KÜLTÜR ÇOĞRAFYASI

Mart 24, 2008 at 11:14 am (COĞRAFYA)

KÜLTÜR COĞRAFYASI
Kültür coğrafyası ya da kültürel coğrafya, insanların içinde yaşadıkları fiziki çevreden çok, insan kültürlerinin vurgulandığı bir anlam içerir. Kültür coğrafyasının amacını anlamak için ilk kültür sözcüğünün ne olduğunda anlaşmak gerekir. Sosyal bilimciler ve hümanistler , bazıları dar bazıları geniş anlamda bir çok kültür tanımı öne sürmüşlerdir. Belirli bir toplumun üyeleri tarafından paylaşılan ve birbirine aktarılan bilgi, tavır ve davranış kalıplarının hepsinin toplamı, çevrenin insan tarafından meydana getirilen kısmı olarak alınırken coğrafyacı Haris kültürü “bir nüfus ya da toplumun öğrenilmiş düşünce ve davranış özellikleridir” diye tanımlamıştır.
Kültür sözcüğü birçok etilde gerçek anlamında kullanılmaz ve bu yüzden de karmaşıklığa yol açar. Örneğin “kültürlü” bir insandan söz edilirken mü­zik ve sanatta en yüksek zevklere sahip, iyi okumuş, iyi eğitim görmüş, için­de bulunduğu toplumda “en iyi” davranışların ne olduğunu bilen birisi kaste­dilir. Fakat toplumbilimciler arasında kültür deyiminin bir toplumun yalnızca müzik, edebiyat ve sanatını değil, aynı zamanda onun yaşam tarzının tüm yanlarını giyim kuşamı, günlük yaşama alışkanlıkları, gıda tercihleri, evle­rinin mimarisi, çiftlik ve tarlalarının şekilleri, eğitim, yönetim ve yasal sistemlerini de ifade ettiği kabul edilmektedir. Böylece, kültür, bir halkın yalnızca yaşam biçimi mozaiğini yansıtan değil, aynı zamanda egemen değer ve inançlarını da ayırt eden ve bunların tümünü kapsayan bir kavram olmaktadır.
Kültür dinamiktir; her nesil miras olarak devraldığı kültürü değişime uğ­ratır ve ona yeni öğeler ekler. Kültür coğrafyası da, böylece, kültür grupları ve toplumun mekânsal işleyişi bakımından mekânsal çeşitliliklerini inceler; dil, din, ekonomi, yönetim ve diğer kültürel olguların bir yerden diğerine de­ğişme ya da aynı kalma yollarının tasvir ve analizi üzerinde durur. Kültürler insan grupları tarafından yaratılıp biçimlendirdiğinden, kültürel coğrafyacı­lar da zorunlu olarak insanlarla bir bütün halinde ilgilenmek durumundadır­lar. Sonunla birlikte, birey olarak insanın kültürel bakımdan önemsiz ve güçsüz olduğu yanlışına da düşmemek gerekir. Bir kültür, her şeyden önce, kendi üyelerini belirli şekillerde davranmaya zorlayan bir organizma ya da karşı konulamaz bir güç değildir. En temel düzeyde kültür, birbirleriyle te­mas halindeki insanlar, yani halk, demektir; birey de, bu nedenle, diğerle­riyle paylaştığı kültürü potansiyel olarak değiştirme gücüne sahiptir. Kısmen bu yüzden, değişini her zaman varolan önemli bir kültürel olgu olagelmiştir. Kültürün coğrafyacılar için olan çekiciliğini antropologlar, tarihçiler ve sosyologlar da paylaşırlar. Coğrafyacıların kültüre olan bakış açıları zaman zaman başka sosyal ve beşeri bilimcilerinkiyle üst üste binebilir. Bu durum­da hile coğrafyacıları kültürü inceleyen diğer bilim alanlarında çalışanlardan ayıracak bir odak noktası ortaya koymak mümkündür. Bu odak noktası da, kültür coğrafyacılarının, kültürün ve toplumların mekânsal farklılıkları ve fonksiyonlarıyla olan ilgisidir. Coğrafyacılar gerek beşeri gerekse çevresel her tür mekânsal kalıbı gözlemlemek üzere eğitilirler. Bu yüzden de kültür­deki mekânsal çeşitlilikleri tasvir etme ve yorumlamada özellikle yeterlidir­ler. Coğrafyacılar kültürlerdeki farklılık ya da benzerliklerin karmaşık güçlerin işleyişi sonucu oluştuğunu kabul ettikleri için de kültürdeki mekânsal kalıp­ların ortaya çıkardığı soruları açıklığa kavuşturmanın kolay olmadığını bilirler.
Kültürü etkileyen güçlerin karmaşıklığı tarım coğrafyasından alman bir -örnekle canlandırılabilir: Dünyada buğday dağılışını gösteren bir haritaya bakıldığında, Avustralya’da önemli buğday üretim alanları görülürken. Afri­ka’da görülmez; A.B.D.’nde geniş buğday kuşakları varken, Brezilya’da yoktur; Çin’de varken. Güneydoğu Asya’da yoktur. Bu mekânsal kalıbın ne­deni nedir? Kısmen iklim, yer şekli ve toprak gibi çevresel faktörlerdir: Bazı bölgeler buğday tarımı için fazla kurak, diğer bazıları da çok eğimli ya da verimsiz kalmaktadır. Gerçekten de, buğday tarımı ile orta kuşak iklim ko­şulları, düz arazi ve iyi toprak arasında güçlü bir bağıntı olduğu zaten bilin­mektedir. Günümüzde ise bu tür fizikî faktörlere fazla önem verilmez. Artık insanlar sulama, ısıtma ya da seralar yoluyla ya da yeni, dayanıklı buğday türleri geliştirerek iklimin etkilerini ortadan kaldırabilmekte ya da değiştirebilmektedirler.
Beşeri coğrafyacı, buğdayın varlığını sürdürebilmesinin fizikî çevre kadar kültürel çevreyle de ilgili olduğunu bilir. Tarımsal kalıplar yalnızca arazi ve iklim özellikleriyle açıklanamaz. Buğdayın dağılışını, aralarında zevkler, ar­zular ve geleneklerin de yer aldığı çeşitli faktörler tayin eder. Gıda tercihleri ve tabular, çoğu kez dinsel inançlarla da desteklenerek, yetiştirilecek bitkinin seçimi üzerinde şiddetle etkili olurlar: Bazı kültür grupları, örneğin Polonya­lılar, çavdar unundan yapılan kara ekmeği tercih ederler; başka bazıları, ör­neğin Amerikan yerlileri (Kızılderililer), mısırdan yapılan ekmek yerler. Açıkça görüleceği gibi. bu tür kültür ortamlarında buğday pek o kadar parlak bir yer bulmaz. Fakat, buğday ekmeğinin tercih edildiği yerlerdeyse insanlar uygun olmayan fizikî koşulları yenmek için bütün güçleriyle çalışırlar. Hatta, yeni buğday türleri geliştirerek çevrenin buğday dağılışı üzerindeki etkisini iyice azaltmışlardır. İşin içine ekonomi de girdiğinde, buğday tarımı gümrük tarifeleriyle arttırılabilir ya da azaltılabilir; .kendilerinden daha yeterli durum­daki Amerikan ve Kanadalı üreticilerle rekabet edebilmek için Almanya ve öteki Avrupa Topluluğu üyesi ülkelerin buğday çiftçilerini korumak üzere koydukları gümrük duvarları gibi. Ayrıca, buğday tarımı mandıracılık ya da hayvan besiciliğine göre de daha az kârlı bir iştir. Bu nedenle de buğday ba­zen, örneğin Kuzey Amerika’nın Ortabatı’sında olduğu gibi, en uygun bölge­lerde bile yetiştirilmez.
Yukarıda sıralananlar, hiçbir şekilde, buğday yetiştirmeyi etkileyen güç­lerin tamamı değildir. Fakat, bir buğday dağılış haritası itici ve çekici birçok faktörü açıkça yansıtabilecektir. Yalnızca buğdayın dağılışı değil, bütün kül­türel elemanların dağılışı çekici ve itici faktörlerin sürekli karşılıklı etkile­şimlerinin bir sonucudur.
Kültür fikrinin coğrafi sorunlara uygulanması hususunun çekirdeğini, Philip Wagner ve Marvin Mikesell (1962), birbiriyle ilişkili beş ana konunun oluşturduğunu ileri sürmüşlerdi: (l)Kültür, (2)kültür alanı, (3)kültürel coğ­rafi görünüm ya da kültürel mekân, (4)kültür tarihi, ve (5)kültürel ekoloji. Oldukça benimsenen bu bakış açısına uygun olarak, kültür coğrafyasına, aşa­ğıda, beş kavram ya da konu başlığı altında yaklaşılacaktır: Kültürel yayıl­ma, kültürel ekoloji, kültürel bütünleşme, kültürel coğrafî görünüm, kültürel coğrafi geçmiş ve kültür bölgeleri. Bunlar, kültürel coğrafyadaki birçok ba­kış açısından yalnızca birisini temsil etmektedirler. Ancak, kültür coğrafyası­nın anlaşılmasında yararlı bir bakış açısı oluşturabilirler.
Bir kültürün doğduğu yere o kültürün kaynak alanı, yani kültür ocağı de­nir. Tarih boyunca, giyim-kuşam, beslenme, dil, müzik ve mimari gibi kültü­rün çeşitli özellikleri bu ocak alanlarından çıkıp yayılmış ve başkaları tara­fından da benimsenmiştir. Bu olguya kültürel yayılma denirken, bir başka kültürün bazı yanlarını benimseme olgusu da kültür edinmedir. Bir grubun başka bir kültürden çok fazla etkilenerek artık ondan ayırt edilemez hale gel­mesi olayı ise asimilasyon olarak anılır. Bir kültürün egemen olduğu bütün bir alan ya da bölge ise, bu bölümün sonunda küresel ölçekte ele alınacak olan, kültür alemidir. Kültürler üzerinde başka birçok kültürün dışarıdan bas­kısı vardır. Coğrafyacılar fikirlerin, tekniklerin, aletlerin ve başka değişim ajanları ve unsurlarının bir kültür ocağından (yeniliğin meydana geldiği yer) başka alanlara nasıl yayıldığıyla ilgilenirler,. Başka sözcüklerle, insanların daha önce ihmal edilmiş ya da onların tanıdık olmadıkları fikir ve nesneleri benimseme (belki de değiştirerek) ve kullanmaları olan “fikir ya da nesnele­rin mekânsal yayılma süreci” ile uğraşırlar.

KÜLTÜREL YAYILMA
Türü ya da sınırlandırma yöntemi ne olursa olsun, dünyanın kültür bölgeleri insanlar arasındaki temas ve iletişimin sonucunda ortaya çıkmışlardır. Başka sözcüklerle, bunlar kültürel yayılmanın -yani, fikirler, yenilikler ve davra­nışların- mekânsal genişlemesinin ürünüdürler. Şekil 8’in de gösterdiği gibi, her bir kültür elemanı bir ya da daha çok yerden çıkar ve etrafa yayılırlar. Bazı yenilik dalgaları yalnızca bir kez vuku bulur; bu yüzden de coğrafyacı­lar bir kültür elemanını tek bir çıkış noktasına (kültür ocağına) kadar izlemek durumundadırlar. Başka bazı durumlarda bağımsız icatlar meydana gelebilir. Aynı ya da birbirine benzer yenilikler başka başka yerlerde başka başka anlar tarafından birbirinden habersiz geliştirilmiş olabilir. Kültürel yayıl­ma -bir alanda fikirlerin ve yeniliklerin ortaya çıkması ve yayılması- kültür-coğrafyasında çok önemli bir konudur. Yayılmanın incelenmesiyle, coğrafyacı, kültürün mekânsal kalıplarının nasıl bir gelişme izlediğini anlayabilir. Coğrafyacı Cari Sauer kültürel yayılma konusunu çalışmalarında ince ince işlemiştir.
Herhangi bir kültür, çıkış noktasından yayılarak geniş bir alanı kaplayan hemen hemen sonsuz sayıdaki keşif ya da yeniliğin ürünüdür. Bu yenilikler­den bazıları binlerce yıl önce meydana gelmişken, bazıları da çok yakın za­manlara aittir; bazıları çok yayılmışken, bazıları yalnızca çıkış noktasında kalmıştır. Yeniliklerin yayılmasına Ralph Linton’dan yapılan aşağıdaki alıntı çok güzel bir örnek oluşturmaktadır:
Kültürel yayılma olayı insanların, malların ve fikirlerin taşınması yoluyla vuku bulur. Sauer (1952: 1969) bu süreç üzerinde, özellikle tarımsal gelişme ve değişimlerin kökenleri ve yayılmasını ele alarak, çok durmuştur. Hemen hemen aynı tarihlerde (1953) coğrafyacı Torsten Hâgerstrand’ın istatistik tekniklere ve modellere dayanan çalışmaları (1962:1967) ise yeniliklerin ya­yılması konusundaki araştırmalara öncülük etmiştir. Hâgerstrand, çeşitli ya­yılma türleri olduğunu kabul etmektedir. Başlıca iki tanesi ise (1) “genişleme yayılması” ve (2)”yeniden yerleşim şeklinde yayılma’ ya da “sıçrama şeklin­de yayılma”dır.

Genişleme Yayılması
Bu tür bir yayılmada bir yerden doğrudan komşu alana yayılma söz, konusu­dur. Bu tür yayılmada fikirler, bir nüfusa, bir alandan diğer bir alana, fikirleri bilenlerin toplam sayısı ve yayılma alanı iyice genişleyene kadar kartopu şeklinde yayılır. Genişleme yayılması kendi içinde de alt bölümlere ayrılabi­lir: Uyarıcı yayılma, kesintisiz (bitişik) yayılma ve hıyerarşik yayılma gibi Bütün fikirlerin çeşitli nedenlerle herkes tarafından hemen benimsenmesi mümkün değildir; ancak bu da onların etkisiz oldukları anlamına gelmez Hu yüzden de fikirler önemli bir kişiden bir diğerine, bir şehirsel merkezden bir diğerine, zaman zaman aradaki diğer kişiler ya da kırsal alanları atlayarak yayılırlar -buna uyarıcı yayılma denir. Örneğin, sanayileşme fikri ilk başta sanayi-öncesi toplumlara hemen aktarılamamış fakat yerel imalat faaliyetlerindeki makineleşme girişimlerini teşvik etmiş, uyarmıştı. Bunun tersine, kesintisiz yayılmada, aynen hastalıkların yayılması gibi, hiyerarşi olmaksızın hu alan ya da nüfus içinde fikirlerin hemen en yakın alandan başlayarak, dalga lar halinde genel olarak yayılması söz konusudur. Bazen özel bir durum reddedilebilir ama ana fikir benimsenmiştir. Hiyerarşik yayılmanın örnekleri ise her gün gözümüzün önündedir: Yeni bir saç ya da elbise modelinin, müzik parçalarının, hatta FAX makineleri, internet ve başka teknolojik gelişmelerin, bun­ların merkezi olan büyük dünya şehirlerinden başlayıp diğer ülkelerdeki daha küçük şehirlere ve diğer yerleşmelere yayılması gibi. Bu tür yayılma dünyanın her tarafının günümüzde birbirine nasıl bağlandığını ortaya koymaktadır.

Sıçrama Şeklinde Yayılma
Bir fikrin yenilik merkezinden çıkıp yayılması bir su havuzuna taş atmaya benzetilebilir; sudaki birbirini izleyen halkalar fikri ya da uygulamayı zaman içinde benimseyen birbirini izleyen alanları temsil ederler. Bu benzetmeden yüründüğünde, bir havuza atılan taşın düştüğü noktadan itibaren halkaların giderek zayıflayan bir şekilde etrafa yayıldığı görülür. Aynı şekilde, kültürel yeniliklerin benimsenmesinde de mesafeyle birlikte azalma izlenir. Bir yeni­lik en çok, çıkış noktasına en yakın olan yerde kabul görecektir. Bu kavrama “mesafenin bozucu etkisi” denir. Zamanın bozucu etkisi gerçekten de yayıl­mada bir diğer faktördür: Yeniliklerin etrafa yayılması gittikçe daha uzun za­man alır. Benimsenmenin mesafeyle birlikte azalması kadar zamanla da azal­ması söz konusudur; buna da coğrafyacılar zaman-mesafe bozulması derler.
Bir yeniliğin zaman ve mesafeye bağlı “doğar olarak zayıflama ya da bozulmasına ek olarak yayılmayı geciktirici engeller de vardır. Bu engeller hem çevresel hem de kültürel-toplumsal ya da idari ‘rabu’hr ve kısıtlamalar şeklinde olabilirler. Çevresel engeller dışarıya doğru yayılmaya düzenli ola­rak müdahale edebilir, en azından yayılma hızını yavaşlatabilirler. Doğal olarak, büyük bir çöl, bir okyanus ya da büyük bir dağ sistemi bir engel ola­rak işlev görebilir. Eskimolara buz satma şakasındaki satıcının yeteneği, ye­niliklerle çatışma halinde olan çevresel engelleri kırmaktır. Keza. yeni bir fikrin ya da aletin ortava çıktığı alana bitişik alanda yaşayan kültür grubu, en basitinden, bunu kabul etmeyi reddedebilir. Onların bu yeni fikir ya da tek­nolojiyi, sebep ne olursa olsun reddetmeleri, çıkış noktasından çok daha uzakta olan grupların kabul edip etmemeyi düşünme şanslarını bile ortadan kaldırmakta ya da geciktirmektedir. Bu yolla, bir kültür grubu yeni bir şeyin yayılmasına karşı bir sınır görevi görmüş olur. Herhangi bir kültür grubu da yeni bir fikirle yalnızca ilgilenmiyor olabilir; ya da kendi isteğiyle, yalnızca “yabancı” olduğu için de bunu reddedebilir. Veya, doğru ya da yanlış, bu ye­nilikte kendi toplum yapısını temelinden değiştirme olasılığı görebilir. Bu konuda ters bir örnek olarak. Almanya ya da diğer Avrupa ülkelerinde ça­lışan Türk işçileri de verilebilir. Bu örnekte söz konusu ülkelerin kültürleri sıçrama yaparak Türkiye’ye gelmemiş, özellikle Anadolu’dan çok sayıda Türk, ”sıçrama yaparak” başka kültürlerin içine gitmişlerdir. İstanbul’u bile görmeden ya da büyük bir şehir kültürüne belli bir yakınlık sağlamadan, po­püler kültürün en gelişmiş olduğu alanlara giden bu insanların çoğu, içinde yaşadıkları kültüre direnmişler ve kendilerini tamamen değiştirmesine izin vermemişlerdir.
Emici engeller ise daha da ilerlemesine meydan vermeden, yayılmayı tamamen durdururlar. Örneğin hükümet reddettiği için. “apartheid” (ırk ayırı­mı) döneminde televizyonun yıllarca Güney Afrika Cumhuriyeti’ne girmesi engellenmişti. Ülkenin sınırları, bu nedenle emici bir engel görevi yapmıştı. Daha sık rastlanan durum, engellerin geçirimi! olmasıdır; yenilik dalgasının kısmen içeri geçmesine izin verilir; fakat etkisini zayıflatmaya ve sürekli ya­yılışını geciktirmeye çalışılır. Fransız hükümetinin yapımı konusunda yasak­layıcı bir tavır almadığı, Paris yakınlarında inşa edilen eğlence merkezi EuroDisneyland (şimdi adı Disneyland Paris) de buna hır örnek olarak veri­lebilir: Fransız entelektüellerinin olumsuz kültürel etkiler yapacağı kaygısı taşıdıkları, zamanın Fransız Kültür Bakanı’nın açılışına katılmadığı, Euro Disneyland bir “kültürel Çernobil” olarak nitelendiği halde, hem inşaatı ger­çekleşmiş hem de ayakta kalmıştır (anık en büyük ortağı da bir Arap işada­mıdır: Disneyland’lar hakkında bakınız: Özgüç 1998a).
Bir toplumun komşularından tam anlamıyla yalıtılmış olamayacağı varsayı­mından yüründüğünde, farklı kültürlerden gelen yeniliklere (ister tümüyle benimseyerek, isterse değiştirilerek) bir dereceye kadar açık olma olasılığı­nın her zaman varolduğu görülür. Bu tür kültürel değişimler, oldukça küçük ve önemsiz değişiklikler şeklinde başlayıp farklı bir kültür tarafından tamamen özümsenmeye kadar varan çok çeşitli ölçeklerde meydana gelebilirler İki uç arasındaki orta ölçekli değişimlere ise kültürel bozulma ya da yozlaşma denir; burada, biri teknolojik olarak daha geri durumda bulunan iki farklı kültür arasında, daha iyi durumdakine uyum sağlamanın ağır bastığı, bir karşılıklı etkilenme söz konusudur. İki kültür arasındaki bazı bakımlardan olmayan bu etkileşme, çoğu kez, değişim ya da uyum sağlama sürecinde olan grubun geleneksel kültürünün parçalanmasına yol açabilir Buna örnek olarak, Eskinin Taş Devri kültürünün yirminci yüzyıl başlarında Batılı sanayi toplumu kültürüyle karşı karşıya gelmesi gösterilmektedir. Teknolojik bakımdan az gelişmiş, çetin çevre koşullarına iyi uyum sağlamış Eskimo kültürü bu kültür edinme süreciyle kaçınılmaz ve sürekli bir şekilde değişime uğ­ramıştı Alaska’nın kuzeyindeki çağdaş petrol işletmeciliğinin de yerli Eski­mo kültürü üzerindeki etkisi daha da çok değiştirici olmuştu.
Mekândaki herhangi bir noktada yeniliklerin benimsenmesi, üç ayrı aşaması olan, S- şeklinde bir eğriye benzetilebilir. Birinci aşama, yeniliğin ruhu henüz kavranamadığı, kazançları iyice anlatılamadığı ya da unsurları fizikî olarak elde edilemediği için, benimseme sürecinin istikrarlı takat yavaş sey­rettiği devredir. Fakat ikinci aşamada hızlı bir gelişme izlenir bir moda tarzı ya da dans akımı gibi; unsurlar geniş çapta yayılır. Yayılma, çoğu kez. mikro ölçekte komşuluk etkisi denilen, basit bir anlatımla “benimsemenin en hızlı bir şekilde ilk uygulayıcının etrafındaki küçük bir küme tarafından olacağı” anlamına gelen durumu sergiler. Bir moda akımının bir günde komşularda “örülmesiyle, birkaç gün içinde bütün mahallede aynı şeyin yapıldığı izlene­bilir. Bir yenilikle doğrudan karşı karşıya gelmek en iyi reklâmdır. Üçüncü aşama ise ikincisinden daha yavaş bir büyüme gösterir; çünkü moda geçmek­tedir ya da moda akımına maruz kalan alan artık doymuştur. Hâgerstrand’ın yayılma kavramını bazı coğrafyacılar, en çok da James Blaut (1977) eleştirilir. Eleştiriler, Hagerstrand’ın yönteminin kültürel değişkenler üzerinde yete­ri kadar durmadığı için dar ve mekanik olduğu üzerinde toplanmıştır.
Günümüzde kültürel yayılma tüketim mallan yoluyla dünyayı kasıp ka­vurmaktadır. Tüketim mallarının imali ve dağıtımında en ucuz yolun bunla­rın büyük miktarlara erişmesini sağlamak olması, birçok kültür alemini tek bir ürünün sarmasını gerektirmektedir. Tek tek kültürlerin direnmesini orta­dan kaldırmak için de tüketim malları için uygulanan kültürler-aşın reklâm ve pazarlama yolları çok çekici kültürel coğrafya soruları ortaya çıkarmakta­dır: Bazı ürünler coğrafi bakımdan bazı pazarlarla sınırlı kalırken, bazıları neden dünya çapında tanınır hale gelmektedirler? Kültürel farklılıklar kırıla­bilir mi? Coca Cola, Sony, Kodak, Levi’s gibi bazı mallar küresel yayılmayı başarmış durumdadırlar. Bu yayılma kültürel kimlikten feragatle gerçekleş­mektedir. Ancak tüketim mallarının yayılması kültürün yalnızca bir yanıdır ve her zaman bir başka kültürü tamamen benimseme anlamına da gelmez. Örneğin, dünyanın bazı yerlerinde insanlar blue jeans’i A.B.D.’ni protesto etmek amacıyla giyerler. Büyük bir çoğunluk da blue jeans’den hoşlanır; fakat bu büyük çoğunluğun A.B.D. kültüründeki her şeyden hoşlandıkları anlamına gelmez (Bergman 1996).

KÜLTÜREL EKOLOJİ
Beşerî coğrafyacıların insan ve doğaya birbirleriyle tamamen etkileşim içinde olarak baktıkları üzerinde kitabın başında geniş bir şekilde durulmuştu. Her bir kültür grubu ve bunların geliştirdikleri yaşam biçimleri fiziksel dünyanın bir parçasını işgal ettiklerinden, kültürler de, bekleneceği gibi, çevre ile etki leşim halindedirler -coğrafyacı da kültürdeki çeşitlilikleri anlamak için bu etkileşimi incelemek zorundadır. Böyle bir inceleme de kültürel ekoloji atlı­nı alır. Ekoloji sözcüğü, bilindiği gibi, organizma ile fizikî çevresi arasında-ki iki yönlü ilişkiyi ifade etmektedir. Ekoloji, Yunanca iki ayrı sözcükten türemiştir: Oikos “ev” ya da “ortam”, logia da “sözcükler” ya da “öğretiler’ demektir. Buradan yüründüğünde, oikologia da “ortam öğretisi” olarak .ıh nabilir. Kültürel ekoloji de kültürler ile fizikî çevre arasındaki neden ve etki ilişkisinin incelenmesi olmaktadır’2. Fizikî çevreden de, bilindiği gibi. iklim arazi, toprak, doğal bitki örtüsü, yaban yaşamı ve fizikî çevrenin diğer yan lan anlaşılmaktadır.
Bunlarla yakından ilişkili bir terim de beşeri ekolojidir. Bunun kültürel ekolojiyle temel farklılığı ise kültürel ekolojinin “fiziki çevre ile kültür sahih, bir hayvan olarak insan arasındaki etkileşimin incelenmesi” olması; beşeri ekolojinin de “insan nüfusunun kendi fizikî çevresi içinde kültür sahibi olmayan hayvan nüfusuyla aynı yoldan, aynı şekilde incelenmesi” olmasıdır Bazıları beşeri ekolojiyi çevreyi değiştirmede bir araç olarak insanın incelen meşine daha çok yönelmiş kabul ederler. Aslında ise, her iki terim de coğrafyacılar tarafından birbirinin yerini tutacak şekilde, hemen hemen eşanlamlı olarak kullanılmaktadır. Sık sık kullanılan bir başka terim de. Ekosistemdir. Bununla da, içinde biyolojik ve kültürel homo sapiens’in insanın ya ve fizikî çevreyle etkileştiği işlevsel bir ekolojik sistem kastedilmektedir. Özet olarak, kültürel ekoloji (l)çevrenin kültür üzerindeki etkisi, ve (2)insanın, kültür yoluyla, ekosistem üzerindeki etkisi olarak tanımlanabilir. Böylece de, kültürel ekoloji, insan ve çevrenin birbirleri üzerinde etki kurduğu bir “çift-yönlü sokak” olmaktadır.
Çevreci determinizm: Kitabın başında da üzerinde durulduğu gibi, on-dokuzuncu yüzyılın sonundan başlayarak yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde, özellikle İngilizce konuşulan dünyada olmak üzere, birçok coğrafyacı çevre­ci determinizm doktrinine hayranlık duymuştu. Bu coğrafyacılar fizikî çevre­nin -özellikle iklim ve yer şeklinin- kültürlerin biçimlenmesinde faal bir güç olduğuna, insanın ise aslında fizikî çevrenin pasif bir ürünü olduğuna inanıyorlardı. Determinist mantığa göre, insanlar “doğanın yoğurduğu çamur”du. Bu görüşe göre benzer fizikî çevreler büyük bir olasılıkla birbirine benzer kültürler üretirlerdi. Bunun yanında da, çevreci deterministler, diğerlerinin tersine, kültürel ekolojiyi “tek-yönlü sokak” olarak görüyorlardı.
Determinist inanışla ilgili olarak kültürel coğrafyada da çok sayıda örnek vardır. Deterministler dağ insanlarının basit, geri, tutucu, haya! gücünden yoksun olma kaderlerinin arızalı arazi yapıları tarafından çizildiğine inanı­yorlardı. Çöl insanları da tek tanrıya inanacaklar fakat zalimlerin yönetimi altında yaşamaya mahkûm olacaklardı. İklim, insanın karakter ve davranışla­rını etkilediği gibi. bazılarına göre, insanların renk ve şekil gibi farklılıkları­nın da temel nedeniydi. Hatta, coğrafyada determinizmin en ateşli savunucu­larından birisi olan Huntington’a (1924) göre iklimin ”kaiıtım” üzerinde bile etkisi vardı. Orta kuşak iklim koşulları insana keşif gücü. çalışkanlık ve de mokrasi kazandırırken, fiyorttu deniz kıyılarından büyük denizciler ve balıkçılar çıkacaktı Çevreci deterministler o zamanki İngiltere’nin dünyadaki seçkin konumuna da bu gerekçe bulmuşlardı; Ülkeyi çevreleyen denizler denizciliği gerekli kılmış en uygun iklim koşulları da parlak bir yönetim ve çalışma ahlâkı yaratmıştı.
Günümüzden geçmişe bakıldığında, çevreci deterministlerin insanla ilgili konularda çevrenin rolünü aşırı abarttıkları görülmektedir. Doğal olarak bu çevresel etkinin önemsiz olduğu ya da beşeri coğrafyacıların bu etkiyi gözardı edeceği anlamına gelmez. Daha çok, fizikî çevrenin insan kültürünü etkileyen birçok güçten yalnızca birisi olduğu ve insan davranış ve inancının tek belirleyicisi olmadığını ortaya koyar.
Possibilizm: Çok daha önce (Vidal de la Blache’la) başlamakla birlikle 1930’lardan sonra yayılarak, çevreci determinizm beşeri coğrafyacılar arasındaki taraftarlarını kaybetmiş, onun yerini ise olasıcılık-possibilizm almıştı. Possibilistler. fizikî çevrenin etkisini ihmal etmezler; doğanın damgasını bir çok kültüre vurduğu gerçeğini kabul ederler. Bununla birlikte, possibilıstler kültürel mirasın insan davranışını etkilemede en az fizikî çevre kadar önemli olduğunu da vurgularlar. Possibilistlere göre, çevreden çok insan kültürün mimarıdır. Possibilistler, herhangi bir fizikî çevrenin bir kültürü geliştirme), için çok sayıda olanak sunduğunu da iddia ederler. İnsanların bir alana nasıl yerleşeceği ve onu nasıl kullanacağı, çevrenin kendisine sunduğu olanaklar arasından yapacağı tercihe bağlıdır. Bu tercihlere de kültürel miras yol göste­rir. Fizikî çevre hem olanaklar hem de sınırlamalar getirir; insan kendi ihtiyacına göre bunlar arasından tercihini yapar. Kısacası, kültür ve ekonominin yerel özellikleri, çevrenin sunduğu olanaklar çerçevesinde verilen kültürel kararların bir ürünüdürler. Kültürün teknolojik düzeyi ne kadar yüksekse, fizikî çevrenin olanakları da o kadar fazla olacak, sınırlamaları ise o kadar za­yıf kalacaktır. Bu possibilist görüş, en güzel bir şekilde kültürel uyarlanma (adaptasyon) kavramıyla açıklanmaktadır; insanların, kendi kültürleri yoluy­la, fizikî çevreye ve çevredeki değişimlere uzun dönemde uyum sağlamaları­na kültürel uyarlanma denildiği bilinmektedir. Uyum sağlama ise, mekânsal kalıplar yaratmada kültürün öneminin altını çizerek, bir kültürden diğerine değişiklik gösterecektir.
Çevreci deterministlerin önde gelenlerinden birisi olan Ellen Churchill Semple ile bir possibilist olan Mark Jefferson’dan yapılan birer alıntı, yuka­rıda ele alınan iki görüşün karşıtlığını dağ insanlarının yeteneklerine bakıştaki farklılık yoluyla açıkça ortaya koyacaktır:
Çevresel algı- Birinci Bölümde de belirtildiği gibi. her insanın fizikî çevre hakkında zihinsel imajları vardır ve belirli bir kültür grubu içinde de algılan­mış bu imajlar geniş ölçüde paylaşılır. Bu tür zihinsel imajları tasvir etmek üzere coğrafyacıların çevresel algı terimini kullandıkları bilinmektedir. Nasıl ki possibilistler belirli bir fizikî ortamda insanların farklı fırsatlar arasında seçim yapma şansına sahip olduklarını düşünüyorlarsa, çevresel algı üzerin­de duranlar da insanların yapacakları tercihlerin çevrenin gerçek karakterin den çok. algılanma şekline dayanacağı iddiasındadırlar. Buna karşılık, algılama kültür öğretisiyle renklenir. Algılamacılar. insanların çevrelerini kesin bu doğrulukla algılayamayacaklarını ve bu yüzden de verilecek kararların çarpı­tılmış gerçeğe dayandırılacağını da ileri sürerler. Bir kültür grubunun kendi fizikî ortamında neden o şekilde geliştiğini anlamak için, coğrafyacılar yal­nızca çevrenin nasıl olduğunu değil, aynı zamanda da o kültürün üyeleri,ıhı çevreyi neden öyle düşündüğünü de bilmek zorundadırlar.
KÜLTÜREL BÜTÜNLEŞME
Kültürel ekolojinin konusu olan insanla yer arasındaki ilişki geleneksel coğ­rafyanın kalbinde yatar. Bununla birlikte, beşeri mekânsal çeşitliliklerin açık­lanması bir dizi kültürel faktörün de göz önüne alınmasını gerektirir. Kültü­rel coğrafyacı, kültürün her yönünün mekânsal bakımdan birbiriyle bağlantılı -bütünleşmiş- olduğunu kabul eder. Kısacası, kültürler ilişkisiz özellikler di­zisi olmaktan çok, karmaşık bütünler; tüm parçalarının nedensel olarak birbi­rine uyduğu bütünleşmiş birimlerdir. Kültürün bir yönünün dağılışını, diğer yönlerindeki mekânsal çeşitlilikleri incelemeden anlamak olanaksızdır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: