ise 150 sn olarak belirlenmiştir.

Püskürtme beton kuru yada ıslak olarak hazırlanan karışımın basınçlı veya pompalarla boru hortum içinde 300 – 500 m. uzaklığa ve 100 m. yüksekliğe kadar taşımak ve oradan basınçlı hava ile püskürtmek mümkündür. Bu özelliklerinden dolayı püskürtme beton yüzme havuzu, sıvı depoları, kabuk çatılar, tünel kaplamaları vs. başka özellikle onarım ve takviye işlerinde öncelikle kullanma alanına girer.

Püskürtme betonlar üç çeşittir ;

– Portland çimentosu, normal agrega ve gerektiğinde alışılmış katkı maddesi karışımından oluşan normal tip püskürtme betonu. Kullanım alanları yeni inşa edilen su tankı, kanal, tavan, duvar, yüzme havuzu ve kanalizasyon sistemleridir. Ayrıca kaplama maddesi olarak ve eski yapıların tamirinde kullanılmaktadır.

– 1920 ‘li yılların ortasından bu yana kullanılmakta olan kolay işlenemeyen püskürtme betonu. Bu tip püskürtme betonu başlangıçta sanayi yapılarının tamiratında kullanılmaktaydı. Bu gün ise kimyasal, mineral ve seramik üretim santrallerinde uygulanmaktadır. Birkaç metre kalınlıkta uygulamak mümkündür.

– Paslanmaya ve kimyasal etkilere dayanıklı olması gereken yerlerde uygulanan özel tip püskürtme betonu. Portland çimentosu, agrega ve özel karışımlı katkı maddelerinden oluşur. Sodyum ve potasyum silikat, magnezyum fosfat ve polimeri içerir. Priz hızlandırıcı ve geciktirici katkı maddesi ve puzzolan kullanılır. Genellikle asidik ve bazik malzeme depolarında, bacalarda, kimyasal atık alanlarında ve fazla aşınmaya maruz yapılarda uygulanmaktadır.

f) Vakum Betonu :

Betonda yeterli işlenebilirlik, uygun su/çimento oranı ve gereğinden fazla katılan su önemli problemlerdendir. Bu problemin çözüm yollarından birisi, betonun vakum işlemine tabii tutulmasıdır. Bu amaçla, kalıba yerleştirilen taze betonda bulunan fazla su, yüzeye uygulanan vakum sayesinde belirli derinlikten alınarak uzaklaştırılır. Bu işlem sonucu, kolay işlenebilme amacı ile katılan suyun bir kısmı alınarak beton dayanım ve dayanıklılığında önemli iyileşmeler sağlanabilmektedir.

Beton yapımında karışıma giren suyun çimento ile kimyasal reaksiyon (hidratasyon) meydana getirerek betonun dayanım kazanmasını sağlamak ve betonun işlenebilmesini temin etmek amacı ile katıldığı bilinmektedir.

Jel fazı kılcal boşluklar tarafından kesilmektedir. Kılcal boşluklar hidratasyon olayı için gerekli olan sudan fazla su (işlenebilme suyu) katılması nedeni ile meydana gelmektedir. Eğer karışıma giren su hidratasyonun gerektiği kadar olsaydı kılcal boşlukların olmaması gerekirdi. O halde, işlenebilme için katılan suyun bir kısmının geri alınması durumunda, kılcal boşlukların azalması nedeni ile betonun dayanımında artış olması kaçınılmazdır.

g) Pompa Betonu :

Pompa betonu, yerleştirme yerlerine kadar basınçlı borular içinde iletilen betonlardır. Pompa betonlarının kesintisiz dökülmesi gerekir. O amaçla basınçlı borular içinde hava kabarcıkları oluşmaması ve betonun donmaması çok önem arz etmektedir.

Pompa betonlarında agreganın maksimum tane çapı iletim borusu çapının 0,40 katından fazla olmamalıdır. Pompa betonlarında mıcır kullanılması tercih edilmemeli, bunun yerine yuvarlak agerga tercih edilmelidir. Maksimum tane çapı 20 mm’yi aşmamalıdır. Pompa betonlarında kıvam akıcıya yakın plastik seçilmelidir. Karışıma giren çimento inceliğinin yüksek, kum miktarının yeterli olması gerekmektedir. Fazla oranda su katılarak kıvamın yükseltilmesi yerine bazı katkı maddelerinden yaralanarak kohezyonun (kendini tutma) özelliğinin arttırılması yoluna gidilmelidir.

Pompa betonları oluşturan elemanların hassas olarak ölçülmeleri ve mikserlerle daha homojen karışımları sayesinde dayanımları daha yüksek betonlar üretilebilmektedir. Diğer taraftan hızlı döküm, işgücünü azaltması ve şehir içlerindeki yapıların beton dökümü sırasında verdiği bazı olumsuzlukları önlemesi bakımından pompa beton çok önemlidir.

h) Prepakt Betonu :

Bu betona prepakt agregalı beton denilmesi daha doğru olabilir. Çünkü bu yöntemde, hazırlanan kalıpların içersine 3-5 cm çapında harç doldurma boruları yerleştirilir ve kalıpların içi iri agregalarla doldurulur (tane çapı en az 12 mm), mümkünse sıkıştırılır. Maksimum tane çapı 2 mm’yi aşmayan çok yüksek dozajlı harç (500-600 kg/m3) doldurma boruları yardımı ile enjekte edilir. Bu betonlar süreksiz granülometrili agregalarla yapıldığı için süreksiz granülometrili beton türü olduğu anlaşılmaktadır.
Prepakt betonlar onarım işlerinde, deniz altı beton dökümlerinde ve kesonlar içine dökülen büyük kütle betonlarında kullanılır. Prepekt beton harcının ince ve koheziv değerrinin yüksek olması için çimento tanelerinin çok iyi bir şekilde dağılmaları ve topaklanmamaları gerekir.

i) Ateşe Dayanıklı Betonlar :

Çok yüksek sıcaklıklara maruz kalabilecek atölye ve amonyak fabrikaları gibi yerlerde özel beton kullanılmalıdır. Ateşe dayanıklı betonun agregası reflakter malzemeler (çakmaktaşı, kuvars ve manyezit gibi) ve çimentosu ise alüminli çimentolardır.

j) Polimer Betonlar :

Polimerlerin beton katkı maddesi olarak kullanılması ile beton niteliğinde önemli artışlar meydana gelmiştir. Önceleri doğal kauçuk lateksi betona katılırken, 1965’den sonra suni polimerlerden yararlanılmaya başlanmış, çok önemli gelişmeler elde edilmiş ve halen bu çalışmalar devam etmektedir.

Polimerlerin beton teknolojisinde kullanılması üç yöntemle olmaktadır ;

j.1) Polimer Portland Çimento Betonları (PCC) :

Bu beton, normal taze betona polimerin karıştırılması ile elde edilmektedir. Karışıma girecek polimerin suda eritilerek emülsiyon haline getirilmesi, emülsiyondaki organik maddelerin betonun kireci ile reaksiyona girerek koagüle olmaması ve polimerizasyonun sulu ve alkali ortamda oluşması gerekmektedir. Bu amaca yönelik olarak önceleri PVA (polivinil asetat) kullanılmış. Ancak PVA emülsiyonu, sodyum parafinat türü bir tansioaktif bir madde ile sağlanabilmektedir. Bu polimer ile üretilen betonların dayanımı ve dayanıklılığı düşük olmuştur. Polivinil asetat dışında PVP (polivinil propionat), SBR (stiren bütadiyen lateks), PVC (polivinil klorür) gibi birçok ticari ürün bulunmaktadır.

j.2) Sentetik Reçine Betonları (PC) :

Sentetik reçina betonları üç başlık altında incelenebilir ;

j.2.1) Epoksi Reçine Betonları :

Epoksilerin ana maddesi bir molekül aseton ve iki molekül fenolden itibaren hazırlanan difenilolpropan (bisfenol A da denilen) ile gliserin ve propilen’den itibaren elde edilen glikol epiklorhidrin ’dir.

Epoksi reçineleri iki bileşenli ve sıvı olarak piyasanın arzına sunulmuştur. Bileşenlerin biri prepolimer (difenilolpropan glikol epiklorhidrin ’in alkali ortamda işlemi sonucunda epoksi reçinelerinin pimeri hazırlanır), ikincisi ise sertleştirici olarak adlandırılan çok fonksiyonlu üründür (örneğin, alifatik poliamin. Bu madde normal sıcaklıkta aktif haldedir. Bu nedenle en uygun sertleştirici madde olarak bilinmektedir).

Polimer ile setleştiricinin karıştırılması sonucu polimerizasyon meydana gelir. Polimerizasyon işlemi sonucu köprüleşme ve hacimsel molekül oluşur. Bu işlemde yan ürün oluşmaması ve rötrenin minimum düzeyde kalması ve hava kabarcığı oluşmaması önemli bir avantajdır. Bu karışım maddesinin ömrü pratik bir sorundur. Karıştırıldıktan sonra kullanılmaya imkan veren süre bir saatten birkaç güne kadar değişmektedir. Bu süre, sulandırıcı türdeki katkı maddeleri ile değiştirilebilmektedir.

Epoksi reçinelerinin içine pek çok katkı maddesi katılabilmektedir. Bunların amaçları viskoziteyi değiştirmek, termik genleşme katsayısını düşürmek, elektriksel iletkenlik sağlamak, tiksotropi (çalkalanınca sıvılaşan) kazandırmak, sertliği arttırmak vb. şeklinde sayılabilir. Al, Cu, Fe, Ag, çelik, Al2O3, kolloidal silis, kalker unu, alçı, mika, aspest ve grafit gibi maddelerden dolgu malzemesi olarak yararlanılmaktadır.

Epoksi reçinelerinin inşaat teknolojisi alanında kullanıldığı yerleri şöyle sayabiliriz ;

– Epoksi reçinesi betonu : Yüksek ve hızlı dayanımlı işlerde kullanılır.

– Eski ve yeni betonun yapıştırılması, yüzey onarım işleri,

– Öngerilmeli prefabrike elemanların yapıştırılması,

– Plaka beton tekniği,

– Enjeksiyonla çatlak onarımı.

Epoksi betonlarında mineral agregalar (normal beton agregaları), epoksi reçinesiyle bağlanırlar. Yani epoksi reçinesi, bu betonların bağlayıcı maddesidir. Bu tür betonların karışımına girecek agregalar aşağıdaki özelliklere sahip olmalıdır ;

‘’ Çok temiz olmalı,

‘’ Yeterli mekanik dayanımda olmalı,

‘’ Setleştirici ile kimyasal reaksiyona yol açmamalı,

‘’ Çok kuru olmalı,

‘’ Agreganın yığın boşluğu minimum olmalı,

‘’ Kil içermemeli.

Epoksi betonlarının en çok kullanım yerlerinden biri kuşkusuz onarım işleridir. Çok mükemmel yapışma özelliği bulunan epoksi betonları, hasarlı kısımların onarılması, kalınlık arttırılması gibi hususlar için çok iyi neticeler vermektedir. Çelik malzemeye de iyi yapışma özelliğinin bulunması sayesinde onarım yerlerinde ve kalınlık arttırılması hallerinde çelik donatı kullanmaya gerek kalmamaktadır. Epoksi seçiminde çok dikkatli olunmalıdır. Eğer kullanılacak malzeme taze betonla temas edecekse buna uygun epoksi türü seçilmelidir.

Epoksiler belirli bir dereceye kadar sıcaklığa dayansalar da, yangın sırasında ani göçmeler beklenebilir. Bu nedenle, plaka beton uygulamasında, yüzeyin izole edebilecek bir maddeyle örtülmesi gerekir. Örneğin, hafif ve ısıya dayanıklı olması sayesinde perlit betonundan bu amaçla yararlanılabilir.

j.2.2) Poliester Reçine Betonları :

İnşaat mühendisliği alanında sentetik reçine betonu yapımında kullanılan poliesterler çift bağ içeren dialkol ve diasit’in birleşmesi ile elde edilir. Çift bağ bir diyenik hidrokarbür vasıtasıyla (stiren hidrokarbür) körüleşmeye imkan sağlar. Bu sayede üç boyutlu makromolekül meydana gelir (tekstil endüstrisinde kullanılan lineer moleküllü termoplastik bir malzemedir).

Polyester reçine betonlarında yan ürün oluşmaması önemli bir avantajdır. Fakat yine de % 8-14 arasında rötre meydana geldiği vurgulanmaktadır (Akman 1995).

j.2.3) Furan Reçine Betonları :

Furan reçineleri, fenoplast termosetlerinin bir örneğidir. Fenol formaldehit, aromatik bir alkol olan fenol ile basit bir aldehit olan form aldehitin plikondansasyon ürünüdür. Bu ürün sıvı veya parça halinde satılmaktadır. Otomobil fren balataları ve yongalı bölme elemanlarının (örneğin sunta) yapıştırılmasında kullanılır.

j.3) Polimer Emdirilmiş Betonlar (PIC) :

Önceden dökülmüş betonlara polimer emdirilmektedir. Betonun en kılcal boşluklarına kadar nüfuz eden polimer, polimerize olmakta, geçirimsiz ve çok yüksek dayanımlı betonlar üretilmesine imkan vermektedir.

Üretim işlemlerinde önemli özellikler vardır. İlk dikkate alınması gereken husus polimerlerin düşük viskoziteli olması gerekmektedir. (10 santipuaz’dan düşük viskozite). Bu şart termoplastik gruptan metilmetakrilat, stilen, akrilonitril, bütil stiren, termoset gruptan ise stiren artı trimetilol propan trimetil akrilat merlerinin kullanılmasına imkan vermektedir.

Bu betonun üretiminde iki önemli şart vardır ;

‘’ Yüksek oranda polimer emdirilmesi

‘’ Tam polimerizasyondur.

Polimer emdirilmiş betonların çok önemli kullanım yerlerinden bazıları ;

Don ve bazı nedenlerle hasar gören köprü tabliyelerinin onarılması, nüklear atıkların depolandığı yapıların inşa edilmesi, deniz yapıları tünel kaplamaları, su kanalı kaplamaları ve restorasyon işlerinde başarılı bir şekilde kullanılmaktadır.

KAYNAKLAR

(1) George R. WHITE, Concrete Technology.

(2) Joseph A. DOBROWOLSKI, Concrete Construction.

(3) A. M. PAILLERE, Application of Admixtures in Concrete.

(4) E. C. ADAMS, Yapı Bilgisi 3.

(5) Prof. Dr. Murat ERİÇ, Yapı Fiziği ve Malzemesi.

(6) İnş. Yük. Müh. Kemalettin YILMAZ, Yapı Malzemesi ve Beton Teknolojisi.

(7) Doç. Dr. Müh. Engin ANOĞLU & Müh. Ali YÜKSEL, Tünellerde Püskürtme Betonu Karışımı Tasarımı Ve Kaplama Kalınlığının Belirlenmesi.

(8) http://www.ytong.com.tr/

(9) Yrd. Doç. Dr. Hüseyin TEMİZ, Ders Notları; Mühendislik-Mimarlık Fakültesi İnşaat Mühendisliği Bölümü Ders Notları 2001

(10) Prof. Dr. M. Süheyl Akman, Yapı Malzemeleri ; İTÜ yayınları

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Yüksek tansiyon

Mart 21, 2008 at 1:27 pm (SAĞLIK)

Yüksek tansiyon kendini çoğunlukla belli etmez

Kan basıncının yüksek olduğunu hissedemeyiz, çünkü ağrısı sızısı yoktur. Davranışlarınızdaki küçük değişikliklerin kan basıncınızın yükselmesiyle ortaya çıktığını tahmin edemezsiniz. Eğer kan basıncının yüksek olması önlenemezse, zamanla damarlarda kalınlaşmaya ve sertleşmeye yol açar. Yüksek tansiyon, kalp ve damar hastalıklarına yol açan nedenlerin başında geliyor.
Öldürmeye karar veren katil, niyetini kimseye belli etmez ve işini sessizce bitirmeye bakar. Tıp dünyasında, yüksek tansiyona da sessiz bir katil gözüyle bakılıyor. Pekçok hastalık önceden bazı belirtilerle tehlikeyi haber verir ama yüksek tansiyonun genellikle hiçbir belirtisi olmaz. Hele çok ani yükselmelerde hasta neye uğradığını anlamaz. Tıp merkezlerinde yapılan araştırmalar on yüksek tansiyon hastasından dokuzunun durumunu bilmediğini ortaya çıkardı. Düzenli aralarla kan basıncının ölçtürülmesi bu tabloyu değiştirir. Yüksek tansiyon, kalp ve damar hastalıklarına yol açan nedenlerin başında geliyor.Ancak hemen karamsarlığa kapılmayın. Dikkatli bir kontrol ve doktor tavsiyeleriyle yüksek tansiyon sorunu giderilebilir.Kan basıncının yüksek olduğunu hissedemeyiz, çünkü ağrısı sızısı yoktur. Davranışlarınızdaki küçük değişikliklerin kan basıncınızın yükselmesiyle ortaya çıktığını tahmin edemezsiniz. Sakin bir ortamda dinlenirken bile kan basıncınız yükselebilir. Eğer kan basıncının yüksek olması önlenemezse, zamanla damarlarda kalınlaşmaya ve sertleşmeye yol açar.Kan basıncınız ölçüldüğünde normal sayılan rakamlardan daha yüksek bir sonuç çıkarsa, doktorlar hemen ilaç tedavisine başlamıyorlar. Beslenme düzeninde yapılacak bazı değişikliklerle kan basıncı düşürülmek isteniyor. Eğer alınan önlemler bir sonuç vermezse, o zaman ilaç tedavisi gerekiyor. Tabii kan basıncı çok fazla yüksek olursa, ilaç tedavisine hemen başlanıyor. Tıpkı kolesterolde olduğu gibi, rakamlar ne kadar düşük ise kalp ve damar hastalıklarına yakalanma riski de o kadar azalıyor.Kan basıncını düşürmek için neler yapabiliriz?Eskisinden daha hareketli olun. Daha önce belirttiğim gibi vücut egzersizi yapmayı asla ihmal etmeyin.Kilo verin. Şişmanlık, özellikle aşırı şişmanlık, kan basıncının yükselmesinde en önemli rolü oynar.Alkol tüketimini normal ölçülerle sınırlayın. Eğer yüksek tansiyon hastası olursanız, doktorunuz alkollü içki içmenizi tamamen yasaklayacaktır. Bu aşamaya gelmemek için alkollü içki tüketimini en aza indirin. Sigara içme alışkanlığını bırakın. Ben eskiden sigara tiryakisi olduğum için, sigarasız yaşamaya alışmanın ne kadar zor olduğunu biliyorum. Fakat milyonlarca tiryakinin zor olanı başardığı da bir gerçek. Başkaları yapabildiğine göre, neden siz de sigara alışkanlığından kurtulmayasınız?Stresinizi kontrol altında tutun. Hepimiz günlük hayatımızda stres yaratacak olaylar yaşıyoruz. Ancak bazı kadın ve erkekler, stres ile mücadele etmeyi başarıyorlar. Stresten kurtulmanın pek çok yolu var. Bunrlardan en önemlisi sizi oyalayıp, sorunları zihninizin bir köşesine atmanızı sağlayacak meraklar edinmektir. Evde bir hayvan besleyin. Ya da evinde zaten beslediğiniz ev hayvanınızla daha fazla ilgilenin. Psikologlar, bir kediyi ya da köpeği biraz okşamanın kan basıncını düşürdüğünü örnekler göstererek kanıtladılar.Beslenme düzeninizde bazı değişiklikler yapın. Eskisine göre daha fazla meyve ve sebze yiyin. Özellikle potasyum içeren meyve ve sebzeleri tercih edin. Yağlı besinlerden uzak durun. Kendinize yapabileceğiniz en büyük kötülük, stresli bir günün sonunda fazla yağlı yiyeceklerle karnınızı tıka basa doyurmanızdır. Sıkıntınızı gidermek için yemek yemekten sakının.Kan basıncı nedir?Kan basıncının ne anlama geldiğini hatırlatalım. Kan basıncı, kalbin damarlara kan pompalayabilmesi için gerekli olan basınçtır. Vücut karmaşık bazı sistemlerden yararlanarak kan basıncını dengeler. Kan basıncı iki bölümdür. Birincisi sistolik basınçtır. Bu da kalp çarparken kanın damar duvarlarına çarpma hızıdır. ikincisi diyastolik basınçtır. Bu da kalp dinlenirkenkalp atışları arasındaki zaman içinde ölçülen basınçtır kan basıncı ölçüldüğünde 120/80 sonucu alınırsa, sistolik basınç 120, diyastolik basınç da 80′dir. Ve bu ölçüm ideal kan basıncı sayılır.Birkaç yıl öncesine kadar doktorlar, özellikle diyastolik basınca önem veriyorlardı. Sistolik basınç dikkate alınmıyordu. Bugün ise iki basınç ölçümünün de aynı derecede önemli olduğunu biliyoruz. Tuzsuz rejim zararlı mı?Tıp dünyasında her gün büyük gelişmeler yaşıyoruz. Ama ne yazık ki hala insan vücudunun sırları tam olarak çözülmüş sayılmaz. Örneğin tuzsuz rejimi ele alalım. Bazı hastalara tuz yasağı konduğu zaman, kan basınçları daha da fazla yükseliyor. Oysa tuzun kan basıncını tetiklediği de bir gerçek. Amerika’da yapılan çalışmalarda yüksek kan basıncından yakınan hastaların yüzde ellisinin tuz yasağından yarar görmediği saptandı. Hatta bazı hastalar tuz yasağını uygulamaya başladıktan sonra kan basınçlarının daha da yükseldiği gözlendi. Bazı çalışmalarda da tuz yasağının kalp krizi tehlikesini artırdığı görüldü. Şimdi, vur deyince öldürmeyelim. Tuz yasağının yarar sağlamadığına hemen inanıp dudaklarımız beyazlanıncaya kadar tuzlu yiyeceklerle beslenmeyelim. Tuz konusunu doktorunuz düzenlemeli. Siz her şeye rağmen sofrada eliniz tuzluğa giderken biraz daha düşünün. Ve sakın öfkenizi tuzluktan çıkarıp, eliniz yoruluncaya kadar tabağa tuz serpmeyin.

Yüksek tansiyon kendini çoğunlukla belli etmez

Kan basıncının yüksek olduğunu hissedemeyiz, çünkü ağrısı sızısı yoktur. Davranışlarınızdaki küçük değişikliklerin kan basıncınızın yükselmesiyle ortaya çıktığını tahmin edemezsiniz. Eğer kan basıncının yüksek olması önlenemezse, zamanla damarlarda kalınlaşmaya ve sertleşmeye yol açar. Yüksek tansiyon, kalp ve damar hastalıklarına yol açan nedenlerin başında geliyor.
Öldürmeye karar veren katil, niyetini kimseye belli etmez ve işini sessizce bitirmeye bakar. Tıp dünyasında, yüksek tansiyona da sessiz bir katil gözüyle bakılıyor. Pekçok hastalık önceden bazı belirtilerle tehlikeyi haber verir ama yüksek tansiyonun genellikle hiçbir belirtisi olmaz. Hele çok ani yükselmelerde hasta neye uğradığını anlamaz. Tıp merkezlerinde yapılan araştırmalar on yüksek tansiyon hastasından dokuzunun durumunu bilmediğini ortaya çıkardı. Düzenli aralarla kan basıncının ölçtürülmesi bu tabloyu değiştirir. Yüksek tansiyon, kalp ve damar hastalıklarına yol açan nedenlerin başında geliyor.Ancak hemen karamsarlığa kapılmayın. Dikkatli bir kontrol ve doktor tavsiyeleriyle yüksek tansiyon sorunu giderilebilir.Kan basıncının yüksek olduğunu hissedemeyiz, çünkü ağrısı sızısı yoktur. Davranışlarınızdaki küçük değişikliklerin kan basıncınızın yükselmesiyle ortaya çıktığını tahmin edemezsiniz. Sakin bir ortamda dinlenirken bile kan basıncınız yükselebilir. Eğer kan basıncının yüksek olması önlenemezse, zamanla damarlarda kalınlaşmaya ve sertleşmeye yol açar.Kan basıncınız ölçüldüğünde normal sayılan rakamlardan daha yüksek bir sonuç çıkarsa, doktorlar hemen ilaç tedavisine başlamıyorlar. Beslenme düzeninde yapılacak bazı değişikliklerle kan basıncı düşürülmek isteniyor. Eğer alınan önlemler bir sonuç vermezse, o zaman ilaç tedavisi gerekiyor. Tabii kan basıncı çok fazla yüksek olursa, ilaç tedavisine hemen başlanıyor. Tıpkı kolesterolde olduğu gibi, rakamlar ne kadar düşük ise kalp ve damar hastalıklarına yakalanma riski de o kadar azalıyor.Kan basıncını düşürmek için neler yapabiliriz?Eskisinden daha hareketli olun. Daha önce belirttiğim gibi vücut egzersizi yapmayı asla ihmal etmeyin.Kilo verin. Şişmanlık, özellikle aşırı şişmanlık, kan basıncının yükselmesinde en önemli rolü oynar.Alkol tüketimini normal ölçülerle sınırlayın. Eğer yüksek tansiyon hastası olursanız, doktorunuz alkollü içki içmenizi tamamen yasaklayacaktır. Bu aşamaya gelmemek için alkollü içki tüketimini en aza indirin. Sigara içme alışkanlığını bırakın. Ben eskiden sigara tiryakisi olduğum için, sigarasız yaşamaya alışmanın ne kadar zor olduğunu biliyorum. Fakat milyonlarca tiryakinin zor olanı başardığı da bir gerçek. Başkaları yapabildiğine göre, neden siz de sigara alışkanlığından kurtulmayasınız?Stresinizi kontrol altında tutun. Hepimiz günlük hayatımızda stres yaratacak olaylar yaşıyoruz. Ancak bazı kadın ve erkekler, stres ile mücadele etmeyi başarıyorlar. Stresten kurtulmanın pek çok yolu var. Bunrlardan en önemlisi sizi oyalayıp, sorunları zihninizin bir köşesine atmanızı sağlayacak meraklar edinmektir. Evde bir hayvan besleyin. Ya da evinde zaten beslediğiniz ev hayvanınızla daha fazla ilgilenin. Psikologlar, bir kediyi ya da köpeği biraz okşamanın kan basıncını düşürdüğünü örnekler göstererek kanıtladılar.Beslenme düzeninizde bazı değişiklikler yapın. Eskisine göre daha fazla meyve ve sebze yiyin. Özellikle potasyum içeren meyve ve sebzeleri tercih edin. Yağlı besinlerden uzak durun. Kendinize yapabileceğiniz en büyük kötülük, stresli bir günün sonunda fazla yağlı yiyeceklerle karnınızı tıka basa doyurmanızdır. Sıkıntınızı gidermek için yemek yemekten sakının.Kan basıncı nedir?Kan basıncının ne anlama geldiğini hatırlatalım. Kan basıncı, kalbin damarlara kan pompalayabilmesi için gerekli olan basınçtır. Vücut karmaşık bazı sistemlerden yararlanarak kan basıncını dengeler. Kan basıncı iki bölümdür. Birincisi sistolik basınçtır. Bu da kalp çarparken kanın damar duvarlarına çarpma hızıdır. ikincisi diyastolik basınçtır. Bu da kalp dinlenirkenkalp atışları arasındaki zaman içinde ölçülen basınçtır kan basıncı ölçüldüğünde 120/80 sonucu alınırsa, sistolik basınç 120, diyastolik basınç da 80′dir. Ve bu ölçüm ideal kan basıncı sayılır.Birkaç yıl öncesine kadar doktorlar, özellikle diyastolik basınca önem veriyorlardı. Sistolik basınç dikkate alınmıyordu. Bugün ise iki basınç ölçümünün de aynı derecede önemli olduğunu biliyoruz. Tuzsuz rejim zararlı mı?Tıp dünyasında her gün büyük gelişmeler yaşıyoruz. Ama ne yazık ki hala insan vücudunun sırları tam olarak çözülmüş sayılmaz. Örneğin tuzsuz rejimi ele alalım. Bazı hastalara tuz yasağı konduğu zaman, kan basınçları daha da fazla yükseliyor. Oysa tuzun kan basıncını tetiklediği de bir gerçek. Amerika’da yapılan çalışmalarda yüksek kan basıncından yakınan hastaların yüzde ellisinin tuz yasağından yarar görmediği saptandı. Hatta bazı hastalar tuz yasağını uygulamaya başladıktan sonra kan basınçlarının daha da yükseldiği gözlendi. Bazı çalışmalarda da tuz yasağının kalp krizi tehlikesini artırdığı görüldü. Şimdi, vur deyince öldürmeyelim. Tuz yasağının yarar sağlamadığına hemen inanıp dudaklarımız beyazlanıncaya kadar tuzlu yiyeceklerle beslenmeyelim. Tuz konusunu doktorunuz düzenlemeli. Siz her şeye rağmen sofrada eliniz tuzluğa giderken biraz daha düşünün. Ve sakın öfkenizi tuzluktan çıkarıp, eliniz yoruluncaya kadar tabağa tuz serpmeyin
V

Prostatı domates yendi ABD Kanser Enstitüsü’nün yürüttüğü kapsamlı araştırma Dr. Ömer Küçük’ü doğruladı: ‘Lycopene’ maddesi sayesinde domates yemek prostat karseri riskini ciddi miktarda düşürüyor Amerikan Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından yapılan kapsamlı bir araştırma, domatesin prostat kanserine karşı etkili olduğunu ortaya koydu. Yaşları 40 ile 75 arasındaki 47 bin Amerikalı erkek üzerinde 12 yıl süreyle yapılan araştırmanın sonuçlarına göre, domates ya da içinde bu sebzenin bulunduğu yemeklerden haftada 2 porsiyon tüketmek bile, prostat kanseri riskini yüzde 24 ila 36 oranında düşürüyor. Araştırma başkanı Edward Giovannucci, domatesin prostat kanserine karşı etkisinin, içindeki lycopene maddesinden kaynaklandığını belirtti: “Domatese kırmızı rengini lycopene adlı bir madde veriyor. Son bulgularımıza göre bu maddeyi içeren özellikle domatesten bol miktarda yemek gerekiyor. A vitaminine bağlı bir doğal antioksidan olan lycopene, karpuz, greyfurt gibi besinlerde de bulunuyor. Aynı zamanda pizza, domates suyu, domates sosu ketçap da benzeri bir faydayı erkeklere sağlıyor.”
Bilim adamları, pişmiş domatesin daha da etkili olduğunu, bunun nedeninin de pişirme sırasında domatesin hücre çeperlerinin çözülerek, daha fazla lycopene’nin açığa çıkması olabileceğini bildirdiler. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu Türk doktor Ömer Küçük, geçen yıl, prostat kanserli hastalara, domatesin içindeki lycopen maddesi vererek, kanser tümörlerini küçültmeyi başardığını açıklamıştı.
Amerika’nın Detroit kentinde bulunan Wayne State Üniversitesi’nde kanser araştırmaları yapan Prof. Küçük’ün araştırması için yorum yapan beslenme uzmanları ise daha önce yapılan bazı araştırmalarda, domatesin prostat kanseri üzerinde etkisinin olmadığının görüldüğünü belirtmişlerdi. Amerikan Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından 2000 yılında basılan yayınında yer alan bir araştırma raporunda da; brokoli, karnabahar, Brüksel lahanası, lahana ve kıvırcık salatanın prostat kanseri riskini azalttığı belirtilmiş, domatesin aynı etkiyi yapmadığı öne sürülmüştü.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

KISIRLIK

Mart 21, 2008 at 9:53 am (SAĞLIK)

KISIRLIK
TÜPTEKİ MUCİZE
Louise Brown’un 1978 yılında tüp bebek yöntemi ile doğumu,kamuoyunun dikkatini,kısır çiftler için yeni gelişen tedavi yöntemlerine yöneltti.Günümüzde yardımcı üreme tekniklerinde her geçen gün yeni gelişmeler olmaktadır.Bu kitapçık,kısır çiftlerin tüp bebek ve mikroenjeksiyon tedavi tekniklerini anlamalarına yardımcı olmak üzere hazırlanmıştır.
Klinik ve cerrahi tüm geleneksel kısırlık tedavilerinden olumlu sonuç alamayan bir çok çifte,yardımcı üreme teknikleri gebelik için umut ışığı yakabilir.Bu teknikler ile,klasik yöntemler ile çocuk sahibi olamayan çiftlerin sağlıklı bir bebek sahibi olmaları mümkündür.
TÜP BEBEK
Tüp bebek,yumurta ve spermin vücut dışında laboratuvar ortamında birleştirilmesidir.Döllenme meydana gelirse,gelişen embriyo rahime transfer edilir.Embriyonun rahim içine tutunması ve gelişimini sürdürmesi beklenir.Tüp bebek,değişik nedenli kısırlıkları olan çiftlerin tercih edebileceği uygun bir yöntemdir.
Tüp bebek uygulamasının başladığı ilk yıllarda bu tedavi yöntemi öncelikle kadının üreme kanallarının zarar gördüğü,kapalı oldüğü veya hiç olmadığı çiftlere uygulanıyordu.Ancak günümüzde tüp bebek endometriozis’e bağlı (karın içi kanamalar yapan bir kadın hastalığı),erkek nedenli,immünolojik nedenli ve nedeni teşhis edilemeyen kısırlık vakalarında uygulanan tedavi yöntemidir.
Tüp bebek tedavisinde geçilmeden önce hem erkek hem de kadın eşin incelenmesi ve bu tedaviye uygunluğu tesbit edilmelidir.Erkek eşin sperm incelemesi,hormon tahlilleri,ultrasonografik incelenmesi yapılarak,üroloji konsültasyonu istenmelidir.
Kadın eşin jinekolojik muayenesi,ultrasonografik incelemesi,hormon tahlilleri,rahim filmi ve gerekirse laparoskopik incelemesi yapılmalıdır.Tüm bu tetkik ve muayeneler sonrasında çiftlere en uygun tedavi seçeneği önerilir ve çiftin gebelik beklentisi kendileri ile tartışılır.Klinik ve cerrahi tüm geleneksel kısırlık tedavilerinden bir sonuç alamayacak pek çok çift tüp bebek uygulaması ile sağlıklı bir bebek sahibi olabilirler.Tüp bebek tedavisinin temel basamakları yumurtaların uyarılması,yumurta alınması,aşılama,döllenme,embriyo gelişimi ve embriyo transferidir.

TÜP BEBEĞİN BASAMAKLARI
YUMURTALARIN UYARILMASI
Bu aşamada kullanılan ilaçlar ile yumurtalıkların,her ay ürettiği tek bir yumurta yerine çok sayıda olgun yumurta üretmesi sağlanır.Bir tedavi döneminde birden fazla yumurtanın döllenmesi ve rahime transfer edilmesi gebelik şansını arttırır.Tedavide kullanılan ilaç tipi ve dozu,uygulanan programa ve hastaya göre değişir.Doktorunuz her ilacın kullanım şeklini,etki mekanizmasını ve yan etkilerini size açıklayabilir.Bir tüp bebek tedavisinde zamanlama en önemli faktördür.Yumurtaların gelişimi ultrason aracılığı ile sık sık izlenir ve hormon seviyelerini ölçülmesi için düzenli olarak kan örneği alınır.Ultrason ve kan tetkikleri aracılığı ile,yumurtaların gelişmesi izlenir.
YUMURTALARIN ALIMI
Yumurta alımı transvaginal ultrason yardımı ile gerçekleştirilir.Yumurtalar olgunlaştığında,bir uzman hekim ultrason eşliğinde vaginal yoldan iğneyi yönlendirir.Yumurtalar,iğneye bağlı elektronik bir pompa aracılığı ile alınır.Yumurta alımı basit ve kısa süren bir cerrahi işlemdir.
AŞILAMA,DÖLLENME VE EMBRİYO GELİŞİMİ
Yumurtalar alındıktan sonra laboratuvarda incelenir ve olgunlukları değerlendirilir.Bir yumurtanın olgunluğu,spermin eklenme (aşılama) zamanını belirler.
Aşılama yumurtaların alınmasından hemen sonra,bir kaç saat sonra veya ertesi gün yapılabilir.Yumurtaların alındığı gin,erkek eş mastürbasyon ile meni verir.Özel sperm hazırlama yöntemleri kullanılarak örnekteki ileri hareketli spermleri diğer ölü veya güçsüz spermlerden ayrılır.Bu hareketli spermler alınan yumurtalar ile birlikte içinde özel besiyerleri bulunduran kaplara yerleştirilir.

Kaplar daha sonra vücut ortamına benzer bir ortam oluşturan sabit ısı,nem sağlayan inkübatör adı verilen bir cihazın içine yerleştirilir.Döllenme 16 ila 18 saat sonra tamamlanır.Döllenmeden 12 saat sonra döllenmiş yumurat (embriyo) iki hücreye bölünür.İnkübatör içinde embriyo birkaç defa bölünebilir.44-72 saat sonra iki-sekiz hücreli embriyo rahme transfer edilmeye hazır olur.
MİKROENJEKSİYON
Menide az spermi olan veya yeterli sayıda spermi olmasına rağmen spermlerin yumurtayı dölleyemediği vakalarda mikroenjeksiyon tedavisi uygulanır.
Bu işlemde de yumurtaların uyarılması ile aynıdır.Mikroenjeksiyon’un tüp bebekten ayrılan kısmı aşalama basamağıdır.Mastürbasyon ile erkek eşden elde edilen meni örneği özel işlemlerden geçirilerek mikroenjeksiyon için hazırlanır.Menide hiç sperm hücresi olmayan vakalarda ise sperm hücreleri erkek üreme kanallarından (MESA) veya testis (yumurta) dokusundan elde edilir (TESE).MESA ve TESE,bir ürolog ile birlikte gerçekleştirilen küçük cerrahi işlemlerdir.
Sperm hücreleri ve yumurtalar laboratuvarda hazırlanır.Hareketsiz spermlere hücre içi metabolizmasını hızlandıran kimyasallarla hareketlilik sağlanır ve böylelikle mikroenjeksiyonda canlı spermlerin kullanılması mümkün olur.Ayrica olgunluğu tamamlamamış sperm hücreleri mikroenjeksiyon işleminden önce laboratuvarda zenginleştirilmiş besiyerlerinde ve inkübatörler içinde bekletilerek olgunlaştırılır.
Tam olgunluğu ulaşmış yumurtaların kullanıldığı mikroenjeksiyon tedavisinde tek bir sperm özel bir mikroskop ve mikromanipülatörler aracılığı ile olgunlaşmış tek bir yumurta içine enjekte edilir.Enjekte edilen yumurtalar embriyo gelişimini sağlamak için geliştirilmiş besiyerleri içinde anne vücut ortamına benzer ortam sağlayan inkübatöre yerleştirilir.Mikroeneksiyondan sonra döllenme ve embriyo gelişimi tüp bebek işlemi gibidir.
EMBRİYO TRANSFERİ
Tüp bebek ve mikroenjeksiyon tedavilerindeki bir sonraki basamak elde edilen embriyoların rahim içine transferidir.Gelişen bir veya daha fazla embriyo bir transfer kateteri içine alınır.Doktor kateterin ucunu rahim boynundan içeri yönlendirir ve embriyoları içeren sıvı rahim boşluğuna bırakılır.Bu işlem sırasında bir veya birkaç embriyo transfer edilebilir.Tüm transfer işlemi toplam 10 ila 20 dakika sürer.Bazı doktorlar transfer sonrası yatak istirahati önerebilir.Artan embriyolar daha sonraki bir zamanda nakledilmek üzere dondurularak saklanabilir.Doktor ve çift embriyoların dondurulması kararını embriyo transferinden önce beraberce verir.Gebelik,embriyo transferinden en az 12 gün sonra kandan yapılan hormon testi ile anlaşılır.
Bu nedenlerin dışında tüplerin cerrahi olarak bağlanması da gebeliği engeller.
TÜPLERDEKİ PROBLEMLERİ TEŞHİSİ
Çocuğu olmayan çiftlerin incelenmesinde tüplerin değerlendirilmesi en önemli basamaklardan biridir.Tüplerin yapısını değerlendirebilmek için Histerosalpingografi ve Diagnostik Laparoskopi kullanılabilir.
Histerosalpingografi basit bir radyolojik incelemedir:Rahim ağzından enjekte edilen özel bir boya ile rahim ve tüpler tüpler değerlendirilir.Bu işlem adet kanamasından sonraki ilk hafta içinde uygulanır.
Diagnostik Laparoskopi de ise karında açılan ufak bir kesiden teleskop benzeri bir cihaz ile karın içine girilerek üreme organları değerlendirilir.Laparoskopi Ile üreme organları detaylı olarak incelenir ve aynı seansta tüplerdeki yapışıklıklar giderilebilir.Özellikle yaşı ileri hastalarda diagnostik laparoskopi yapılması gereklidir ve bu işlem ertelenmemelidir.
YUMURTLAMA PROBLEMİ
Çocuk sahibi olamayan kadınların yüzde 25’inde ovulasyon (yumurtlama) düzensizlikleri vardır.Bazal vücud ısısı ölçümü ile yumurtlamanın gerçekleşip,gerçekleşmediği anlaşılabilir.Kadın adet döneminin ilk gününden itibaren her sabah uyandığında derece ile ağızdan vücut ısısını ölçer ve tabloya işler.Yumurtlama gerçekleştikten hemen sonra vücut ısısı 0.5 C artar.Eğer yumurtlama gerçekleşmezse vücut ısısı değişmez.Kanda veya idrarda luteinize hormon düzeyi belirlenerek de yumurtlama doğrulanır.Ayrıca ultrason ile yapılan takipler ile de yumurtalıklarda ki folikül gelişimi ve yumurtlamanın olup olmadığı belirlenir.
Yumurtlama gerçekleşmeyen hastalarda ilaç kullanılarak follikül gelişimi ve yumurtlama sağlanır.Uygulanan tedavi ile hastaların yaklaşık % 50’si altı ay içinde gebe kalır.

RAHİM AĞZINDAKİ SORUNLAR
Rahim ağzına bağlı nedenlerde kısırlığa neden olabilir.Servikal faktörlerin belirlenebilmesi için postkoital test (cinsel ilişki sonrası test) yapılması önerilir.Bu test ile servikal mukus,sperm ve ikisi arasındaki ilişki değerlendirilebilir.Cinsel ilişkiden 2-18 saat sonra kadının serviksinden alınan mukus örneği mikroskop ile incelenir.Mukus iyi kalitede ise ve yeteri kadar hareketli sperm varsa mikroskopik incelemede ileri doğru hareketli spermler görülür.Az sayıda hareketli sperm varlığı,sperm üretimindeki bozukluğu,spermlerin vagene ulaşımındaki veya servikal mukustaki problemi ve immunolojik bozukluğu gösterir.
Servikal mukustaki problemlere bağlı kısırlık,antibiyotikler,hormonlar veya intrauterin inseminasyon aşılama ile tedavi edilebilir.
RAHİMDEKİ SORUNLAR
Çocuğu olmayan kadınların % 5’inde rahimde yapısal bozukluklar,yapışıklıklar,polip ve myomlar görülür.Bunlar döllenmiş yumurtanın tutunmasını engelleyerek veya düşüklere neden olarak normal gebeliği önler.
Histerosalpingografi denen basit radyolojik inceleme ile rahimdeki yapısal bozukluklar,rahim içi yapışıklıklar,polip ve myomlar belirlenebilir.
ENDOMETRİUM KAYNAKLI SORUNLAR
Endometriozis yaptığı yapışıklıklar ve yaralarla yumurtalıkları,rahmi ve bağırsakları birbirine bağlayarak üreme organlarının normal anatomisinin bozabilir.Bu yapışıklıklar yumurtanın atılımını ve kanallar tarafından alınmasını da engelleyebilir.Bununla birlikte araştırmacılar endometriozis dokularından salgılanan bazı kimyasalların yumurtlamayı,yumurtanın sperm ile döllenmesini ve döllenmiş embriyonun ana rahmine yerleşmesini engellediğini göstermişlerdir.Ayrıca endometriozisli hastalarda düşük riski daha fazladır.Endometriozis dokularından bebeğe zararlı kimyasalların salınması ve annenin bağışıklık sistemindeki bozukluklar düşüklere neden olabilir.Tedavi görmüş kadınlara ise bu risk artmamıştır.
Endometriozis tanısı laporoskopi ile konur ve aynı seansta cerrahi tedavi uygukanabilir.
ERKEK FAKTÖRÜ
Çocuk sahibi olamayan çiftlerin % 40’ında erkeğe bağlı faktörler ya tek başına kısırlık nedenidir ya da diğer nedenlere eşlik eder.
SPERM ÜRETİMİ
Testislerdeki (yumurtalıklar) ipliksi tübüllerde sperm üretimi gerçekleşir.Sperm hücresi yaklaşık üç ay gibi bir sürede olgunlaşır.Sperm hücresi baş,boyun ve kuyruk olmak üzere üç kısımdan oluşur.
MESA VE TESE UYGULAMALARI
Lokal anestezi ile gerçekleştirilen bu işlemler yaklaşık 30 ila 60 dakika sürer.Bu işlemlerin erkek cinsel sağlığına hiç bir olumsuz etkisi yoktur.Bu programa alınan erkek hastalar bir ürolog tarafından değerlendirlir ve işlem hakkında bilgilendirilir .Menide hiç spermi bulunmayan vakaların yanı sıra,menide normal yapıda spermi olmayan veya bulunan spermlerin hepsinin ölü olduğu vakalar bu işlemler için aday olabilir.
MESA uygulamasında,kanalları tıkalı olan hastalarda sperm kanallarından bir mikrocerrahi işlem ile sperm elde edilir.Elde edilen spermler elde edilir.Elde edilen spermler ile mikroinjeksiyon tedavisi uygulanır.
TESE işleminde ise direk testisten (yumurtalıklardan) alınan küçük doku örnekleri özel işlemlerden geçirilerek elde edilen spermler ile mikroenjeksiyon yapılır.
MESA ve TESE uygulamaları menisinde ölü veya canlı hiç spermi olmayan,şddetliği erkek kısırlığı vakalarında seçilen tedavi yöntemleridir.MESA,yumurtalık kanallarının tıkalı olduğu durumlarda uygulanır.TESE işlemi ise sperm kanallarında tıkanıklık olmamasına rağmen,menisinde hiç spermi olmayan hastalarda uygulanır.Bu hastalarda yumurtalıklarda sperm üretimi yetersizdir.Bu yöntemler ile elde edilen spermler,yeteri sayıda ise çiftin daha sonraki uygulamalarında kullanılmak üzere dondurularak saklanır.
Son yıllara dek klasik yöntemler ile çocuk sahibi olması mümkün olmayan bu hastalar,günümüzde gelişmiş merkezlerde uygulanan bu yöntemler ile sağlıklı çocuk sahibi olabilirler.

GIFT
GIFT,gametlerin (yumurta veya sperm) fallop tüplerine transferi anlamına gelmektedir.Gamet,dişi veya erkeğin üreme hücresidir (yumurta veya sperm).GIFT sırasında sperm ve yumurta biraraya getirilir ve fallop tüplerinden birine veya her ikisine transfer edilir.
Döllenme fallop tüplerinde doğal üremedeki seyrini izler.GIFT’te tedavi basamakları tüp bebek tedavisi
gibi yumurtalıkları uyarmakla başlar.Tüp bebekte elde edilen embriyolar 2-3 gün sonra rahime transfer edilir.GIFT’te ise sperm ve yumurtalar fallop tüplerine nakledilir.GIFT için en uygun adaylar,normal,sağlıklı fallop tüplerine sahip kadınlardır.Ayrıca açıklanamayan kısırlık,hafif endometriozis,erkek faktörü,rahim boynuna bağlı veya immünolojik nedenli inferilitede çiftler GIFT işlemi için aday olabilirler.GIFT siklusu sırasında,fallop tüplerine yerleştirilmeyen ekstra yumurta ve spermler vücut dışında döllenebilir ve sonraki bir tarihte transfer edilmek üzere doldurulabilir.
Sperm özel yöntemler ile önceden hazırlanır.Gamet transferi için sperm-yumurta birleşimi bir katetere konur ve laparoskop yoluyla fallop tüplerine transfer edilir.
GIFT’te genellikle iki yumurta nakledilir.35 yaşını geçen kadınlarda çoğul gebelik ihtimalini arttırmaksızın nakledilen yumurta sayısı arttırılabilir.Gametler yalnızca fallop tüplerinin sağlıklı göründüğü durumlarda transfer edilebilir.Doktorunuz,tüplerin sağlıksız olduğunu belirtmiş ise GIFT yerine Tüp bebek yöntemi tavsiye edilebilir.Bu nedenle GIFT işlemi Tüp bebek imkanı olan merkezlerde yapılmalıdır.
GIFT VE TÜP BEBEĞİN KARŞILAŞTIRILMASI
GIFT ve Tüp bebek arasında bir çok farklılık vardır.En önemlisi,GIFT için sağlıklı fallop tüplerine gereksinim varken,Tüp bebek,hastalıklı tüplerde veya fallop tüplerinin olmadığı durumlarda da uygulanabilir.GIFT’te gamet nakli laparoskopik olarak yapılır.Gametleri,fallop tüplerine laparoskopi olmaksızın transfer etmek için yeni GIFT teknikleri araştırma aşamasındadır.Tüp bebek yönteminde döllenen yumurtalar vaginal yoldan rahime transfer edilir ve laparoskopi gerekmez.GIFT yönteminde döllenme kesin değildir.Tüp bebek ile döllenme,laboratuvar koşullarında gerçekleştiği için kesinleştirmek mümkündür.Bu da genellikle erkek nedenli veya teşhis edilemiyen infertilite durumlarında önemlidir.
TÜP BEBEK / GIFT’İN VARİASYONLARI
Yardımcı üreme tekniklerini araştırırken ZIFT,PROST ve TET gibi işlem isimleri ile karşılaşabilirsiniz.Bu teknikler GIFT’den ayrılırlar.GIFT’te fallop tüplerinde gerçekleşen döllenme,yukarıda adı geçen işlemlerde laboratuvar ortamında gerçekleşir.Kısırlık erkek faktörü kaynaklı ise (örneğin spermin yumurtaya girememesi gibi) döllenmenin tespit edilmesi yararlıdır.Bu işlemler Tüp bebek’den farklıdır,çünkü döllenmiş yumurta rahim yerine fallop tüplerine nakledilir.Zygote İntrafallopian Transfer (ZIFT) diğer bir ismi de PROST,yani pronuclear stage transfer’dir.Zigot hücre bölünmesine girmemiş döllenmiş yumurtaya verilen isimdir.ZIFT yönteminde yumurtalar transvaginal ultrason aspirasyonu yoluyla alınır ve bir laboratuvar kabında döllenir.Ertesi gün döllenen yumurtaların hücre bölünme evreleri başlamadan fallop tüplerine nakledilir.Tubal Embriyo Transfer (TET),daha gelişmiş embriyoların naklidir.TET’de 4-8 arası hücre evresine ulaşan döllenmiş yumurta fallop tüplerine nakledilir.Bu işlem döllenmenin yaklaşık 24 saat sonrasında gerçekleştirilir.GIFT yerine TET veya ZIFT tercih edilmesinin bir nedeni de,spermin yumurtayı dölleyip dölleyemeyeceğinin belirlenmesidir.Tüp bebek yerine TET veya ZIFT kullanılmasının tercihi ise bir merkezin aldığı sonuçlara ve deneyimlerine bağlıdır.Kadının yumurta kalitesinin kötü olduğu durumlarda,döllenme ihtimali riske atılarak ZIFT yöntemi tercih edilebilir.Daha önce başarısız bir GIFT deneyimi geçirmiş hastalar ZIFT veya TET yönteminden yararlanabilirler.Ek süreçler nedeniyle ZIFT veta TET,Tüp bebek veya GIFT’e oranla daha pahalıya malolabilir.
EMBRİYO DONDURMA YÖNTEMİ
Mikroenjeksiyon ve tüp bebek yöntemi ile elde edilen fazla sayıdaki embriyoların daha ilerideki uygulamalarda kullanılmak üzere dondurulması işlemidir.Çeşitli kimyasalların yardımı ile dondurma işlemine dayanıklı hale getirilen embriyolar,özel cihazlarda dondurulduktan sonra,sıvı nitrojen içinde (-196 C’de) tekrar kullanılacağı zamana dek saklanır.Bu embriyolar ileride kullanılmak istenildiğinde,yine özel kimyasallar yardımı ile çözülür ve normal gelişimlerine devam eden embriyolar ana rahmine transfer edilir.
Cryopreservation olarak adlandırılan dondurma işlemi spermlere de uygulanabilir.MenideniMESA ile sperm kanallarından veya TESE işlemi ile testislerden (yumurtalıklardan) elde edilen spermler,özel kimyasallar yardımı ile dondurularak daha ilerideki uygulamalarda kullanılmak üzere saklanır.

Sperm dondurma işlemi kanser tedavisi için radyoterapi (ışın tedavisi) veya kemoterapi (ilaç tedavisi) gören hastaların ileride çocuk sahibi olabilmelerine olanak tanır.Kemoterapide kullanılan ilaçlar ve ışın tedavisi,erkeklerde sprem üretimini kalıcı olarak bozabilir.Özellikle genç yaşta kanser tedavisi görmek zorunda olan erkeklerin,tedavi öncesinde alınarak dondurulan spermler ile ileride çocuk sahibi olmaları mümkündür.
İNTRAUTERİN İNSEMİNASYON (AŞILAMA)
Aşılama olarak da bilinen intrauterin inseminasyon tedavisi çocuğu olmayan çiftlere uygulanan en yaygın tedavilerden biridir.Aşılama tedavisi sperm sayısı ve hareketliliği normalin altında olan hastalara uygulanır.Aşılama tedavisi uygulanmadan önce erkekten alınan meni örneği sayı,hareket,yapı ve antisperm antikorları yönünden detaylı olarak incelenir.Kadın eşin ise tüplerinin açık olup olmadığının değerlendirilmesi gereklidir.Uygulamanın yapılacağı gün erkekten alınan meni örneği sayı,hareket,yapı ve antisperm antikorları yönünden detaylı olarak incelenir.Kadın eşin ise tüplerinin açık olup olmadığının değerlendirilmesi gereklidir.Uygulamanın yapılacağı gün erkekten alınan meni özel yöntemlerle hazırlanarak hareketliliği ve yapısı iyi olan spermlerden enginleştirilir.Bu örnek özel katater aracılığı ile anne adayının rahmine verilir.Düzenli adet gören,tüpleri açık olan,endometriozis hastalığı olmayan ve 35 yaşın altında olan kadınlarda başarı daha yüksektir.Aşılama ile gebelik şansı her uygulamada % 15-20 civarındadır.
Aşılama yönteminin bir variasyonu Fallop Tüpü Sperm Perfüzyon tekniğidir.Bu işlemde,canlı ve dölleyebilir spermler aşılamada olduğu gibi ayrıştırılır ve hazırlanan sperm solüsyonu aşılamadakinden daha yüksek hacimdedir.Rahim boynu özel bir kateter ile geçilir ve katetrin balonu şişirilerek bir tıkaç gibi şişirilerek rahim ağzı kapatılır ve sperm solüsyonunun geriye kaçışı önlenir.Rahim içi sperm solüsyonu ile dolar ve spermler fallop tüplerine hatta karın boşluğuna kadar ulaşır.Bu yöntemin başarısının aşılamadan daha fazla olduğunu rapor eden çalışmalar vardır.İntraperitoneal inseminasyon denilen diğer bir teknikte ise sperm solüsyonu direkt olarak karın boşluğuna verilir.Bu işlem aynı zamanda aşılama ile birlikte de yapılabilir.
GEBELİK ORANLARI HAKKINDA
Gebelik oranları ve sağlıklı doğum oranları aynı anlama gelmezler.Gebelik oranı canlı doğum oranına göre oldukça yüksek olabilir.Bazı merkezler gebeliği,pozitif gebelik testi olarak tanımlarlar.Diğerleri de gebeliği ultrasonda görülen gebelik kesesi olarak tanımlarlar.Biyokimyasal gebelikler oldukça sık görülür.Bu tip gebelikler kan ve idrar tahlilleri ile doğrulanan ancak ultrasonda gebelik kesesi veya embriyonun görülemediği gebeliklerdir.Merkezler başarıyı farklı şekilde tanımlarlar.Pek çok çift için başarı gebelik değil,sağlıklı bebektir.Bu teknikler sayesinde kısırlığın tedavisi artık imkansız dağildir.Sabır,olumlu yaklaşım ve uygun tedavi ile şimdi pek çok kısır çift anne-baba olmanın mutluluğunu yaşayabilir.
GENETİK HASTALIKLARIN TEDAVİSİ
Çiftler için çocuk sahibi olmaktan çok daha önemlisi sağlıklı çocuk sahibi olabilmeleridir.Son yıllarda genetik hastalıkların tanı ve tedavisi alanında bir çok gelişmeler olmuştur.Genetik hastalıkların en erken teşhisi preimplanter genetik tanı (embriyo ana rahmine transfer edilmeden yapılan genetik inceleme) ile mümkündür.Canlı bir bebeğin yaşamına hastalıklı olduğundan dolayı kürtaj ile son verilmesi hem hekim hemde anne baba için üzücü bir durumdur.Genetik hastalık taşıyıcısı olan çiftlerin sağlıklı bebek elde edebilmeleri için tüp bebek veya mikroenjeksiyon yöntemi ile elde edilen embriyolar genetik inceleme ile değerlendirilir ve sağlıklı olan embriyolar seçilerek ana rahmine transfer edilir.Son yıllarda gelişmiş merkezlerde genetik inceleme yapıldıktan sonra ana rahmine transfer edilen embriyolar ile gebelikler elde edilmiştir.Preimplantar genetik tanı ile bebeğin doğumdan itibaren veya ileride çıkabilecek hastalıklardan dolayı kaybedilmesi önlenebilmekte ve genetik hastalık taşıyan ailelerde sağlıklı çocuk sahibi olabilmektedir.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

BAĞIŞIKLIK VE BAĞIŞIKLIK ÇEŞİTLERİ

Mart 21, 2008 at 9:50 am (SAĞLIK)

BAĞIŞIKLIK VE BAĞIŞIKLIK ÇEŞİTLERİ

I. İnsanda Savunma ve Bağışıklık
İnsan içinde yaşadığı ortamda hastalık yapıcı organizmalarla(bakteri, mantar, virüs, birhücreli ve asalaklar) her an karşı karşıyadır. Bu mikroorganizmaların vücuda girmesi çeşitli yollarla engellenir:
- Ağız yoluyla giren mikroorganizmalar mide asitleriyle parçalanır.
- Deri, mikroorganizmaların vücuda girmesini engeller. Ayrıca ter ve yağ salgıları da pek çok mikroba karşı antimikrobik etki yapar.
- Solunum yoluyla alınan mikroorganizmalar soluk borusundaki mukusla birleşip sillerin hareketi sayesinde öksürükle atılır ya da yutağa kadar getirilip sindirim kanalına geçer.
- Gözyaşı içinde lizozimin denen antiseptik madde bulunur.
- Mukoza tabakalarında gezici ve sabit makrofaj hücreleri ile lökositler bulunur.
Eğer hastalık yapıcı mikroorganizmalar, bu koruyucu yapıları aşıp vücuda girerse bir dirençle karşılaşır. Bunlara karşı insanda var olan koruma ve savunma yeteneğine bağışıklık, bağışıklığı oluşturan yapıların hepsine de bağışıklık (immün) sistemi adı verilir. Bağışıklık sistemini inceleyen biyoloji dalına ise immünoloji denir. Bağışıklık sisteminin hastalık etkenlerine verdiği cevaplar çok farklı olabilir. Bu cevaplar, organizmayı enfekte eden mikroorganizmaların yok edilmesi ve zehir etkisi gösteren maddenin etkisiz duruma getirilmesi gibi değişik şekillerde olabilir.

II. Bağışıklığın Tarihçesi
Hastalıklarda korunma konusunda, XV. yüzyılda Çinlilerin çiçek hastalığına karşı koruma sağlamak için, hastalardaki çiçek yaralarının kurutulup toz haline getirilmiş kabuklarını burunlarına çektikleri bilinmektedir. Ancak, çiçek hastalığı döküntülerinin bu biçimde kullanılması, bazen koruyuculuk bir yana, hastalığa tutulmaya neden olabilir. Bağışıklık tedavisi, yani bağışıklık tepkilerinden yararlanılarak tedavi yöntemi, Edward Jenner’in ve Louis Pasteur’ün aşılama çalışmalarından sonra ortaya çıkmıştır. Edward Jenner, inek çiçeği hastalığına yakalananların çok ender olarak insan çiçeğine tutulduklarını gözlemlemiş ve 1796’da küçük bir erkek çocuğuna önce ılımlı dozda inek çiçeği mikrobu, daha sonra da insan çiçeği mikrobu vermiş, inek çiçeği virüsleriyle uyarılan bağışıklık sisteminin, insan çiçeğine karşı da bedeni savunduğunu belirlemiştir. Louis Pasteur de 1879’da, uzun süre bekletilmiş tavuk kolerası kültürünün tavuklarda hastalık yapma gücünü önemli ölçüde yitirdiğini, bekletilmiş kültürle aşılanan tavukların, taze bakteri kültürüyle de hastalanmadıklarını bulmuştur. Zayıflatılmış ya da ölü bakterilerden, o mikropların yol açtığı hastalığa karşı direnç kazandırması amacıyla hazırlana ürüne aşı, bunun bedene verilmesine ise aşılama denir. Aşılama kolera, difteri, kızamık, kabakulak, boğmaca, kuduz, tetanos, tifo, sarıhumma ve çocuk felci gibi hastalıklara karşı uygulanır.
Jenner ve Pasteur’ün bu öncü çalışmalarından sonra, Paul Ehrlich, beden sıvılarıyla ilgili bağışıklık kavramını öne sürmüş (kuram, bağışıklığı sağlayan ana etkenlerin, hücrelerin üreterek kana salgıladıkları kimyasal maddeler, yani antikorlar oldukları düşüncesine dayanıyordu), Elie Metchnicoff da hücresel bağışıklık kuramını geliştirmiştir (bu kurama göre, bedenin artık ürünlerini temizlemekle görevli akyuvarlar olan fagositler, yabancı maddeleri arayıp bulurlar ve hastalık etkeni organizmaya karşı bedeni koruyan temel savunma sistemini oluştururlar). Günümüzde her iki kuram da doğrulanmıştır.

III. Bağışıklık Sistemini Oluşturan Yapılar
Bağışıklık sisteminin organları lenfoid dokulu organlardır. Bu organlar dalak, lenf düğümleri, bademcik, kırmızı kemik iliği, timüs bezi, karaciğer ve bağırsaklardaki peyer plaklarıdır.
a) Dalak: Dalak, karın boşluğunun sol üst tarafında, diyaframın al­tında bulunan, yaklaşık 200 gram ağırlığında bir organdır. Dalağın orta yüzü üzerinde, kan damarlarının girip çıktığı göbek (hilum) bu­lunur. Dalağın doku yapısında; kan yapıcı özel bağ dokusu (lenfoid), lenfoblast, lenfosit, retikulum hücreleri ve ince retiküler teller bulunur. Dalağın çevresi ise lenf düğümlerinde olduğu gibi ince bir zarla çevrilmiştir. Dalağın asıl görevi; kanı süzmek, lenfosit ve monosit üretmektir. Makrofajları vasıtasıyla yaşlı ve ölü alyuvarları, kan pulcukları ve mikropları parçalar. Ayrıca kan bakımında zengin olduğu için, gerektiğinde depo ettiği kanı dolaşıma verir. Kanda bulunan antijenlere tepki olarak, vücut savunması için lenfosit üretir. Doğum öncesi karaciğerle birlikte kan da üretir. Dalak, hayatın devamı için zorunlu bir organ değildir; ameliyatla alınması durumunda, işlevleri diğer lenfoid or­ganlar tarafından da gerçekleştirildiğinden canlı yaşamaya devam eder.
b) Lenf Düğümleri: Düğümlerin etrafı, bağ dokusundan yapılmış bir kapsülle çevrilmiştir. Bu kapsülden düğüm içine uzantılar girer; uzantıların arası, retiküler doku denilen özel bir doku çeşi­di ile doludur. Bu dokuda lenfoblastlar, lenfositler ve retiküler doku telleri bulunur. Lenf düğümleri, hem kan yapıcı, hem de savunma işini gören organlardır. Düğüm­lerin içine giren mikroplar tutulur. Bu esnada düğümler sertleşir ve büyür; elle yoklanabilir hale gelir. Vücutta koltuk altı, kasık, çene altı, boyun, dirsek ve göğüs böl­gelerinde bol bulunur.
c) Bademcikler: Bademcikler, yutak duvarına gömülmüş stratejik öneme sahip yapılardır. Lenf sıvısı, bademciklerin içerisinde bulu­nan lenf damarlarından boyun ve çene altı düğümlerine doğru akar. Bu esnada lenf damarlarının duvarlarından lenfositler salgılanır. Solunum ve sindirim sistemi vası­tasıyla vücuda girebilen mikroplar, buradan salgılanan lenfositler tarafından temizlenir. Aksi halde bu mikropların ciddi enfeksiyonlar oluşturma tehlikesi vardır. Herhangi bir enfeksiyon durumunda bademcikler iltihaplanırlar.
d) Kırmızı Kemik İliği: Kırmızı kemik iliği, ağsı doku hücrelerinden ve çok sık bu­lunan kılcal damarlardan oluşur. Kırmızı kemik iliğinde bulunan retiküler hücrelerle, karaciğerin yıldız şeklindeki kupfer hücreleri, Retikula – Endoteliyal Sistemi oluştu­rur. Bu sistem depo etmek, fagositoz yapmak ve antikor çıkarmak suretiyle, vücudu zararlı maddelere karşı korur. Toksik ve mekanik etkilerle uyarılan retikulum hücrelerinden histiyositler ya da makrofajlar amipsi hareketlerle uyarılan yerlere giderek burada mikroorganiz­maları fagositoz ederler.
Kırmızı kemik iliğinin ana hücrelerinden lenfositler mey­dana getirilir.
e) Timüs Bezi: Tiroid bezinin altında, göğüs boşluğunda ve soluk borusunun önünde bulunur. Timüs bezi bağ dokusundan yapılmış ince bir kapsülle çevrilmiştir. Kapsül, diğer lenfoit organlarda olduğu gibi bezin içine girerek onu bölmelere ayırır. Timüs bezinin bölmelerinde, retiküler hücreler ve lenfositler bulunur. Kan, lenf damarları ve sinirler bağ doku bölmeleri boyunca uzanır. Timüs bezi doğumdan önce ve doğumdan hemen sonra lenfosit meydana getir­erek vücudu enfeksiyonlardan korur.

IV. Enfeksiyonlara Karşı Savunma
Organizmaların bağışıklık sistemlerini uyaran ve organizma için yabancı olan tüm moleküllere antijen (immunojen) denir. Antikor oluşturmayan maddeler antijen değildir. Antijenler hem antikor oluşumuna sebep olur, hem de kendisine karşı oluşan antikorla, gerek vücut içerisinde, gerek vücut dışarısında reaksiyona girerler.
Bir maddenin antijen olabilmesi için oldukça büyük bir molekül ağırlığına sahip olması, verildiği organizma için yabancı olması ve organizmadan çabuk atılmaması gerekir. En iyi antijenler, kompleks yapıya sahip olan maddelerdir. Örneğin; bakteriler, kan hücreleri gibi.
Antijenlerin çoğu, protein yapısında veya proteinle bir­leşmiş polisakkarit, ya da yağlardan oluşmuş yapılar ola­bilir. Bağışıklık sistemi, antijen özelliği olan çok benzer özellikte maddeleri birbirinden ayırabilir. Örneğin; bağışıklık sistemi, bir tane amino asidi farklı olan proteinleri bile birbirinden ayırabilecek özelliğe sahiptir.
Bağışıklık sistemi, çeşitli enfeksiyon etkenlerine karşı yaptığı savunmayı antikor adı verilen özel bir protein üreterek gerçekleştirir. Her antikor çeşidi, özel bir antijene karşı üretilir. Bu nedenle bir antikor, kendisinin üretilmesine neden olan antijeni rahatça tanıyıp bulabilir.
Antikorlar, yapısal olarak globular protein şeklindedir. Bu proteinlere immunoglobulinler de denir. Her immunoglobulinin yapısında dört adet amino asit zinciri vardır ve bu zincirler disülfat bağlarıyla birbirine bağlanmıştır. İmmunoglobulini meydana getiren amino asit zincirindeki amino asitlerin sırası, kendilerine özeldir. Bu sıralama immunoglobulinin fizyolojik özelliğini belirler. Antikorlar, değişken ve sabit yapılara sahiptirler. Kısa zincirlerin uç kısımlarında değişken bölge bulunur. IMMÜNOGLOBUUN ÇESITLEKİ
Bazı immunoglobulin çeşitleri şunlardır:
İgG: Normal insan serumundaki immunoglobulinlerin % 80 İgG teşkil eder. İgG’ler, plasentadan geçebilen tek immunoglubulinlerdir. İgG sınıfından antikorlar genellikle presipitasyon, toksin nötralizasyonu gibi testlerde etki gösteren antikorlardır.
İgM: Normal insan serumundaki immunoglobulinlerin % 7-10′unu teşkil eder. En büyük immunoglubulinlerdir. İgM’ler, aglütinasyon ve virüs nötralizasyonu gibi olaylarda etkilidirler. Enfeksiyonları esnasında ilk oluşan antikor­lardır. Bir diğer özelliği ise embriyosal yaşamda, antijenlere (enfeksiyonlara) fetüste oluşabilen antikorlardır. Plasentadan geçemezler.
İgA: İnsan serumundaki immunoglobulinlerin %15′ini İgA oluşturur. İnsan ve diğer memelilerin göz yaşı, salya, bu­run, bronş, bağırsak, süt, tükürük, idrar, burun salgıların­da bulunur. İgA’lar, virüsleri nötralize edebildikleri gibi bakterilerin dokuya yapışmasını da önler.
İgD: İnsan serumunda az olarak bulunur. Bu immunoglobulinin antikor etkinliği olduğu ispatlanmıştır.
Antijen-Antikor Reaksiyonları : Bir antijenle birleşecek veya onunla reaksiyona girecek olan antikorlar; o antijene özel bir yapıda sentezlenir. Uygun antijenle uygun antikor bir araya geldiğinde antijen – antikor kompleksi oluşur ve antijen etkisiz hale getirilir. Her canlıda antijen – antikor ilişkisi özgüldür. Antijen – antikor tepkimelerinin özgüllüğü, türler arasındaki benzerliklerin ortaya çık­masında da kullanılır. Bir hayvanın kanı,diğer bir hayvana enjekte edilirse, doğal olarak antikor meydana gelir ve prespitasyon adı verilen çökelme olayı meydana gelir. Bu antikorlar, yakın akrabalıkları olan hayvanların kanında da aynı çökelmeleri meydana getirir. Hayvanlar arasında akrabalık derecesine göre çökelme oranı ortaya çıkar. Yakın akrabalarda çökelme az,akrabalık dereceleri uzak olan hayvanlarda ise, çökelme yüzdesi yüksektir.
Genellikle antikorlar antijenler­le direkt temasa geçerler. Bu temasla meydana gelen reaksiyonlar, aglunitasyon, çökelme, nötrleşme, patla­ma, ve bütünleşme sistemleri olmak üzere beş çeşit tepki gösterir.
Aglutinasyon: Antikorla antijenler birleşir ve bu şekilde antijenler inaktifleştirilmiş olur. Presipitasyon (Çökelme): Antikor ve antijenler bir kompleks meydana getirir ve bu bileşik çözeltiden ayrılarak çökelir.
Nötrleşme: Antikor yabancı maddenin zehirli kıs­mını kapatır ve zarar vermesini önler.
Eritme: Antikor antijene bağlandıktan sonra hücre (bakteri) zarının erimesine sebep olur. Hücrenin yapısı bozulduğundan antijen etkisiz hale getirilmiş olur.
Bütünleşme Sistemi: İnaktif olarak plazmada bulunan bu sistem, antijen-antikor kompleksi tarafından aktifleştirir. Sonuçta uyarılan bütün­leşme sistemi bir seri reaksiyona girer. Bu sis­temin enzimleri ortamdaki patojenleri yok eder.

V. Bağışıklığın Oluşumu
Bağışıklık sistemi vücutta, hücresel ve sıvısal olmak üzere iki çeşit bağışıklık oluşturur.
Hücresel Bağışıklık: Bakteri, virüs ve mantarların yaptığı enfeksiyonlara ve antijenlere karşı özel hücreler oluşturulması şeklinde bağışıklıktır. Bu hücreler, lenfosit adı verilen beyaz kan hücreleridir. Hücresel bağışıklığı sağlayan lenfositlere T lenfosit adı verilir. T lenfositler, yabancı dokuları da yok eder. Organ naklinin zorluğu, yabancı dokuları yok etmeye çalışan T lenfositlerden kaynaklanır.
Vücutta oluşan antijene, onu taşıyan bir lenfosit bağlanarak antijenleri etkisiz hale getirir. Bazen de makrofaj denilen hücreleri uyararak harekete geçirir.
Antijenin vücuda girişinden, kanda antikorun görülme­sine kadar yaklaşık bir haftalık durgun bir evre geçer. İlk antikor tepkisi yavaş yavaş düşük bir noktaya kadar artar, daha sonra ise düşer. Buna birincil tepki denir. Antijenin ikinci defa bu bireye girişinde, da­ha kısa bir durgunluk evresinden sonra, hızlı bir antikor üretimi başlar. Buna da ikincil tepki adı verilir. Antikorun ikincil tepkisi oldukça yüksek bir seviyeye kadar artar, daha sonra yavaş yavaş azalır. Yeniden zaman zaman antijen verilmekle antikor düzeyi yüksek tutulabilir. İkin­cil tepki, sürekli doğal enfeksiyonların etkisi altında kalan ve daha önce antijen almış bireylerde ortaya çıkar.
Sıvısal (hümoral) Bağışıklık: Enfeksiyonlara karşı üretilip kanla vücuda dağıtılan antikorlarla sağlanır. Antikorlar, sentezlenmelerine neden olan antijenin, fagositoz yapan hücreler tarafından sindirilmesini kolaylaştırır. Bir yandan da antijenlere bağlanarak onları etkisiz duruma getirir. Antikorlar molekül olarak “Y” harfine benzer ve antikorun iki tane antijen bağlanma bölgesi vardır. Kuyruk kısmı da antikorun çeşidini belirler. Antikorlar, B lenfosit denilen akyuvar tarafından üretilir. Virütik enfeksiyonlara karşı üretilen antikorlara özel olarak interferon denir. Lenfositler; kan, lenf sıvısı, lenf düğümleri, timüs bezi ve dalak gibi doku ve organlarda bol bulunur.
Bağışıklık sistemini oluşturan hücreler, kemik iliğinin kök hücre adı verilen hücrelerinden oluşur. Kemik iliği kök hücrelerinin etkili hücreler durumuna gelebilmesi için bazı organlarda farklılaşması ve gelişmesi gerekir. Gelişmesi tamamlanmış olan lenfositler vücuda dağılır. Daha sonra antijenlerle karşılaşan bu hücreler, her antijen çeşidine karşı etkin hücreler olarak bağışıklık tepkilerini oluşturur. Bazı lenfositleri oluşturacak öncü hücrelerin bir kısmı, timüs denen beze girerek olgun lenfositlere (T lenfosit) dönüşür, bir kısmı da kan yapıcı dokulardaki kök hücrelerinden farklılaşıp olgunlaşır (B lenfosit).
Akyuvarların, vücuda giren antijen özelliğindeki yabancı maddeleri fagosite ederek yok eden nötrofil, monosit gibi çeşitlerine fagosit denir.
Vücuttaki antijen miktarı az olduğunda, iltihaplanma gibi bir durum olmadan antijenler ortadan kaldırılır. Antijen miktarı, mevcut fagositlerin başa çıkamayacağı kadar fazla ise fagositler bunları aşırı miktarda yer. Bir süre sonra da yedikleri aşırı miktardaki antijeni sindiremediklerinden fagositler parçalanır. Parçalanan fagositlerden irin (cerahat) oluşur. Bu durumda lenfositler harekete geçerek antijenleri ve hücre artıklarını yok eder.

VI. Bağışıklık Çeşitleri
Organizmanın antijenle ilk karşılaştığında, vücudun antikorları sürekli olarak yapabilmeyi öğrenmesi ve üretilen antikoru hazır olarak tutabilmesi gerekir. Bağışıklık denilen bu özellik doğuştan gelen ve sonradan kazanılan bağışıklık olmak üzere iki çeşittir.
1)Doğuştan Kazanılan Bağışıklık:
Organizmaların, türüne ve bireysel özelliklerine göre doğuştan sahip olduğu bağışıklığa doğal bağışıklık adı verilir.
Doğal bağışıklık, bir çok faktör tarafından etkilenmekte­dir. Bunlar genetik, anatomik, doku ve sıvılardaki koruyu­cu maddeler, yaş, hormonlar gibi faktörlerdir. Örneğin, Herpes simplex virüsü tavşanlarda öldürücü olduğu halde, insanlarda özellikle dudaklarda uçuk denen kabartılara yol açar. İnsan Herpes simplex’e karşı doğuş­tan bağışıklıdır. Bu doğal bağışıklık, büyük ölçüde, plazma­da bulunan ve her hangi bir antijenle karşılaşmadan var olan antikorlarla sağlanır. Doğal bağışıklık, bazı hastalık­lara karşı insan vücudunu korur. Bu hastalıklar hayvanlar­da görülen tavuk kolerası, sığır vebası gibi virüs hastalık­larıdır. İnsan vücudu bu hastalıklara karşı dirençli olduğundan yakalan­maz. Diğer yandan, insanlar için öldürücü ve ağır seyre­den çocuk felci, kabakulak, insan kabakulağı ve frengi gibi hastalıklara da hayvanlar dirençlidir. Benzer şekilde; boğmaca, kızamık gibi bazı hastalıklar sadece insanlarda görülür, başka canlılarda görülmez. İnsan dışındaki organizmaları etkileyen bazı hastalıklara karşı tüm insanlar doğuştan bağışıklıdır.
2) Sonradan Kazanılan Bağışıklık:
İnsanın doğumdan sonra bazı hastalıklara karşı bağışıklık kazanmasıdır. Yapay olarak oluşan bir bağışıklıktır. Vücudun kendi savunma mekanizmalarıyla ya da dışarıdan alınan koruyucu maddelerle kazanılır. Bu nedenle aktif bağışıklık ve pasif bağışıklık olmak üzere ikiye ayrılır:
a)Aktif bağışıklık: Organizmanın, hastalık yapıcı etkenlerle karşılaştığında kendi savunma maddelerini kendisi üreterek kazandığı dirence aktif bağışıklık adı verilir. Aktif bağışıklık, iki şekilde kazanılabilir:
-Vücuda mikropların girmesi ve bağışıklık sisteminin uyarılıp çalıştırılmasıyla sağlanır. Bu nedenle insan mikroorganizmayı alınca, hastalanır. Vücut bu sırada bağışıklığını kazanır. Hatırlayıcı hücreler sayesinde bir daha aynı hastalığa yakalanmaz. Örneğin, kabakulak hastalığına bir kere yakalanılır. Çünkü kabakulak hastalığına karşı üretilen savunma maddeleri ölünceye kadar vücutta kalır. Tetanos gibi bazı hastalıklara karşı üretilen savunma maddeleri ise vücutta birkaç yıl kaldıktan sonra yok olur.
-Aşılama yoluyla da aktif bağışıklık kazanılar. Aşı ile zayıflatılmış ya da öldürülmüş mikroorganizmalar vücuda verilir. Bağışıklık sistemi bu yolla uyarılarak aktif bağışıklık kazanılması sağlanır. Bağışıklık süresi uzundur. Hastalanmadan önce belirli zamanlarda yapılan aşılar, vücudun aktif bağışıklık kazanmasını sağlayarak hastalanmayı önler. Koruyucu sağlık hizmetlerinin amacı da aktif bağışıklık kazandırarak insanların hastalanmalarını önlemektir.
b)Pasif Bağışıklık: Önceden hazırlanmış antikorların vücuda verilmesiyle kazanılan bağışıklığa pasif bağışıklık adı verilir. Pasif bağışıklık, çoğunlukla hasta insana serum verilerek kazanılır. Serum, belirli bir enfeksiyona karşı üretilmiş antikorları bulunduran sıvıdır. Serumlar, çoğunlukla at, koyun ve sığır gibi hayvanların kanından elde edilir. Aktif bağışıklık kazanılmasının olanaksız olduğu durumlarda pasif bağışıklık sağlayacak uygulamalar yapılır. Örneğin, ağır yaralanmalarda tetanos hastalığına karşı acil koruma gerektiğinden, tetanos antikorları içeren serum yapılır.
Bebekler, bazı antikorları annesinden plasenta yolu ile almıştır. Ayrıca bebekler anne sütü yoluyla da antikorlar alırlar. Bebeklerin bu yollarla bazı hastalıklara yakalanmamaları ve hastalıklardan korunmaları da bir pasif bağışıklıktır. Bu yolla kazanılan bağışıklık, kısa sürelidir ve sadece bebeği korumaya yöneliktir.Bebek enfeksiyonlara karşı koyma yeteneğini kısa süre sonra kendisi geliştirir. Örneğin; bebek doğduğu günlerde kızamık hastalığına yakalanmaz; çünkü bu hastalığa karşı gerekli antikorları annesinden plasenta yoluyla ya da anne sütüyle almıştır. Fakat bu antikorlar yaklaşık 9 ay sonra yok olduğu için bebeğe kızamık aşısı yapılmalıdır.

VII. Doku ve Organ Aktarımı Bağışıklığı
İnsandan insana doku ve organ nakil işlemleri günümüzde en çok uygulanan işlemler haline gelmiştir. Doku naklinde, aktarılan doku antijenlerinin, aktarıldıkları organizmada meydana getirdikleri immünolojik tepkiler büyük önem taşımakta ve aktarılan dokunun başarılı olup olmadığı bu tepkilere bağlı olmaktadır. Bugüne kadar en başarılı doku nakli kan gruplarının naklidir. Kan grupları, eritrositlerin yüzeylerinde bulunan karbonhidrat yapısındaki antijenlere göre tespit edilmektedir. Kan aktarımında alıcı ve vericilerin uygun olması durumunda başarı ile sonuçlanmaktadır. Kan dışındaki doku ve organlarda da antijen grupları bulunmak­tadır. Bu sebeple aktarıldıkları organizmada bir bağışık cevap oluşturmaktadırlar. Doku ve organlardaki antijen gruplarının tespiti, kan grupları gibi kolay değildir; ayrıca bu yapılar, aktarıldıkları organizmada hayat boyu görev yapmaları gerekmektedir. Bu sebeplerden dolayı doku ve organ nakli, kan nakli gibi kolay gerçekleşmez.
Dokuların atılmasını önlemek için bazı önlemler alınmak­tadır. Bunların dayandığı temel, alıcının bağışıklık tep­kimesi gösteren organları değişik yöntemlerle felç edilerek (X ışınları ile ışınlama, lenfosit yapımını azaltan ilaçlar) antikor üretimi azaltılmaya çalışılır. Yapılan bu işlemler, vücudun mikroplara karşı savunma gücünü azalttığından en küçük enfeksiyon durumunda dahi ağır klinik vakaları ortaya çıkabilir.

VIII. Bağışıklık Sistemi Bozuklukları
Vücudun enfeksiyonlara karşı savunma ve korunmasını sağlayan sistemin herhangi bir yerinde oluşan bozukluk, Bağışıklığın bozulmasına neden olur. Bunlara bağışıklık yetmezliği hastalığı denir. Bağışıklık sistemi bozukluklarının başlıca belirtileri şunlardır:
- Kronik enfeksiyonlar
- Beklenmeden sık tekrarlanan enfeksiyonlar
- Tedaviye tam cevap vermeyen enfeksiyonlar
- Deri döküntüleri
- Gelişme geriliği
- Tekrarlayan apseler (yaralar)

Bağışıklık yetmezliği hastalıkları, genel olarak iki öbekte toplanır: Doğuştan bağışıklık yetmezliği hastalıkları; sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları. Sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları daha sık görülür.
Doğuştan bağışıklık yetmezliği hastalıkları: Birleşik ve şiddetli bağışıklık yetmezliği, ender görülen bir anormalliktir. Kemik iliği aktarımının gelişmesinden önce mutlaka ölümle sonuçlanan bu hastalıkta, bağışıklık sisteminin hem T hücreleri, hem de B hücreleri görevlerini yapamazlar. Bir başka bağışıklık yetmezliği olan DiGeorge sendromu, timüsün gelişmesindeki yetmezlikten, buna bağlı olarak da bağışıklık sisteminin T hücrelerinin gelişmemeleri ve yeterli düzeyde çalışmamalarından kaynaklanır. DiGeorge sendromu bulunan hastalar, virüs ve mantar enfeksiyonlarına duyarlıdırlar.
Sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları: Sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları, birincil (bağışıklık sistemi zayıflığından kaynaklanır) ya da ikincil ( yani kanser gibi bir hastalıktan sonra) olabilirler.En sık rastlanan birincil bağışıklık yetmezliği hastalığı İgA denilen immunoglobulindeki seçicilik yetmezliğidir; her 500 kişiden birinde görülür ve çoğunlukla akciğer enfeksiyonuyla birliktedir. Bazı başka immunoglobulinler (özellikle İgA ve İgM) de, bazı kişilerde hiç bulunmayabilir ya da çok düşük düzeyde bulunabilir; bu durum tekrarlayan enfeksiyonlar nedeniyle ciddi klinik sorunlara yol açabilir.
Hastanede yatarak tedavi görenlerin %5’inde, ikincil sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği bulunduğu sanılmaktadır. Bu durum genellikle, asıl nedeni oluşturan kanser ya da özbağışıklık (bağışıklık bozukluğu) hastalıklarıyla ilişkilidir. Ayrıca bir çok hastada bağışıklık sistemi zayıftır. 1980 yılının başlarında ortaya çıkan, sonradan edinilen ikincil bir bağışıklık yetmezliği olan AIDS (acquired immunity deficiency syndrome) günümüzde son derece önemli bir soruna dönüşmüştür.
Tedavi: Bağışıklık yetmezliği hastalıklarını tedavi olanakları, bu hastalıkları teşhis olanaklarının gerisinde kalmıştır. Birkaç bağışıklık yetmezliği ile doğuştan T hücresi yetmezliği, kemik iliği aktarımıyla ya da bazı durumlarda dölüt karaciğeri ve timüsü aktarımıyla tedavi edilebilmektedir. Antikor yetmezlikleri, özellikle İgG yetmezliği, hastaya belirli aralıklarla insan gammaglobülini verilerek tedavi edilebilir. Bu yöntem, hastalığın nedeni olan hücresel noksanlığı gidermekte etkili olmaz; ama eksik hücre ürününü (antikoru) yerine koymaya yarar ve böylece tekrarlanan enfeksiyonları önler. Tedavide, enfeksiyon etkeni mikroorganizmanın tanınması ve mikroorganizmaya karşı etkili olabilecek antibiyotiklerin hızla uygulanması son derece önemlidir.

Besinlerde protein eksikliği, dalağın alınması, diyabet, geniş yanıklar, alkol kullanmaktan kaynaklanan siroz ve ileri yaşlılık durumları da bağışıklık sisteminde bozukluklara neden olabilir. Örmeğin; geri kalmış ülkelerin çoğunda, protein eksikliğinden kaynaklanan bağışıklık sistemi bozukluklarına dayalı ölüm oranları oldukça yüksektir.
İnsanda, bağışıklık sisteminin sağlığını korumak için şüpheli durumlarda öncelikle kromozom incelemesi yapılmaktadır.
AIDS vb. bağışıklık yetmezliğine neden olan hastalıklardan korunmada en önemli faktör tek eşliliktir. Ayrıca bu hastalıklardan korunmak için; eş cinsel ilişkide bulunulmamalıdır; kan nakli, diş tedavisi gibi durumlarda kullanılan araç – gereçlerin steril olmasına dikkat edilmelidir; kuşkulu durumlarda zaman kaybetmeden hekime gidilmelidir.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

« Previous page · Next page »

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.