DİNİN TANIMI

Mart 24, 2008 at 10:46 am (SOSYAL BİLGİLER)

DİNİN TANIMI

Din, inanç olgusuna dayanır. Dini inanç, insanın kendi üzerinde kutsal varlığa inanması ile başlar ve ona ram olmada karar kılar. Böylece din, kul ile Tanrı arasında gerçekleşen iletişimin kulun hayatındaki yansıması olmaktadır.

Sözcük anlamını aşarak bir kurum olarak dini tanımlamakta birtakım güçlükler vardır. İlim adamlarının dinin temel özelliği olarak kabul ettikleri unsurlara göre din tanımları da farklılık göstermektedir. Bergson’a göre din, zekanın dağınıklığı ve çaresizliği karşısında doğanın koruyucu tepkisi ve daha da ileride hayatın bütününe bağlanma, hayat hamlesinin en derinidir. Edward Sapir’e göre din, günlük yaşantının anlaşılmaz ve tehlikeli ortamı içinde gönül huzuruna iç huzuruna götürecek bir yolun bulunmasıdır ve çok karmaşık bir yapıya sahiptir, doğa ve toplumla ilgili olguları açıklamada insanlara yardımcı olur. Psikologlara göre din bir üst benlik olayıdır. Bireyi topluluğa bağlayan kişisel yapısının projeksiyon aracılığıyla belirlediği ikincil kurumlardır. Sosyologlar ise dini toplumla açıklarlar. Sosyoloji dine kutsalın toplum hayatındaki deneyimi olarak bakar. Parsons’a göre ise din, kainatta insanın yeri, insanın diğerleriyle ilişkisi, çevresi ve diğer insanlarla ilişkilere bağlı olarak arzu edilir olan ve olmayan şeyler hakkında geliştirilen ve gerçekleştirilen bir anlayıştır. Tasavvuf ve din psikologlarına göre din, insan-ı kamil insan olmaya sevkeden bir disiplindir. Tüm bu tanımlamaların ortak noktaları birleştirildiğinde, din insanlara bir hayat tarzı sunan, onları belli bir dünya görüşü içinde toplayan kurum, bir değer biçme ve yaşama tarzı; yaratıcıya isteyerek bağlanma, birtakım şeyleri duyma, onlara inanma ve onlara uygun iradi faaliyette bulunma olgusu; üstün varlıkla ona inanan insan arasındaki ilişkiden doğan deneyimin inanan kişinin hayatındaki etkileri olarak tanımlanabilir.

Genel olarak din, doğaüstü bir nitelik taşır, mukaddestir, değişmezdir ve gönülden bağlanmayı gerektirir.

TOPLUMSAL KURUM OLARAK DİNİN İŞLEVLERİ

Dinin başlıca işlevi, üstün varlık konusunda insanın bulunduğu yeri tanımlamaktır. Bundan birtakım zihniyet, tutum ve davranış şekilleri ortaya çıkar. Böylece bir din, ona inanan kişi ve inananlar için bir hayat düzeni olur.
İkinci olarak, dini kurumlar ahlaki değerler ve prensipler için temel oluştururlar ve bu sayede toplumsal politik ve sosyal politiğin teşvikini veya frenlenmesi görevini yerine getirirler. Dini törenler ve kurallar aracıyla bir değerler sistemi, grup birliği ve dayanışması oluşur. Bu dini merasim ve kurallar aracıyla , insan, gerilimler ve tehlikelerden arındırılır.
Dinin üçüncü işlevine baktığımızda, dini kurumların etki alanı bakımından da boş zaman, seyahat ve dinlenme fonksiyonuna da sahiptirler. Doğum günleri, anma törenleri, mistik ve tasavvufi toplantılar, dini ve mukaddes yerlerin ziyaret edilmesi, dini pazar ve panayırlar bir taraftan dini diğer taraftan dinin etkisindeki sosyal faaliyetlerdir.
Bir toplumsal kurum olarak islamın işlevleri de yukarıda saydığımız işlevlerden oluşur. Diğer dinlerden farklı olarak islamın başka bir işlevi ise cemaat hayatının ön planda ve önemli oluşudur. İslamiyetin kilise gibi dini temsil eden bir kuruma veya otoriteye yer vermemesi ve bir organizma gibi toplum içinde yaşaması, onun cemaat hayatı özelliğini vurgular. Nitekim, batıdaki toplumlarda olduğu gibi devletle birey arasında yeralan tampon-ikincil yapıların yokluğu cemaat hayatının kuvvetli oluşuna bağlanır. Cemaat hissi, Batı Avrupa’daki ikincil yapıların yerine geçen yapısal unsurlar olarak nitelenirler.

TÜRKİYE’NİN SİYASAL VE TOPLUMSAL YAPISINDA DİNİN YERİ

İmparatorluktan cumhuriyete, “din-ü devlet”ten laik devlete geçiş, Cumhuriyet Türkiyesi’nin temel siyasal ve toplumsal yapısının yeni ilkeleri olarak belirmiştir. Bu yeni yapı, yeni ve farklı bir döneme geçilmiş olsa da geleneksel yapı üzerinde doğmuştur. Siyasal yapının değişmesi ve bunları kurumsallaştıracak olan siyasal düzenlemelerin hayata geçirilmesiyle toplumsal yapının değiştirilebileceğine inanılmış sonuçta toplumdan en son örneğini son seçimlerde açık bir şekilde gördüğümüz tepkiler de eksik olmamıştır. Bu tepkilerin kavranması, siyasal biçim değişmeleri ve Türkiye’nin yenilenmesi açısından güdülen amaçların yorumların değerlendirilmesi için de, Osmanlı toplumundaki siyasal iktidar-din ilişkileri ile değişimlerin belirlenmesi gerekir

OSMANLI İMPARATORLUĞUNDA DİNİN YERİ VE NİTELİĞİ

Osmanlı döneminde toplumun yönetilenler ve yöneten olarak ikiye ayrıldığı görülür. Buna göre askeri örgütlenmeyle özdeşleşen yönetenler zümresi ve başta padişah olmak üzere onun kulu statüsünde bulunan askeri kesimi içine almaktadır. Askeri ve ilmi örgütlenme dışındaki yönetilenler sınıfı reaya, ahalidir. Osmanlı toplumu için hep merkezi otoriteden bağımsız bir hareket alanına sahip –sivil toplum- unsurunu içermeyen, örgütlü siyasal toplum anlayışını sergilemeyen, farklılaşmalar olmayışından dolayı sert ve otoriter bir dinin çerçevesini meydana getiren statükocu toplum tanımlamaları yapılmıştır. Ayrıca Osmanlı Devleti, Şerif Mardin’e göre Doğu istibdatı ile Batı feodalizmi arasındaki ayrılığı belirleyen ana tabakadan, bireyle devlet arasında tampon görevini yerine getiren dernekler, sendikalar, baskı grupları ve belediyelerden yoksundur. Osmanlı toplum yapısı, Batının toplum yapısıyla karşılaştırıldığında bu tür görüşler son derece haklı ve doğaldır. Ancak Osmanlı devlet ve toplum yapısını kendi bütünlüğü içinde incelemek gerekir.
Genel olarak bakıldığında Osmanlı yönetim yapısının teokratik ve şeri hükümlere göre tanımlanmaya çalışıldığı görülür. Osmanlı’nın ilk günden son güne kadar teokrasi ve şeriat yönetimine bağlı olduğu inancı hakimdir. Ancak Osmanlı’nın kuruluşunda gerek yönetim ve örgütlenme biçimi açısından, gerekse devlet ve egemenlik biçimi açısından gelenek ve göreneklere göre biçimlenmesinde, bütünüyle dinsel bir yapının oluşmadığı söylenebilir. Nitekim, Osmanlı devlet sisteminin Arap ve İran ülkeleri gibi tamamıyla şeri ve teokratik öğelere göre şekillendiğini söylemek yanlıştır. Devletten bağımsız kurumsal laikleşmeye ya da dinsel kontrolden kamusal yönetime geçişe ihtiyaç duyulmaması, onun belirgin bir varlık olarak “egemen”, “özerk” ve “kendini ayakta tutabilen” kaynaklarının varolmasından dolayıdır. Devlet tanımlanırken dini unsura ağırlık verilse de, asıl korunmaya çalışılanın devlet olduğu açıktır. Berkes’e göre, “Osmanlı hükümdarları halifelik unvanına sahip oldukları halde, teokratik rejimin gereği olan din öncülüyle değil, devlet öncülüyle hareket etmişlerdir.” Osmanlı Devleti, bu anlatılanlar dolayısıyla tümüyle bir teokratik devlet niteliğini yansıtmaz, ancak bu ifade, bu gerçeğin tam tersinin doğru olduğu anlamına da gelmemektedir. Osmanlı’da bir çok bakımdan din ve devlet arasında bir karşıtlık ya da tümüyle bu ikisinin neredeyse aynı anlama geldiği gibi bir gerçeği aramak anlamsızdır. Osmanlı’da din devlete tümüyle hakim değildir, ancak aynı zamanda din unsuru devletle bir zıtlık içinde de değildir. Din, devleti etkileyen bir unsurdur ve bu ikisi birbiriyle çelişmeyen kavramlardır. Nitekim Osmanlı Devleti’nde dini bürokrasi, gücünü kendisini tayin eden merkezi siyasi otoriteden almış ve Batıda olduğu gibi bir din-devlet çatışmasını gerektirecek şartlar oluşmamıştır. Siyasi iktidarla, dini otoriteler arasındaki bu ilişki, Batı toplumlarındaki din-devlet ilişkisinde kullanılan “laiklik” ya da “teokrasi” gibi kavramlarla açıklanmaya çalışıldığında ise tatmin edici bir sonuca varmak güç olmaktadır. O halde Osmanlı Devleti’nde böylesi bir niteliğe sahip olan DİN NE OLMUŞTUR DA DAHA SONRALARI VE GÜNÜMÜZDE BİR SORUN HALİNE GELMİŞTİR?

OSMANLI DEVLETİ’NİN ÇÖKÜŞ SÜRECİNDE VE CUMHURİYET DÖNEMİNDE DİN

Batılı kurumların ve Batı ekonomik gücünün zamanla devlet ve toplum üzerinde etkin olmaya başlaması, Osmanlı Devleti’nin o güne değin muhafaza etmeye çalıştığı mevcut düzenini parçalamış, ekonomik hareketlilik ve kapitalizmin güç hailine gelmesiyle halkın yaşamında büyük değişmeler yaşanır olmuştur. Bu dönemde devleti kurtarmak adına yapılan tüm ıslahat ve reform hareketleri Batıdan gelen etkilerle ve modernleşmeden çok batılılaşma mantığıyla yönetenler sınıfına dahil iktidar eliti tarafından gerçekleştirilmiştir. Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti arasındaki geçiş dönemi gelişmeleri de dahil olmak üzere yapılan tüm reformlarda bunları gerçekleştiren iktidar eliti, devletin kurtuluşunu kendilerine özgü bir aydın kadro hareketinde algılamışlar, halkı “avam”, cahiller yığını olarak görmekten kurtulamamışlardır. Halka yakın ve halkla etkileşim halinde olan aydınlar bile halka onun ne kadar cahil olduğunu göstermekten başka bir şey yapmamışlardır. Değişmesi istenen toplumun kendi yapısallığı bir kenara bırakılmış, değişmesi doğal dinamiklerinden uzak entelektüel bürokratların elinde gerçekleştirilmeye kalkışılmıştır. Nitekim, Osmanlı bürokrasisi içinden gelen Jön-Türkler ve Kemalistler mevcut geleneğe bağlı kalarak, kendilerini devletin temel direği gibi görmüşlerdir ve nihayet 1923’te Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğunda Cumhuriyete miras kalan, asırlarca İslam kültürüyle yoğrulmuş Osmanlı geleneğidir. Ancak yeni devletin tümüyle devraldığı bu köklü mirası birden ortadan kaldırılması beklenemez bir durumdur. Yapılan bir yoruma göreyse sorun Jön Türklerin ve Kemalistlerin İslam’ı, kendi ideolojileriyle bütünleştirmede gösterdikleri başarısızlıktır.

Bu aşamada geçmişte devlet sistemi bütünlüğünde geniş bir etkileme alanına sahip olan din adamlarının, cumhuriyetin kurulmasından sonra siyasi gidişatın resmen kontrolünü kaybettikleri belirtilmiştir. Devleti ve camiyi birbirinden ayırmaya yönelik kabul edilen Kemalist betimleme de, böylelikle farklı bir boyut kazanmıştır. Tüm bu olaylar sonrasında yukarıdaki soruda belirtildiği üzere din Türk siyasal hayatında bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Bunun nedenlerinden biri onun denetim işleviyle ilgilidir. Çünkü dinsel çıkarların meşru bir baskı grubu oluşturabileceği Kemalist aydınlar tarafından kabul edilmemiş ve siyasal mekanizmayı denetleyenler arasında, özellikle dine hiç yer verilmemiştir. Böylesi bir anlayış kitlelerden kopuk bir özelliği yansıttığından dolayı, beklenen sonuçları oluşturmasında derin sancılar ve ikilemlere sebebiyet vermiştir. Kemalist elit çözümü, ancak militarizm yoluna başvurmakta görmüştür. Toplumun esas unsurlarına karşı alınan tavırlara yine toplumun kendi katılımı beklenmiş, ancak bir huzur ortamının sağlanması güç olmuştur. Karşıt oluşumlara, tepkilere karşı demokratik zemin daha çok siyasal elit lehinde geçerli görülmüştür.

-Cumhuriyetçi Elitin ve Cumhuriyet İdeolojisinin Dine Bakışı ve Tarihsel Süreç
Cumhuriyet dinin toplumun şekillenmesinde görev dışı ilan edildiği bir dönem olmuştur. İdeolojilerle toplumsal hayat düzenlenmek istenmiştir. Halk kültürü ile aydınlar kültürü arasındaki farklılık Cumhuriyet Türkiyesinde de sürdürülmüştür. Medeniyete ulaşma çabaları salt seçkinler katında yürütülen bir faaliyet olmuştur. Halk dini seçkinler tarafından dışlanmış ve halk İslamı kuraldışı sayılmıştır.
Cumhuriyetçi elit, Osmanlı’dan devralınan toplumun yeniden örgütlenmesini sağlamak ve yeni toplumsal örgütlenmenin temelini millete dayandırmak ve milleti de dinsel olmayan öğelerle belirlenen bir kavram olarak ele almak eğilimindeydi. Böylelikle devletin millet tarafından oluşturulduğu kabul edilirken millet kavramına kazandırılan yeni içerik sonucu devlet ve din birbirinden ayrılmaktaydı. Ancak genel çizginin bu olması, muhalefetlerin çıkmadığı anlamına gelmemektedir. Nitekim cumhuriyet yönetimi bir tek partili rejim olarak doğmamıştır. 1924 yılında Rauf Bey, Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşa’nın da içinde bulunduğu bir grup, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurmuşlardır. Fakat Şeyh Sait isyanı sebep gösterilerek çıkarılan “Tahkir-i Sükun Kanunu” ile bu partiye son verilmiştir. Aynı şekilde bir muhalefet partisi olarak 1930’da Mustafa Kemal’in Fethi Okyar’a kurdurmuş olduğu Serbest Cumhuriyetçi Fırka da yine kontrol altında tutulma zorluğu sebep gösterilerek kısa süre sonra kapatılmıştır. Görünürde muhalefetsiz bu süreç, 1950’lere kadar sürmüştür.
Türkiye, 1920’li, 1930’lu ve 1940’lı yılların başında CHP tarafından bir dizi uygulamaya sahne olmuş ve yukarıdan aşağıya doğru laik bir Türk Devleti meydana getirilmeye çalışılmıştır. Bu dönemde Türkçe ezan okuma konusunda tepeden inme reformlardan bahsedilmiş, bu arada İmam Hatip okulları yokolmuş ve İlahiyat Fakültesi kapatılmıştır, laik milliyetçiliği eğitim sistemine uygulama çabaları yoğunlaşmıştır.
Esasen, Cumhuriyet ideolojisi düşünce alanında kültürün laikleştirilmesi diye tanımlanabilecek pozitif düşüncenin bir türü sayılabilir. Burada Batılı dünya görüşünden Osmanlı dünya görüşünün karşıtı anlaşılmış, yani kültür alanında Batıcılık, Osmanlılığı temsil eden ne varsa onun karşıtını anlamak biçiminde düşünülmüştür. Nitekim laiklik, Cumhuriyetçi elite temel özelliklerini veren ve yeni Türkiye’nin toplumsal siyasal temellerini belirleyen önemli bir ilke olmuştur. Ancak geçen zaman içinde özellikle toplumda laiklik denildiği zaman siyasal ve dinsel otoritenin ayrıştırılması değil; eğitimin, ailenin, ekonomik hayatın, hukukun hatta görgü kuralları, kıyafet ve bunun gibi unsurların değişmez din kurallarından ayrılarak zamanın ve hayatın gerek zorunluluklarına göre düzenlenmesi anlaşılmıştır. Buradan hareketle denilebilir ki, Türk toplum hayatında din ve kültürün birbiriyle örtüştüğü mevcut yapı korunmuş, zaman zaman da toplumun kimlik görevini üstlenmişlerdir.
Tekrar tarihsel sürece baktığımızda sonraları, 1940’larda çok partili siyasete geçişle birlikte önemli bir değişim de gerçekleşmiştir. Bu geçişin en önemli özelliklerinin başında dinin öneminin siyasi bir problem olarak görülmesi vardır. Çok partili dönemde artık siyasal partiler iktidara gelebilmek için seçimi kazanmaya yeterli bir ittifak toplayabilmek zorunda olacaklar ve seçmenlerin dinsel tercihlerine kulak vermek gibi bir eğilimi de göz önünde bulundurmaya başlayacaklardır. Nitekim, Demokrat Parti’yi seçmenler arasında populer yapan, siyasal ideolojisinin dinsel dayanakları değil, dine karşı hoş görülü yaklaşımı olmuştur. 1980’lerde ANAP’ın iktidar olmasında da dine karşı buna benzer bir tutum sergilemesinin de payı bulunmaktadır. Ancak, iktidara dine karşı böylesi bir yaklaşımda bulunan bir partinin gelmesi, devletin din üzerindeki etkisinin niteliğini değiştirmemiştir.
Dolayısıyla Türkiye’de daha çok din ile ilişkili olmaya özen gösteren siyasal ideolojilerin 1960’lara varıldığında oldukça çeşitlendiği ancak bunların belirtilen sebeplerle yeraltına çekilmeye başlandığı görülmektedir. Fazla gözönünde bulunmayan fakat varlıklarını giderek güçlendirmiş ve yayılmış yer altı tarikatları günümüzde de etkinliklerini sürdürmektedirler. Nitekim Cumhuriyetçi elitin dine karşı tavır içinde olan modernist ideolojisi halkın kendi kişiliğini yüzyıllardan beri yapageldiği gibi kendi değer yargılarına göre ve alışık olduğu geleneksel tarzda arayıp bulmaya çalışmasının önüne geçememiştir. Tarikatları bu bağlamda ikincil yapıların olmadığı bir toplumda onun yerine getirdiği fonksiyonları üstlenmesi bakımından daha yakından incelemeye gerek vardır.

DÜNDEN BUGÜNE TARİKATLAR
İslam dünyasında tarikatlar, düşünsel kökleri daha eskilere dayanmakla birlikte ilk olarak 12. yüzyıldan sonra görülmeye başlamışlardır. Bunun en önemli nedeni yaşanılan süreç ve bu süreçte ortaya çıkan toplumsal ihtiyaçtır. Toplumsal gelişme sürecinde hem egemen sınıflar hem de halk açısından mevcut dinsel kurum ve kurallar yaşamın sorunlarına cevap vermemeye başladığı koşullarda tarikat türü dinsel yapılar gündeme gelmiştir. Bu temelde örgütlenme, süreç içinde yaygınlaşmış ve tarikatlar, geleneksel dini yapılar haline gelmiştir. Aslında tarikatlar, mevcut resmi din ideolojisine karşı belirli sınırlar içinde bir tepki hareketi olarak çıkmıştır demek pek yanlış olmayacaktır.
Osmanlı Devleti’nde tarikatlara bakarsak, o dönemde genel olarak egemen sınıflarla halk arasındaki çelişkiler yumuşaktır. Ekonomik bölüşümün, örf ve adetlere göre yapılmasına özen gösterilmektedir. Ve Anadolu’da İslam örtüsü altında hareket eden çok sayıda farklı tarikatlara tanık olunmaktadır. Buna rağmen iktidarı elinde tutanlar, bu çevrelerle anlaşarak onların desteğini alma yanlısıdırlar. Osmanlı düzeninde tarikatların önemli bir yeri vardır. Özellikle Sünni tarikatlar devletin, kırsal alanlardaki eli durumundadır. Şehirlerde medreselerin üstlendiği misyonu, kırsal alanda tarikatlar yüklenmiştir. Medreseler bir yandan devletin ihtiyaç duyduğu din ve devlet memurlarını yetiştirirken diğer yandan da dini denetim görevini yapar. Kırsal alanlarda dini denetim görevini ise tarikatlar üstlenmiştir. Böylesi bir düzen içinde Osmanlı Döneminde tarikatlar siyasal ve toplumsal hayatta yerleşik ve büyük bir öneme ve göreve sahiptirler. Beklenildiği üzere tarikatlar haliyle bir sorun olarak görülmemektedirler. Ancak Osmanlı Devleti’nin çöküş süreci ve Batılılaşma hareketlerinin başlamasıyla beraber bu örgütlenmelerin toplumsal ve siyasal hayattaki rolleri değişmeye başlamıştır ve Kemalist modernleşme hareketleri ve Cumhuriyet sürecine geçişte de tarikatların toplum içindeki gücü baskı uygulanarak ve yasaklar getirilerek zayıflatılmaya çalışılmıştır. Esasen bir kısım tarikatların daha sonraları gerici ve yoz bir niteliğe bürünmesinin sebeplerinden bir kısmını bu dönemde yumuşak bir geçişin yapılamaması, halk kültürü içinde bu derece yerleşik olan bu örgütlenmelerin çeşitli rasyonalist-modernist nedenlerle bir çırpıda etkisinin azaltılmaya çalışılmasında bulmak mümkündür. Ancak bu nedenler ve bu nedenlerin yolaçtığı uygulamalar 1950’ye kadarki Kemalist iktidarın yaygın olduğu dönemdeki yoğun baskılara rağmen gizlice de olsa tarikatların sınırlı olarak faaliyetlerini sürdürmelerini önleyememiştir.
Bu arada bu dönemde ikisi Nakşi kökenli olmak üzere üç yeni tarikat şekillenir. Bunlar Nurculuk, Süleymancılık ve Ticanilik’tir 1950’li yıllar boyunca tarikatlar, Kemalist küçük-burjuva diktatörlüğünün yarattığı daralmadan kurtulmaya; kendi kabuklarından çıkmaya çalışırlar. Yapılan bütün seçimlerde ağırlıkla Demokrat Parti’yi desteklerler. Bu dönemden itibaren iktidara gelmeye çalışan partilerin çoğunluğu bu tarikatlarla yakından ilişkili ve onlara yakın görünmeme çabası içinde olsalar da aynı zamanda Anadolu’da büyük bir oy potansiyeli demek olan bu topluluklara sırtlarını çevirmemeye özen gösterirler. Ancak görünüşte Cumhuriyetçi elitin bunlara karşı ve bu gibi örgütlenmeleri tasvip etmeyen tavrı devam etmektedir. Nitekim Anadolu’da etkin konumda bulunan tarikatlar 50’lerden itibaren günümüze çeşitli iktidar savaşları için kullanılmayı sürdürmektedirler. Bu süreçte tarikatlarla samimi bir ilişki içinde olunmadığı gözlemlenmekte ve çeşitli din istismarlarının da yaşandığı söylenebilmektedir. Günümüzde dinin siyasal arenadaki yerinin çeşitli tartışmalara konu olmasının sebebi Cumhuriyet döneminden beri bu gibi akımlarla egemen görüşün samimi bir uzlaşma sağlayamamış, bir ortak paydaya varamamış olması ve duruma, zamana ve yerine göre bu akımlara karşı tepkisel ya da kısa dönemli yararcı politikalar izlemiş olmasından kaynaklanmaktadır.
.
DEĞERLENDİRME

Gerçek şudur ki , günümüze kadar uzanan dinsel hareketlerin ya da akımların propaganda ve söylemlerinde genellikle kullanılan din, toplum ve devlet hayatımızda en önemli güç olarak algılanmıştır. Bu anlamda ortaya çıkan dini görünümlü akımlar da, gerek Osmanlı Devleti’ndeki çöküşün gerekse Türkiye Cumhuriyeti’ndeki bozuk düzenin en önemli sebeplerinden biri olarak, dini ilkelerden uzaklaşılması ve bunun yerine uymayan Batının taklit edilmesi siyasetine bağlanmıştır. Sonuçta Osmanlı toplumunda mutsuz insanların artışıyla, yönetime ve yönetimin Batıdan getirdiklerine karşı toplumsal tepkiler dinsel duygularla örtüşerek muhalefete ve başkaldırılara dönüşmüş, bu tepkiler dinsel muhalefet olarak nitelendirilmiştir. Böyle bir muhalefetin ortaya çıkışını hazırlayan temel gerçeklik, Osmanlı’da siyasal iktidarın bölünmesi ve dinsel gücün bağımsız kalmasına bağlanmıştır.

SONUÇ

Genel olarak denebilir ki, Cumhuriyetin başlangıcından beri yürütülen sekülerleştirme çabaları, “öyle” olması arzulanan Türk toplumunda, onun kendi yapısal özelliklerinden dolayı istenen sonucu vermemiş, Osmanlı’dan bu yana dinin siyasal ve gündelik hayattaki niteliği bir şekilde devam etmiş ve doğal toplumsal gelişim süreçlerine uymayan bir çizgi, tıpkı 1950’lerde Demokrat Parti örneğindeki gibi bir tepki hareketine benzer şekilde 2000’li yıllarda yeniden darbe almıştır.

KAYNAKÇA

1. YÜCEKÖK, AHMET
100 SORUDA TÜRKİYE’DE DİN VE SİYASET, 1976
2. YÜCEKÖK, AHMET
TÜRKİYE’DE DİNİN SİYASALLAŞMASI, 1997
3. TARİKATLAR GERÇEĞİ
http://www.kurtulus-online.com
4. CEM, İSMAİL
TÜRKİYE’DE GERİ KALMIŞLIĞIN TARİHİ, 1986
5. KONGAR, EMRE
İMPARATORLUKTAN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE’NİN TOPLUMSAL YAPISI, 1985

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: